TESLİMİYET VE ADANMIŞLIK

Hayatta bir şeyi bilmek yeterli değildir. Bildiğin şeyi yaşamadıkça özümseyemezsin. Bildiğini hissetmedikçe anlayamazsın. Bunun için de bildiğin şeye tüm mevcudiyetinle teslim olmalısın. Aksi takdirde, o şeyi yaşadığını sanırsın ama yanılırsın. O halde zihnini, ruhunu ve bedenini bildiğin şeye, sevdiğin şeye, istediğin şeye teslim etmelisin. Bildiğini, gördüğünü yaşamalısın. İşte bunun için teslimiyet gerekir, teslim olmak gerekir. Tam manasıyla teslim olmak için yapman gereken şey ise öğrenmektir.

Kur’an’ın büyük bir kısmı kıssalardan oluşmaktadır. Kur’an kıssaları bizler için hayati bir değer taşımaktadır. Rabbimizin bizlere kıssalar üzerinden vermek istediği mesajı şayet doğru bir şekilde anlayabilirsek Kur’an’ı da doğru anlamış oluruz. Öğrendiğimiz bu doğruları hayatımıza aksettirdiğimizde inşallah yaşantımız da doğru istikamette olacaktır. İşte bu anlamda kıssalar ebedi âleme göç edinceye kadar bize ışık tutacak niteliktedir.

Rabbimiz bize Kur’an’da İmran ailesinden bahseder. Kimdir bu İmran ailesi? Ne yapmış ki bu aile, Rabbimiz tarafından bizlere örnek ve numune olarak gösterilmiş, adlarının Kur’an’a konulmasına ve kıyamete kadar zikredilmelerine sebep olmuş? Acaba onları bu üstün makama çıkaran şey neydi? Rabbimizin kitabında zikredilmelerini gerektirecek derecede ne yapmıştı ki bu aile?

Al-i İmran suresinin 33-34. ayetlerinde şu şekilde geçiyor: “Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.”

İşte bu zikredilen kişiler Rabbimiz tarafından sadece dünyada değil, bütün âlemlere üstün kılınmış insanlardı.

Her biri bu üstünlüğü acaba nasıl elde etmişlerdi? Bir insanın dünya ve ahiret hayatında elde edebileceği bundan daha büyük bir ödül ne olabilir ki? Acaba onların hayatlarında nasıl davranışlar ve nasıl mücadeleler olmuştu ki bu mertebeye ulaşmışlardı? Acaba böyle olmak onlardan sonra gelen kimseler için de mümkün olabilir mi? Evet bu sorular bizi düşündüren ve meraklandıran sorular… Öyleyse ne yapmalıyız?

Öncelikle Rabbimizin bizden tanımamızı istediği bu insanları tanımalı, hayat hikâyelerini ve bizlere örnek olacak yaşantılarını öğrenmeliyiz. Her ne kadar onlar kadar olamasak da bir nebze olsun onlara benzemeye çalışmalı ve bunun gayreti içinde olmalıyız. Onları kendimize rehber edinmeliyiz ki böylece Rabbimizin bize misal kıldığı bu insanlar vesilesiyle Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanabilelim.

Bu ayetlerde insanlığın ilk atası Âdem aleyhisselam, Nuh aleyhisselam ve İbrahim aleyhisselam zikredilerek söz neticede İmran ailesine getiriliyor. Konumuz olan İmran ailesini de Allah âlemlere üstün kılıyor. Bu örnek aileye baktığımız zaman, İmran isimli zat hakkında fazla bir bilgimiz yok. Ancak hanımı hakkında kısa da olsa içerik bakımından oldukça zengin ve tüm zamanlara ışık tutacak bilgiler veriliyor.

Bu ayetleri incelediğimizde kıyamete kadar gıptayla bakılacak ve her çağda tazeliğini koruyacak olan bir kıssayla karşılaşıyoruz. Örnekliği ile insanları tefekkür ve tezekküre sevk edecek olan İmran’ın karısı tüm zamanların örnek bir annesi ve mümine bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Anladığımız kadarıyla, ailenin bütün fertleri kendilerini Allah’a adamışlar. Fakat özellikle İmran’ın karısının ayette zikredilmesinin dikkate değer olduğu kanısındayız.

Konuyla ilgili ayetler Âl-i İmran suresinde şu şekilde geçmektedir: “İmran’ın karısı: ‘Rabbim! Karnımda olanı sırf sana adadım, benden kabul buyur! Sen işiten ve bilensin’ demişti. Onu doğurduğunda, ‘Allah onun ne doğurduğunu bildiği halde: “Ya Rabbi! Kız doğurdum. Erkek kız gibi değildir ve ben ona Meryem adını verdim. Onu da soyunu da kovulmuş kötü şeytandan sana ısmarlıyorum’ demişti.” (Âl-i İmran, 35-36)

Konumuz içerik olarak adamak ve adanmak olduğu için burada önemli bir nokta üzerinde duruyoruz. Acaba bir annenin karnındaki yavrusunu Allah’a adaması nasıl bir şeydir? Allah’ın, yükümlü kılmadığı bir işi üzerine almak ve kendini bu işi yapmaya adamak!

Ragıp el-İsfahani kavram olarak adanma kelimesini: “Bir kimsenin üzerine zorunlu olmayan bir şeyi, bir işin olması için kendisine zorunlu kılmasıdır” diye tarif etmektedir.

Belki de bizler bunu anlayamıyoruz. Adamanın ve adanmışlığın ne olduğunu fark edemiyoruz. Belki de bizden çok uzak bu kavramlar… Günümüzde bize gerçekten anlaşılmaz gibi geliyor. Fakat anlaşılmayacak olsa idi âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ bu kıssayı bize anlatmazdı herhalde.

Meryem’in annesi olan İmran’ın karısı adanmışlığın sembolü sanki… Gözünü dahi kırpmadan biricik yavrusunu daha hiç görmediği halde çocuğun gerçek sahibi olan Rabbine teslim ediyor. Daha yavrusu dünyaya gelmeden onu Allah’a feda ediyor. Nasıl bir adanmışlık, nasıl bir teslimiyet bu, Subhanallah! Akıllar hayrete düşüyor! 

Bir insanın ciğerparesi olan yavrusu için kendi hayatını gözünü dahi kırpmadan gerektiğinde uğruna feda edebileceğini düşündüğümüzde, İmran’ın hanımının yavrusunu Allah’a ve onun davasına feda edebilmesini anlamaya çalışıyoruz. İşte bugün bizim kendisinden çok uzaklarda olduğumuz bir tavır bu…

Hepimiz evlatlarımız için bu dünya hayatı ile ilgili birçok planlar yapıyoruz. Onların ileride önemli şahsiyetler ve büyük insanlar olmalarını istiyoruz. Acaba ne kadar planlar yaparsak yapalım Kur’an’da isimlerinin anılmasına vesile olacak ve onları âlemlere üstün kılacak kadar büyük planlar yapabilir miyiz? Dünyevi planlar bir insanı bu mertebeye ulaştırabilir mi?

Bizler yavrularımızın okumalarını, güzel mesleklerinin ve saygıdeğer bir hayatlarının olmasını istiyoruz. Bizlerin çektiği sıkıntıları onların çekmemesini istiyoruz. Bu sebeple de onlar için katlanabilinecek her türlü sıkıntıya büyük bir özveri ile katlanıyoruz. Gerektiğinde az yiyoruz, az uyuyoruz, çok çalışıyoruz, onlar adına çok çabalıyoruz. Sırf onların güzel bir geleceğinin olması adına… Bu doğru bir metot mu acaba… Bunu ana-baba olan her bir fert iyice düşünmelidir.

Onları dünyaya ve içindekileri elde etmeye yönlendirirken acaba yanlış yaptığımızın farkında mıyız? Geçici olan bu dünya hayatında rahat etmeleri ve güzel yaşamaları için hazırladığımız bu planların onların belki de ahiretlerini karartacağını ve onları mahvedeceğini hiç düşünüyor muyuz? Acaba önceliğimiz dünyaya mı yoksa ahirete mi yönelik olmalı?

Bütün bu yaptığımız planlar ahirete yönelik planlar olmalı değil mi? Allah’a iman eden, Rasûlü’nü kendisine rehber ve önder edinen, Kur’an’ı tanıyan, namazını kılan, Allah’ın davası uğruna koşuşturan, Allah’ın dinini yaşayan, İslami ilimleri öğrenen ve insanlara tebliğ ederek onları da Allah’ın dinine davet eden bir davetçi, bir ilim ehli ve bir abid olmaları bizler için daha önemli olmalı değil mi?

Hem bizler hem de onlar için bu söylediklerimiz öncelikli hedeflerimiz olmalıdır. Ahireti elde edemedikten sonra şu kısacık dünya hayatında rahat yaşasalar ne olur ki?

Dünyevileşen bu hayatımıza evlatlarımızı da kurban ederek onları da bu bataklığa sürüklemeyelim. Öncelikle onları Allah’a ve O’nun dinine adayalım. Allah’ın dinini öğrenmeleri için elimizden gelen her türlü yönlendirmeyi yapalım. Allah’ın dinini onlara sevdirelim. Allah’ı tanıtalım. O’nun dininin ne kadar güzel bir din olduğunu onlara hem yaşantımızla hem de nasihatlerimizle gösterelim. Hiç olmazsa ne olur en azından evlatlarımızın tamamını bu dünyaya kurban etmeyelim. İçlerinden bir veya birkaçını Allah’ın dinini öğrenmeye ve O’nun temsilcilerinden olmaya teşvik edelim.

Güzel bir Müslüman olmanın yollarını hep beraber araştıralım. Onları takvalı olmaya, salih bir kul gibi davranmaya, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e benzemeye teşvik edelim. Dünyevi idollerin tasallutundan ve özentisinden onları kurtaralım. İslami kimliği üzerlerinde taşımaktan gurur duyan insanlardan olmaya onları teşvik edelim.  

Âlemlere üstün kılınmak böyle bir şey olsa gerek… İmran’ın karısı bir eş, bir anne, bir kadın ve Allah’ın davasını kendisine dert edinen mümine bir kul… Demek ki vahyin inşa ettiği bir şahsiyet en kıymetli varlığını gerektiğinde Allah için feda edebiliyor… Söylenecek bir söz olmadığının farkındayız.

İmran’ın karısı karnındakini Allah’a adıyor, doğum yapınca da Rabbim! Bu çocuğu kız doğurdum, oysa kız erkek gibi değildir diyor. Öyle anlaşılıyor ki İmran’ın karısı Allah’a bir erkek çocuk adamak istiyordu. Fakat Allah ona kız verdi. Bundan dolayı sanki mahcup oldu ve edepli bir seslenişle: “Rabbim kız doğurdum” diyerek sanki utanarak Allah’tan kabul buyurmasını istiyordu. Belki de Allahu Teâlâ kadınların aşağılandığı ve erkeklerin söz sahibi olduğu bir toplumda kadına onurunu yeniden bahşediyor ve kadının toplumdaki yerini bir kez daha hatırlatıyordu. Bu dinin sadece temsilcilerinin erkekler olmadığını, kadıların da bu dava uğruna gayret göstermeleri gerektiğini bildiriyordu. Bütün yükü erkeklerin üzerine yüklemiyor, kadınları da bu davadan nasiplenmeye ve ecir elde etmeye teşvik ediyordu. Hayatını Allah’ın dinini öğrenmek adına geçirmeye teşvik ediyor ve bunun ne kadar yüce bir amel olduğuna değiniyordu. Belki de İmran’ın karısı geriye temiz bir nesil bırakma adına kaygılar taşıyor. Belki de bundan dolayı erkek çocuk istiyordu.

Örneğin Meryem suresi 5. ayeti hatırlarsak orada Zekeriya aleyhisselam şöyle yakarıyordu Rabbine: “Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir (oğul) veli ver.” Öyle anlaşılıyor ki İmran’ın karısı da buna benzer bir endişe taşıyordu. Kendisinin ince kavrayışlı ve hassas düşünen bir anne olduğu, Rabbine karşı yakarışından bizzat anlaşılıyor. Yani toplumun bozulmuş halini gören mümine bir annenin bu kaygıları taşıyarak erkek çocuk istemesinden daha doğal ne olabilir ki? Zaten çocuğunu Rabbine adamış olması onun bu kaygılarının ipucunu veriyor.

Kendi şahsi çıkarı için erkek çocuk isteyen bir anne yavrusunu asla başkasına adamaz/adayamaz. İşte bu adağında İmran’ın karısında yüksek seviyede bir dava bilinci olduğu hissediliyor.

İmran’ın karısını doğru anlamamız için konuyu biraz daha irdeleyelim. Onun erkek çocuk beklemesinin arka planını doğru anlamalıyız. Eğer mesajı doğru anlayabilirsek günümüze ışık tutacak yeni İmran aileleri meydana gelecektir. “Ya Rabbi! ‘kız doğurdum’ dedi.” Hâlbuki o, bir erkek çocuk bekliyordu. O gün tapınaklara erkek çocukların adanması dışında başka bir adama şekli yoktu. Adanan çocuklar havralara hizmet ediyor, kendilerini ibadete ve Allah’a veriyorlardı. O kadar yumuşak, o kadar edepli, o kadar mahcup bir söz ki ona selam olsun. “Oysa Allah onun ne doğurduğunu biliyordu.” “Erkek kız gibi değildir.” İmran’ın karısının kendi doğurduğu kız çocuğunu aşağılamak gibi bir derdi asla yoktu. Sadece Allah’a olan bir sözünü yerine getiremediği için mahcuptu. Allah onun ne doğurduğunu/doğuracağını zaten biliyordu. Belki de o bir kız çocuğunun mabette insanlara imamlık yapamayacağını ya da bir peygamberin kızlardan olamayacağını gayet iyi biliyordu. Veya kız çocuğunun tebliğ görevini üstlenip sokaklarda, mabetlerde, çarşıda, pazarda erkekler gibi çekinmeden dolaşabileceğinden endişe ediyordu.

“Rabbim ben ona Meryem adını verdim.” Bu söz bu şekliyle yakın bir yakarışın ifadesidir. Rabbi ile baş başa olduğunun bilincinde olan, içini O’na dökmeye, ilerde yapmak istediklerini O’na açmaya ve sahip olduklarını doğrudan bir nezaket ile takdim etmeye çalışan bireyin niyazıdır. Allah tarafından seçilen kullar Rablerine karşı bu hal üzere olurlar. Doğrudan sevgi ve yakınlık hali… Basit ifadeleri olmayan, zorlanarak söylenen cümlelerden de uzak, tabiî ifadelerle yakarma halini, kendine yakın, sevimli, duyan ve cevap veren biriyle konuştuğunun bilincinde olan kişinin niyazını simgelemektedir bu…

Anlaşılan o ki İmran’ın karısı bütün dünyevi kaygılardan arınmış, kendisini Allah’a adamış erdemli bir kadındı. Dünyevi hiçbir beklentisi yoktu. Gözü adeta Allah’ın davasından başka bir şey görmüyordu. Rızık korkusu taşımıyordu. Ölüm korkusu hissetmiyordu. Yarınlar adına hiçbir endişesi yoktu. Kısacası dünyevi bütün bağlarından sıyrılıp esaret bağlarını koparmıştı. Özgürlüğü, Allah’ın dininde ve O’nun davası adına fedakârlık göstermekte bulmuştu.

Gerçek bağımsızlık ancak bütünü ile Allah’a teslim olmakla elde edilebilir. Bu durumda insan tek Allah’a kulluk eder. Gerçek özgürlük budur işte… Bundan ötesi özgürlük gibi görünse de kölelikten başka bir anlam ifade etmez.

“Adını Meryem koydum. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana ısmarlıyorum” Bir annenin bundan daha güzel nasıl bir duası ve isteği olabilir ki? Göz nurunu biricik yavrusunu asıl sahibi olan Allah’a adıyor. “Onu yüksekokullarda okutayım, ona güzel bir gelecek hazırlayayım, gelin edeyim, mürüvvetini göreyim” gibi dünyevi kaygılar taşımıyor. Allah’ı gereği gibi tanımak sanırım bu olsa gerek…

Başka bir açıdan baktığımızda İmran’ın karısı kıyamete kadar tüm Müslüman annelere ve babalara örnek gösterilen bir şahsiyettir. Çünkü anne ve baba birbirinin tamamlayıcısıdır. Nasıl ki, İbrahim aleyhisselam oğlu İsmail’i Allah’a adamış ve samimiyet testinden başarılı bir şekilde geçmişse, İmran’ın karısı da bu adayış testinden başarıyla geçmiş ve Allah’a olan samimiyetini göstermiştir. Neticede de elde ettiği ödülü çok büyük olmuştur. Böylece âlemlere üstün kılınan bir aile unvanını almıştır.

Bu asil davranışı Allahu Teâlâ, karşılıksız bırakmadı. İmran’ın karısı şunu bilmiyordu: Allah’a adadığı biricik kızı ileride bir peygamberin annesi olacak. Hem de babasız bir Peygamber… İnsanlığın yeni tarihini oluşturacak ve milyarlarca insan onu takip edecek… Dahası bu kız seçilmiş olarak tüm dünya kadınlarına örnek gösterilecek. Bir anne bundan daha büyük bir ödül alabilir mi sizce?

Belki sizlerin de Allah’a adadığınız evlatlarınız ileride büyük bir İslâm lideri, büyük bir komutan, büyük bir mücahid, büyük bir alim olabilir… Neden olmasın ki! Siz üzerinize düşeni yapın… Onları Allah’a adayın ve O’na emanet edin… Gerisini asla düşünmeyin… Çünkü siz emanet edilecek en güzel yere evlatlarınızı emanet ettiniz. Allah sizin emanetinizi asla zayi etmez. Bunu hiçbir zaman unutmayın. Onun himayesindeki emanete kim zarar verebilir veya kimin gücü yetebilir ki? Evet, her şeyimizi O’na emanet etmeliyiz, çünkü O emanetçilerin en güvenilir olanıdır. Şu hikâye bunu daha net açıklamaktadır:

Ömer radıyallahu anh insanlara ganimetleri dağıtırken yanına çocuğu ile bir adam geldi. Hz. Ömer  adamın çocuğuna bakınca:

– Bu çocuk sana ne kadar benziyor. Bu şekilde birbirine benzeyen hiç kimse görmedim, dedi. Adam da:

– Ey müminlerin emiri! Sana bu çocuğun durumunu anlatayım, dedi ve anlatmaya başladı.

“Annesi buna hamile idi. Ben bir yolculuğa çıkarken annesi bana: ‘Beni bu halde bırakıp nereye gidiyorsun?’ dedi. Ben de ‘Karnındaki çocuğu Allaha emanet ediyorum’ dedim ve yola çıktım. Geldiğimde hanımım ölmüştü. Oturup diğer yakınlarımla konuşurken hanımımın kabrinin üzerinden bir ateşin parladığını gördük. ‘Bu nedir?’ diye sordum. Oradakiler ‘Senin hanımının kabridir, bu ateşi her gün kabrinin üzerinde görüyoruz.’ dediler.

Bunun üzerine ben ‘Vallahi o gündüzleri oruçla geceleri de ibadetle geçiren iyi bir kadındı. Bu ateş neden acaba?’ dedim ve kazmayı alarak kabre vardık. Kabri kazdık bir de baktık ki, içinde bir ışık yanıyor ve çocuk da orda yuvarlanıp duruyor.

O anda gaipten bir ses: ‘Bu, senin bize bıraktığın emanetindir. Eğer anasını da bize emanet etmiş olsaydın, onu da sağ salim bulurdun.’ dedi.

Hadiseyi dinleyen Hz. Ömer ‘Gerçekten o sana bir karganın diğerine benzemesinden daha çok benziyor.’ dedi.”

İşte bu sebeple insanlar en değerlilerini Allah’a emanet etmelidir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Lokman aleyhisselam’ın şöyle dediğini buyurdu:

“Lokman oğluna derdi ki: Ey oğulcağızım. Şüphesiz Allah kendisine bir şey emanet edildiği zaman onu muhafaza eder. Ben de senin dinini, emanetini, amelinin sonunu Allah’a emanet ediyorum.”

“Onu ve soyunu lânetlenmiş şeytandan senin himayene havale ederim.”

Sonuçta “Onu da soyunu da Allah’a emanet ediyor.”  İmran’ın karısının bu içten tavrı karşılıksız kalır mı? Bu ifadelerin ardından inandığı ve güvendiği tek merci olan “Rabbi onu güzel bir şekilde kabullendi. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi”. Şu ifadeye bakın! Bir anne tarafından yaratıcıya hediyelerin en güzeli sunulur da O Rahman olan Allah bu hediyeyi en güzel şekilde kabullenmez mi? İmran’ın karısı bu fedakârlığının karşılığını fazlasıyla alıyor elbette. İşte bu karşılık onun âlemlere üstün kılınmasıydı. Doğurduğu kız da seçilmiş ve bir peygamber annesi olarak tarih sahnesindeki yerini almıştı. O da annesi gibi kıyamete kadar yaşayacaktı.

İmran’ın karısı o kadar samimi ve içten ki onun bu teklifine ilahi irade hemen cevap veriyor. “Rabbi o (kızı) güzel bir şekilde kabullendi, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Ve onu Zekeriya’nın korumacılığına verdi. Bakımı ile Zekeriya’yı görevlendirdi. Zekeriya ne zaman o mabede girse çocuğun yanında yiyecek bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geldi?’ diye sorardı. Meryem de ‘Allah tarafından geldi. Hiç kuşkusuz Allah dilediğine hesapsız rızık verir’ derdi.” (Âl-i İmran, 37)

Biz burada bu rızkın niteliklerine ve ayrıntılarına girmeyeceğiz. Onun mübarek olduğunu, etrafında bolluğun yayılıp taştığını ve rızık olarak adlandırılan her nesnenin bollaştığını bilmemiz yeterli olacaktır. Öyle ki onun geçimini üstlenen kişi -bir peygamber olmasına rağmen- bu rızık bolluğuna hayret etmekte ve O’na bunların hepsi nasıl ve nereden geliyor diye sormaktadır. O ise müminin samimiyeti ve alçak gönüllülüğü ile Allah’ın nimeti ve bereketini dile getiriyor ve her işin dizginini O’na havale ediyordu. “Ve O Allah katındadır. Hiç kuşkusuz Allah dilediğine hesapsız rızık verir!”

Demek ki Allah yolunda en kıymetli olanı vermek Allah indinde kat be kat geri ödeniyor…

Şunu unutmayın Ey bu davanın adanmışları!

Sizin rızkınıza da Allah kefildir… Başka kimseden bir şey beklemeyin… Siz Allah’a yönelin. Nitekim O, Meryem aleyhiselam’ı rızıklandırdığı gibi türlü rızıklarla sizleri de rızıklandıracaktır. Ona ikram ettiği gibi sizlere de ikram edecektir. Allah kendi davasına hizmet edenlere mutlaka yardım edecektir. Buna iman edin ve hiçbir zaman unutmayın.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.” (Muhammed, 7)

Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. (Talak, 2-3)

Bizim maksadımızın da bu örnek aile ve anneyi günümüze taşımak olması gerekir. Bize bırakılan bu kutlu mirası Kur’an sayfalarından çıkarıp hayata taşımamız gerekmektedir. Bu şahsiyetleri günümüze taşımalıyız ki, kızlarımıza, oğullarımıza, kadın veya erkek eşlere örnek olup, hayata buradan bakabilelim. Bizler başımızı ellerimizin arasına alalım ve bir kez daha hayatımızı gözden geçirelim. Acaba aile olarak İmran ailesi bize ne kadar uyuyor… İmran’ın karısını değerli kılan şey Allah’a olan sadakati, teslimiyeti, takvalı duruşu ve vahye kesin teslimiyeti idi. Öyleyse bizler de Rabbimizden sadakati, teslimiyeti, takvalı duruşu, vahye kesin teslimiyeti ve adanmışlığı dileriz.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.