DAVET YOLUNDA İKİ SINIF: SEBAT EDENLER

Davetin gerekliliğine inanmış davetçiler, davet yolunda ilerlerken iki sınıfa ayrılırlar:

Birincisi: Davet yolunda karşılaştığı gerek daveti yürütmenin zorlukları gerekse de insanlar ve kendisiyle ilgili birçok imtihanla karşılaştığı halde bu durumlar karşısında kalbindeki imanın gücüyle ömrünün sonunda kadar sebat ederek daveti sürdürenler.

İkincisi: Her davetçinin muhakkak karşılaşacağı imtihanları bildiği halde davetin başlangıcındaki samimi niyeti koruyamayarak imtihanlar karşısında nefsi bazı zaaflarına mağlup olup, daveti sürdürmeyi terk ederek davet yolunda dökülenler.

1) Davet Yolunda Sebat Edenler

Davet yoluna girmek başlı başına çok değerli bir tercih olması yanında ondan daha değerli olan husus, davet yolunda sebat ederek ömrünün sonuna kadar daveti sürdürmektir.

Daveti ömrünün sonunda kadar sebat ile sürdürenler, daveti ibadet türlerinden biri olarak görerek şu ayet-i kerimeyi hayatlarında düstur edinirler: “Kesin olan şey (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 99)

Davet yolunda ölüm kendisine gelinceye kadar sebat ederek daveti sürdüren bu kimseleri şu sözlerin sahibi ne güzel söylemiştir: “Canlı bir imana sahip olan bir kişi, faydalı bir kişidir. Alev alev yanan bir heyecanı vardır, yerinde duramaz. Rabbine davet etme ve Rabbinin varlığının delillerini anlatma hususunda yorulmaz. Her tarafta hayır için koşturduğunu görürsün. Rabbine yaklaşmak için girebileceği bir kapının açılması için bekler.”

Davet yoluna giren her davetçinin, davetin başından itibaren davetini sürdürdüğü sürece birtakım zorluklarla karşılaşacağını muhakkak bilmelidir. Bu zorluklar daveti taşımanın zorlukları yanında kişinin kendisinden ya da davet edilen şahıs/şahıslardan da kaynaklanabilmektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “İnsanlarla bir arada yaşayan ve onların eziyetlerine sabreden mümin, insanlarla bir arada yaşamayan ve onların eziyetlerine sabretmeyen müminden daha büyük sevaba nail olur.”[1]

Hadis-i şerif bir hakikati gözler önüne vermekte: “İnsanlar ile birlikte yaşamak, başlı başına birtakım zorlukları beraberinde getirir.”

Bir de insanlara yeri geldiğinde nefislerinin hoşuna gitmeyecek ya da zoruna gidecek meselelerden bahsedilmesi sonrasında oluşacak durumu bir düşünelim! Bu durumda, davetçinin olumsuz tepkilere maruz kalabileceğini davet tarihi açısından tarihi bir hakikat olarak bilmesi gereklidir.

Salih aleyhisselam’ın dilinden Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (Araf, 79)

İmanını güçlendirmiş ve bu hususa gerekli önceliği vermiş davetçi, davet tarihi açısından bir hakikat olarak bilinen bu duruma hazırlıklı olarak davetini sürdürür. Hadis-i şerifte de buyurulduğu gibi asıl imanın güçlü olduğunun alameti olan insanlardan gelebilecek zorluklara katlanır, bu zorluklar neticesinde de Allah katında değerli bir kul olarak ömür geçirir.

“Güçlü mümin, zayıf müminden daha hayırlı ve sevimlidir. Her ikisinde de hayır vardır. Sana fayda verecek şeylerde hırslı ol, Allah’tan yardım dile ve acze düşme…”[2]

Mümin, güçlüdür. İmanında güçlüdür. İbadetinde güçlüdür. İradesinde güçlüdür. Davasına sahip çıkmada güçlüdür. İdeallerini gerçekleştirmede güçlüdür. Davası uğruna çilelere katlanmada güçlüdür. Fedakarlıkta güçlüdür. Nefsine hâkim olmada güçlüdür.

Yalnız hayırlı işlerde hırslıdır. Çünkü ne kadar hayır yaparsa, insanlara o kadar fazla yararlı olacağını bilir.[3]

Hasan el-Bennâ şöyle demiştir: “Davetçi kardeşim! Ne kadar zaman geçerse geçsin, yıllar ne kadar uzarsa uzasın, bu şekilde Allah’a kavuşuncaya kadar hedefini gerçekleştirme yolunda çalışman, mücadele etmen gerekir. Böylelikle iki güzel sonuçtan (şehadet ve zafer) birini kazanmış olur.”

Şehid Seyyid Kutub rahimehullah “Fizilali’l-Kur’an” isimli eserinde Furkan Sûresi 31. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir: “Eğer davalar kolay ve sıkıntısız olsalardı, hep gül döşeli düz yollar boyunca ilerleselerdi, karşılarına düşmanlar ve muhalifler dikilmeseydi, önlerine yalanlayanlar ve inatçı karşıtlar çıkmasaydı, o zaman herkesin dava adamı olması kolay olurdu. O takdirde gerçek dava ile batıl davalar birbirine karışır, bunun sonucunda belirsizlik ve kargaşa meydana gelirdi…

Gerçek, ciddi ve inanmış dava adamlarından başka hiç kimseler böylesine zor günlerde mücadele etmezler, acılara ve fedakârlıklara katlanmazlar. Böyle zor günlerin dostları davalarını rahata, şahsi çıkarlara, dünya hayatına ilişkin amaçlara, hatta hayatın kendisine tercih eden kimselerdir.”

Mekke’de müşrikler, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e davetten vazgeçmesi, en azından taviz vermesi için nefse hoş gelen tüm teklifleri sundular ve O’nu yolundan döndürebilmek için mümkün olan yollara başvurdular. Bütün bu teklifler ve yoldan döndürme gayretleri karşısında Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ise onlara İslam davetçileri için serlevha olan şu sözleri söylüyordu: “Allah’a yemin olsun ki bu emri (İslam’a davet görevimi) terk etmem için sağ elime güneşi, sol elime ayı koysalar (bile) ben bu emri, Allah onu izhar edene veya diğerlerini helak edene kadar, terk etmezdim.”[4]

Şüphesiz, görevin ve sorumluluğun büyüklüğü, gayenin ve hedefin yüceliği o yolda güç ve kuvvet harcamayı, zaman ve para harcamayı gerektirir. Kişi, yüce görevi ve gayesi yolunda ölümle dahi karşılaşabilir. Arkadaşlarını kaybetmek, düşmanının çok olması, alay ve eğlence konusu olmak, düzenbazların hilesi ve azılı düşmanların kini; kabul edenlerin, yardımcıların ve dostların az olması da buna ilave edilebilir. Bu durum bizzat, insanların efendisi sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğinin ilk günlerinde karşılaştığı durumdur. Bu gerçek, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in davasıdır.[5]

Davetçi kimsenin en fazla muhtaç olduğu şey sebattır. Çünkü davetçi birçok zorluklar ve engellerle karşılaşır, işkence ve baskıya uğrayabilir, saptırma çabalarına muhatap olabilir. İşte bu esnada: “Peygamberlerin kıssalarından sana anlattığımız her şey senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar. Sana bu belgelerle gerçek, inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.” (Hud, 120) ayetini okuduğu zaman peygamberle ilgili haberlerin, sebat etmeye elverişli bir madde olduğunu anlar.[6]

Davetçi, yüce himmet ile Allah’a ve selamet yurduna doğru harekete geçmiştir:

Haydi koş, himmet sahibiysen.

Haydi iman kardeşim kendine gel. 

Onu iyi kavradıysan, bu işe hazır ol

İhmal edileni gözet, kendini yetiştir

Bil ki Allah’ın malı pahalıdır,

Onun mehri nefsi ve kıymetleri, onları müminlerden satın alan sahibi için feda etmektir.

Allah’a yemin olsun ki, korkaklık gösteren müflisler pazarlık yapana kadar o zayıflamaz ve yoksullar onu uzun vade ile satın alıncaya kadar zarar etmez.

Nitekim, isteyenler için o pazara sunuldu.[7]

Bilinmesi gerekir ki kişinin cennetteki konumu, üstünlüklerle donandığı oranda yükselir. Ömür kısa, faziletler ise çoktur. Bunları elde etmek için acele edin. Bu yolda yorulan, ne kadar da uzun dinlenecektir! Bu yolda üzülen ne kadar da sevinecektir.[8] 

 

[1]. İbn Mâce, “Fiten”, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 44.

[2]. Müslim, “Kader”, 8

[3]. Abdullah Ünalan, Resûlullah (sas)’in Davetinde Psikolojik Boyut, Kitâbî Yayınları,, 321-322.

[4]. İbn Hişam, Sîret-i Nebevî, 1/266.

[5]. Muhammed Ali Mücahid, Öze Dönüşün Başlangıcı: Hicret, Nebevî Hayat Dergisi, Yıl:1, Sayı:1 (Kasım 2012), s.22.

[6]. Celal Çelik, Davetin Esasları ve Davetçinin Ahlakı, Çıra Yayınları, s.31, I. Baskı, Ocak 2009.

[7]. Ebu Üsame Süleym Bin Iyd el Hilâlî, Kitap ve Sünnet Işığında Günahların Dökülüşü, Trc. Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş, Hadis Yayınları, s.?, 2012.

[8]. İbnu’l-Cevzî, Saydu’l-Hâtır, İlim ve Hikmet Yayınları, s.457-458.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.