DAVETÇİNİN ALTIN ÇAĞI

Şam ehlinin güvenilir tabiilerinden Ebu Umeyye eş-Şabani, sahabeden Ebu Salabe el-Huşeni ile aralarında geçen bir konuşmayı şöyle aktarmaktadır: Bir gün Ebu Salebe ’ye sordum:

– “Ya Eba Salebe! “Siz kendinize bakın”[1] ayeti hakkında ne diyorsun?” (Ebu Salebe şöyle cevap verir:)

– “Vallahi sen bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben de bu ayeti Allah Rasûlüne sormuştum da o, şöyle cevap vermişti:

“Birbirinize iyiliği emredin ve kötülükten sakındırın! Ne zaman;

Cimriliğe boyun eğildiğini,

Nefsani arzulara uyulduğunu,

Dünyanın (her şeye) tercih edildiğini,

Herkesin kendi fikrini beğenmeye başladığını görürseniz, işte o zaman kendinize bakın ve halkı bırakın. Çünkü artık önünüzde ‘sabır günleri’ var demektir. O günlerde sabretmek, avucunda kor ateşi tutmak gibidir. O günlerde ameline devam edenlere sizin gibi amel eden ‘elli kişinin’ sevabı kadar sevap verilecektir.”[2]

Ebu Davud şu ilaveyi yaptı:

Dendi ki:

Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden elli kişinin sevabı kadar mı yoksa onlardan elli kişinin sevabı kadar mı? (Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem sorulan soruya şöyle cevap verdi:)

Hayır, sizden elli kişinin sevabı kadar.

İnsanların önemsemeyip hayatlarına virüs gibi bulaşan bir takım kötü düşünce ve fiiller vardır ki özellikle İslam toplumunun önemli aktörlerinden olan Rabbani davetçiler bu sorunu öncelemeyip nasihatten geri durduklarında fertte hâkim olan kalbî ve amelî hastalıklar, toplumu bir ağ gibi sarmaya başlayıp toplumun ifsat olmasına neden olmuştur. Kur’an ve sünnetten edindiğimiz malumatlara göre fertleri ve fertlerin oluşturduğu toplumu hak çizgisinde tutan ve bozulmalara engel olan en önemli amel davet ve irşat çalışmaları olmuştur.

Davet, bir şahsın ve toplumun İslam olmasını sağladığı kadar aynı unsurların İslam Ahkam ve Ahlakında kalmasında da temel bir rol oynamıştır. Mekke sokaklarında başlayan İslam Daveti, kısa zamanda yüreklere ve topraklara hâkim olup düşmanlarının uzanamayacağı derinliklere kök saldı. Cahiliyenin karanlıklarına nur, zulüm ve haksızlığın karşında adalet ve emniyetin, fıskı fücurun çirkefliğine ahlakın galip gelmesi, İslam Davetinin canlı tutulması ile mümkün oldu.

Ne zaman ki Müslümanlar hem kendilerini hem de kendileri dışındakileri dinamik tutan iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak anlayışından taviz vermeye başladı, şeytan ve dostlarının saldığı zehirli fikir ve ameller kalplerde ve zihinlerde yer buldu. Başta etkisi uzun soluklu olmaz zannı ile yaklaşılan manevi hastalıklar, zaman ilerledikçe bireyi ele geçirmekle kalmadı, bizden önceki selefin bin bir emek ile huzur ve güveni tesis ettikleri beldelerde hakimiyetlerini sağladılar. Bırakın iman edenleri, Müslüman olmayanların dahi mutlu olarak yaşadığı yerlerde bugün, sadece insanı değil hayvanlardan bitkilere varıncaya kadar tüm eşyayı etkileyen buhranlar yaşanmaktadır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine yöneltilen ayetin, neleri ihtiva ettiği ile ilgili soruya verdiği cevabına “Birbirinize iyiliği emredin ve birbirinizi kötülükten alıkoyun” cümleleri ile başladı. Sanki, bunu yapmayacağınızdan veya yapamayacağınızdan dolayı toplumda şu dört şey hâkim olur demek istedi;

Kendisine boyun eğilen cimrilik: Maalesef ki Müslümanları ve Müslümanların yoğun olduğu beldeleri etkisi altına alan bir hastalık oldu cimrilik. Bir taraftan Rabbimiz “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Âl-i İmran, 180) ayeti ve benzeri ayetleri ile, bir taraftan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

Cimrilik ve iman bir kulun kalbinde ebedî bir surette bulunmaz.”[3] sözleri ile, diğer taraftan selef-i salihin;

“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.” tespitleri ile cimriliği ve cimrileri kınarlar iken Müslümanlar olarak infak yapamaz, Allah yolunda sarf edemez hale geldik. Hatta verdiğimiz şeylerin dahi hesabını yapıp pişman olacak seviyeye ulaştık.

Biz sadece zenginlerin değil fakirlerin dahi ihsan sahibi, cömert olduğu bir toplum iken, şu an cömertlerin parmakla sayıldığı ve gün geçtikçe bencilleşen bir yapıya evriliyoruz. Dün, kendisi dışında herkesi düşünen ve elini hayırla açan bir selef mirasından; bugün kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeyen ve hesaba dahi katmayan bir ümmet haline büründük. Bu da bizi içten içe zayıflatmakta ve ümmetin ihtiyaç duyduğu şeylere karşı duyarsızlaştırmaktadır. Böylelikle, İslam’ı yok etmek için çaba sarf eden kötülüğün taraftarlarına karşı elimiz kolumuz bağlı, bakmaktayız. Allah’ın dininin yayılması, güç bulması, hâkim olmasında; şeytanın hiziplerinin sultasını al aşağı etmede, yeteneklerini, zamanını ve maddi imkanlarını seferber etmeyi öğreneceğimiz güne kadar da bu esaretimiz devam edecektir.

Nefsani arzulara uyulması: Nefsin bir aslan gibi pençeleri ile bizi ve toplumumuzu ahlaksızlığa ve şehvetin esaretine sürüklemesi. Her istediğini yapma, haram ve helal dinlememe, başkasının haklarına fütursuzluk… Aklına gelen ile icraata girme, Allah ne der diye hesap yapmama… Kadın ve erkeklerin hem cinsleri ile hatta daha da ahmakçası hayvanları evlenmesi… Babanın kız çocuğuna cinsi anlamda istek duyması… Aman Allah’ım! Hayvanların yüzünü yere eğdirecek fahşanın hayat haline gelmesi… Kafa yapıcı maddelerin prangasının ağırlığından iki adım atmakta zorlanan gençlerimiz… Evlerinde olmaları gereken saatlerde nefsi duygularını şaha kaldıran mekanlarda iffetini bırakan genç kızlarımız… Haram görüntülerin servis edildiği ekranlar karşısında gözünü kaptıran neslimiz…

“Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.” (Şems, 7-10)

Nebevi Terbiye neticesinde sahabe efendilerimizin nefisleri arındırılmış ve olması gereken yöne kanalize edilmiş. Allah Rasûlü’nün devamlı nasihatleri ve öğütleri neticesinde kimi zaman nefsin kötü arzularına uyanlar çıksa da çok büyük bir kesimi nefsini iyiliğin çizgisinde tutmaya çalışmıştır. Hatta nefsinin kötü isteklerine boyun eğenler, ısrarcı nasihatlerin yaydığı pişmanlık duygusunun kırbacından rahatsızlık duyup bedeli ne olursa olsun Peygamberimize pişmanlıklarını sunup Tevvab ve Gafur olanın affediciliğine sığınmışlar.

Ne zaman ki davetin bu etkili gücü yerini cılız bir sese bıraktı, işte o zaman kabaran nefislerini haramlar ile doyurmak isteyen ve maalesef şeytanın ekmeğine yağ süren bir ümmet haline geldik.

Şu an sokaklarımızda rastladığımız iğrenç görüntülerin failleri, bir zamanlar İslam için her şeyini ortaya koymuş bir neslin devamıdır. Nefsinin atına binip haram ve helal gözetmeksizin dört nala koşan insanımız, doğduğunda İslam üzere, tevhid üzere yaşasın umudu ile kulaklarına ezan ve kametin okunduğu kişilerdir.

Bu durum biz İslam alemini öyle bir alana itti ki haramların oluşturduğu dehlizlerde boğulmanın her türlü eziyetini yaşarken, şeytan ve dostlarının maddi ve manevi her türlü değerimizi peşkeş çekmesine sebep olmaktadır. Toprağının ter, göz yaşı ve kan ile beslenip İslam ağacının gölge olmasına vesile olan ecdadımızın bize miras olarak bıraktığı şeyleri, bir bir yitirmekteyiz nefsani arzuların sarhoşluğunda.

Dünyanın (her şeye) tercih edildiğinde: Dün dünyayı ellerinde tutup onu esir eden bir ümmet iken bugün dünyayı kalplerimize alıp ona tutsak olan bir ümmet haline geldik. Maalesef kızlarımızın başları kıytırık bir üniversitede okumak için açılırken, nice gençlerimiz kıytırık makamlar uğruna namazından vazgeçmiştir. Kimileri ahlakından kimileri şerefinden taviz verirken kimileri de üç günlük dedikleri dünya için ahiretinden ödün vermektedirler. Dünya ve içindekileri hesapsız yaratana ve şekil verene şükranlarını sunup kulluğunu ifa etmek varken, dünya süsünün cazibesine aldanıp yaratılan eşyaya minnet duyup ona tazimde bulunulur olduk. Çünkü değer yargılarımızı belirleyen ve kırmızı çizgilerimizi oluşturan dünya menfaatinin ta kendisi haline geldi.

Halbuki Allahu Teâlâ dünya ve içindekileri, insanın emrine verip bununla yaratılış gayesine ulaşacak vesileye yapışması için var etmişken, insanın bu yaratılış amacı dışında dünyayı kullanması kendi zararına olmaktadır. Çünkü onu elde etme adına her şeyinden taviz vermektedir. Zira dünya bir gölge gibidir; elle tutulması hayalin ötesindedir.

Herkesin kendi fikrini beğenmesi: Başkalarının fikirlerine itibar etmemek, herkesin bildiğini okuması ve kimseyi görmez hale gelmek… Futbolu da en iyi bilmek, siyaset ise zaten benim işim, dini meseleler de ise hücceti ikame seviyesinde görmek kendini maalesef ukala bir topluluk haline gelmemize neden olmuştur. Her şeyde söyleyecek sözümüzün olması, bilgi sahibi olmasak ta yorum getirecek öz güveninde hissetmek kendimizi… Karşımızda duranlar oluşturmak, onları beğenmemek ve hafife almak genlerimize işledi.

İşte bu acı anlayış ve amellerin yaşadığınız topluma hâkim olup toplumu ifsat ettiğine şahit olduğunuz zaman, kendinize bakın… Mümin şahsiyetinize gölge düşmesine, insanları kazanayım diye kendinizi kaybetmeye, haramların karşısında durayım derken o değirmenlerde öğütülme tehlikesine dikkat edin.

Genel ifadeler ile mümin bireye şu mesaj verilmektedir: Eğer ifsat olmuş toplumun renginden, kokusundan ve tadından etkilenecek kadar zayıf isen senin gibi müminler ile birlik ve beraberliğe sabret ve yanlışların doğru yöne çevrilmesi için ellerinizi sıkı sıkı tutun. Yok eğer fıskı fücurun necasetinden ve dumanından etkilenmeyecek bir imana sahip isen tek başına da kalsan batılın karşısında etten bir duvar ol. Zira bugünlere ulaşan siz dert sahipleri biliniz ki bu günler “sabır günleri”dir. Sabır günlerinde imanı korumak ve amellerinize bidat ve hurafeleri bulaştırmamak avuçlarının arasında kor ateşini tutmak kadar zor ve çetindir.

Sabır günlerinde küfrün, şirkin, hurafeciliğin ve dünyevileşmenin karşında İbrahim aleyhisselam edasıyla iman ve amel çizgisinin dışına çıkmamanın zorluğu oranında mükafat olacaktır. O da peygamber aleyhi selamın rahlesinden, terbiyesinden geçmiş, Allah azze ve celle’nin methine mazhar olmuş, Rasûlullah aleyhisselamın “ümmetin emniyetidir” buyurduğu sahabeyi güzinden elli tanesinin sevabı ile derecelendirilmek.

Yazımızın başında aktardığımız hadisin bir benzerinde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, “sabır günlerinde ibadete devam edenler, bana hicret etmiş gibidir”[4] buyurmaktadır.

Şimdi, yaşadığın geniş toplumdan, sokağına varıncaya kadar fitne ve fesada, fıskı fücura şahit olan kardeşim!

Yüreğinin nasıl daraldığını hissetmekteyim. Sana göre hayatın artık bir anlamının olmadığını biliyorum. Senin için toprağın altı, üstünden daha hayırlı… İnsanlığın çivisi çıkmış sana göre… Haklısın…

Bundan dolayı da ben hayata küskünüm ve beni böyle bir dünyada imtihan ettiği içinde hayat sahibine küskünüm… Kabuğuma çekilme vakti… Verin benden aldığınız değerlerimi… Bakmayın solgun yüzüme… Hele yüzüme gülüp iş çevirmeyin sizi göremediğim yerlerde… Çünkü ben kendisi adına iş yapılmaması geren, yaşayan ölüler arasından bilet ayırmış bir meczubum… İşte bu son söylediğin sözlerin her birinde haksızsın.

Toparlan, gözlerinin içerisindeki umuttan beslenenlerin olduğunu düşünerek ayağa kalk… Yapacakların için Rahmanın sana ayırdığı paya bir bak ve ümitlen… Sahabe makamında olamasan da onların aldığı sevaptan nasiplenmenin fırsatını ara… Keşke Allah Rasûlü döneminde olsaydım da ona hicret etseydim dediğin günleri hatırla ve ona hicret etmiş olabilme adına sabır günlerinde imanından ve salih amellerinden ayrılma… Tıpkı Nebi aleyhisselam ile hicret esnasında amel eden Ebubekir radıyallahu anh’ın ecirlerinde bir sevap bulma adına yola koyul…

Ey karalar içinde, yazın sıcaklarına aldırmadan yürüyen kız kardeşim! İffetsizliğin, edepsizliğin sokaklarında, haya perdenin olmadığı günlerden uzaklaşan… Okuduğun ve duyduğun hakikatler neticesinde karşına herkesi almayı kabullenen imanın sahibi… Nefes aldığın diyarda seni yok hükmünde sayanlara, seninle eğlenenlere, kirli dudaklarına seni meze edenlere rağmen Meryem iffetine talip olanlar… İğreti gözlerden çıkan kin ve nefrete karşı giydiği tesettürü kalkan bilen sen… Sabır günlerinde sabrı kendine azık edin. Edin ki sana, isimlerini bile saymaya aciz kaldığın elli sahabe hanımın tesettür ameli ecri ve Rasûlüne hicret sevabı verilsin.

Kıytırık makam ve mevkiler önüne konulduğunda kendisinden ahireti istenen genç… Elde edeceğin üç kuruş karşılığında şahsiyeti talep edilen… Dünya ile nikahlanman karşılığında mehir olarak imanına göz dikilen… Sabır günlerinde kendine sabrı yoldaş edin. Edin ki sana, sahabenin yiğitlerinde elli adamın ecri ve Allah Rasûlüne hicret sevabı verilsin…

Ey müminler! Sabır günlerinde kendinize dost olarak Allah’ı ve müminleri seçin. Sabır günlerinde sabır ağacının köklerine azı dişlerinizle sarılır gibi yapışın.

[1].  Kısa bir bölümün alındığı bu ifade tamamı ile Maide Suresi, 105. ayetinde geçmektedir.

[2].  Ebu Davud, Melâhim (17/4341), Tirmizi, Tefsir (6/3058) Tirmizi, bu hadis için hasen garip ifadesini kullanmıştır.

[3].  Nesâî, 3110

[4].  Tirmizi, Fiten, 77/2267

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.