ŞİRK KAVRAMI – 2

3 – Şirkin Kısımları

Şirk kendi içerisinde şu iki kısma ayrılmaktadır:

a) Büyük Şirk: Bu, kişinin Müslüman olarak kabul edilmesine engel olan ve cehennemde ebedi olarak kalmasına sebep olan şirktir. Müslüman bir kişiden sadır olması durumunda, onun dinden çıkmasına/mürted olmasına sebep olur ve tevbe etmeden ölmesi halinde cehennemde ebedi kalmasını sağlar. Nitekim “Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” (Lokman, 13) ayet-i kerimesinde büyük bir zulüm olduğu ifade edilen şirk budur. Zira bu cinayeti işleyen müşrik, ya yüce yaratıcıyı mahlukatın seviyesine indirerek onlara benzetmiş veya yaratılanlardan herhangi birini aşırı derecede yücelterek yüce yaratıcının seviyesine çıkarmıştır. Böylece yüce yaratıcıya, O’na asla yaraşmayan yaratılmışların seviyesini layık görerek büyük bir haksızlık/zulüm yapmış olur veya yaratılanlardan herhangi birini, ona layık olan kulluk seviyesinin çokça üstüne çıkararak ilahlaştırmış ve böylece zulmetmiş olur. Çünkü zulüm, bir şeyi layık olmadığı bir yere konumlandırmaktır.

Bu şirk, büyük ve mutlak küfre denk olup hakiki şirktir ki Allahu Teâlâ bunun hakkında şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa, 116) İleriki bölümlerde açıklanacağı üzere bu şirkin pek çok çeşitleri bulunmaktadır. Burada özetle belirtecek olursak; zatında, sıfatlarında veya fiillerinde Allahu Teâlâ’ya herhangi bir şeyi/kimseyi denk tutmak büyük şirktir. Nitekim Allahu Teâlâ “Artık onlar, azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar. Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler. Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (Şuara, 94-98)

Aynı şekilde Allahu Teâlâ’ya has kılınması gereken ubudiyyet/kulluk türlerinden herhangi birini O’nun dışındaki herhangi bir varlığa vermek de büyük şirktir. Yine helal ve haramları belirleme ve hüküm koyma yetkisini Allahu Teâlâ’dan başka herhangi bir varlığa vermek büyük şirktir. Nitekim şirkin bu iki türünü beyan etmek üzere Allahu Teâlâ, müşriklerin şu sözünü aktarmıştır: “Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.” (Nahl, 35)

Diğer bir ayet-i kerime de teşri/yasama hakkını Allah’tan başkasına vermenin büyük şirk olduğu beyan edilerek şöyle buyurulmuştur: “Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyleri kendilerine şeriat (hukuk düzeni) kılacak ortakları mı vardır? Eğer fasıl kelimesi (kesin hüküm yeri kıyamet) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, işleri bitirilirdi. Gerçekten zalimler için acı bir azab vardır.” (Şura, 21)

b) Küçük Şirk: Bu, kendisinden sadır olduğu kişiyi dinden çıkarmayan ve ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmamakla birlikte bazı naslarda mecazi olarak ‘şirk’ diye nitelendirilen birtakım sözler ve fiillerdir. Bu tür söz ve fiiller, herhangi bir varlığı Allahu Teâlâ’ya denk tutmak anlamındaki büyük şirk derecesinde olmamakla birlikte, büyük şirke düşmeye sebep olabileceği ve büyük şirkin tehlikeli bir vesilesi olması muhtemel olduğu için naslarda bu tür söz ve fiillere de şirk denilerek şiddetle sakındırılmıştır. Aynı şekilde buna amelî şirk veya gizli şirk de denilmiştir. Naslarda şirk olarak isimlendirilen bu masiyet türleri, diğer günahlardan daha tehlikeli ve daha büyüktür. Şirk diye isimlendirilmeleri de bunu gösterir. Allah rızası için yapılması gereken bir ameli, gösteriş için yapmak da gizli olan amelî şirkin en bariz örneklerinden birisidir. Küçük şirk ifadesi şu hadis-i şeriflerde zikredilmiştir:

Mahmud b. Lebid radıyallahu anh dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” Yanındakiler: “Küçük şirk nedir ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. Rasûlullah Efendimiz şu cevabı verdi: “Riya, yani gösteriştir. Kıyamet günü insanlar amellerinin karşılığını alırlarken, Allahu Teâlâ riya ehline:Dünyadayken kendilerine mürâîlik yaptığınız/amellerinizi göstermek istediğiniz kimselere gidin! Bakın bakalım onların yanında herhangi bir karşılık bulabilecek misiniz?” buyurur.”[1]

Şeddad b. Evs radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a şirk koşmalarıdır. Fakat ben, onların güneşe, aya ve putlara tapacaklarını söylemiyorum. Ancak Allah’tan başkasını gözetecekleri birtakım ameller yapacaklar ve gizli şehvete tabi olacaklardır.” [2]

Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh şöyle dedi: Bir gün bizler kendi aramızda Mesih Deccal hakkında konuşurken, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem çıka geldi. Ve bize hitaben şöyle buyurdular: “Sizin hakkınızda Mesih Deccal’den daha çok korktuğum bir şeyi size haber vereyim mi?” Biz de “Evet ya Rasûlallah! haber verin” dedik. O da şöyle buyurdu: “Bu gizli şirktir. Şöyle ki, kişi namaz kılmaya kalkar da birisinin kendisine baktığını anlayınca namazını güzelleştirir.”[3]

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi şöyle buyururken dinledim: Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Ben, ortakların ortaklıktan en uzak olanıyım. Kim işlediği amelde benden başkasını bana ortak koşarsa, o kişinin amelini kabul etmeyip bana ortak koştuğu şeye bırakırım.[4]

4 – Şirkin Sebepleri

İslam, fıtrat dinidir. Bütün kâinat ile birlikte Yüce Mevla’ya teslim olmaktır. Şirk ise, fıtratın bozulmasıdır ve sağlıklı olan bünyenin hastalanmasıdır. Her hastalığın belirli sebepleri olduğu gibi, şirk hastalığının da birtakım sebepleri bulunmaktadır. Bu sebepler pek çoktur ki biz, bunlardan sadece bazılarını özetle zikredeceğiz:

a) Bazı kimseleri veya nesneleri tazimde aşırıya gitmek: Tazimde bulunmak; kusursuz kabul etmek ve takdis etmek derecesine varacak olursa; şirk olur. Çünkü kusursuzluk ve bütün ayıplardan münezzeh olmak, sadece Allah’a mahsustur. Daha önce izah edildiği üzere Nuh kavminin şirke düşmesi, bu sebepten kaynaklanmıştır. Yine Hristiyanların İsa aleyhisselam’ı, Yahudilerin de Uzeyr aleyhisselam’ı; aynı şekilde bu iki taifenin, din adamlarını ve azizlerini Allah’a ortak koşmalarının sebebi de tazimde aşırıya gitmektir. Tarih boyunca ortaya çıkan müşrik toplumların, şirk uçurumuna yuvarlanmalarının en önde gelen sebeplerinden biri de budur.

Yine bu ümmetin içinden ortaya çıkan birçok bidat fırkasına da bu aşırı tazim hastalığı sirayet etmiştir. Özellikle ehli beytin büyük imamlarını (radıyallahu anhum) aşırı derecede takdis eden rafizilerde ve şeyhlerine aşırı derecede tazimde bulunan kimi tarikat erbabında daha açık görülmektedir. Ümmeti içinde böyle bir hastalığın nüksedeceğini bilen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda ciddi uyarılarda bulunmuştur. Ömer b. Hattab radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methederek yaptıkları gibi, beni methetmekte aşırıya gitmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü.’ deyin!” [5]

Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hastalandığı zaman, hanımlarından bazıları Habeş ülkesinde gördükleri Mariye isimli bir kiliseden bahsettiler. Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe radıyallahu anhuma Habeş ülkesine gitmişlerdi. Onlar bu kilisenin güzelliğinden, içindeki resimlerden bahsettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Onlardan salih bir kimse ölünce kabrinin üzerine mescit inşa ederler, sonra da içine bu (anlattığınız) şekilde resimler yaparlar. Onlar Allah katında mahlukatın en şerlileridir.”[6]

Atâ b. Yesâr rahimehullah anlatıyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua buyurdular:

“Allah’ım, kabrimi ibadet edilen bir put kılma” (ve devamla dedi ki): “Nebilerinin kabirlerini mescidler haline getiren bir kavme Allah’ın öfkesi artmıştır.” [7] Bu duasının bereketiyle ve kabul edilmesiyle Hz. Peygamber’in kabr-i şerifi aşırı tazimden ve ibadet olunmaktan azat olmuştur. Ancak ümmetin içinden çıkan bazı kimseler Hz. Peygamber’in şahsiyetini aşırı bir şekilde yüceltmekten ve hatta yer yer ilahlaştırmaktan kurtulamamışlardır. Aynı şekilde diğer pek çok şahsiyet de tanrılaştırılma derecesinde aşırı tazime maruz kalmışlardır. Özellikle vahdet-i vucûd ve hulûl inancına sahip olan tasavvuf erbabı arasında bu tanrılaştırma derecesindeki aşırı tazim revaç bulmuştur.

b) Duyu organları ile algılanan şeylere meylederek, duyu organları ile algılanamayan şeylerden gafil olmak ve inkâr etmek: Bu hastalığa yakalanan insanlar, Allah’ın sıfatlarını gözle görülebilen ve elle dokunulabilen nesnelere verirler. Bu müşrikler bazen Arap cahiliyesinde olduğu gibi Allah’ın varlığını kabul ederler; bazen de Grek, Roma, Hind, Çin, Pers ve Kadim Mısır cahiliyelerinde olduğu gibi Allah’ın varlığından da gafil olurlar. Bu hastalığa yakalanan milletlerden biri de Yahudilerdir. Daha peygamberleri Hz. Musa aleyhisselam aralarında olduğu halde şöyle demişlerdi: “Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz…” (Bakara, 55) Bu Yahudi milletinin etkisiyle son iki asırda insanların çoğunluğu bu hastalığa tekrar yakalanmış ve dinsizlik bataklığına gömülmüşlerdir.

Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de gayba iman etme esası üzerinde ciddiyetle durulmuş ve bu özellik müminlerin ayırt edici vasıfları arasında sayılmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (Bakara, 2-3) “Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de titrerler.” (Enbiya, 49)

Allahu Teâlâ, duyu organlarını veriliş hikmetine uygun bir şekilde kullanmayan ve akletmeyen kafirleri yererek, vahim akıbetlerini şu şekilde beyan buyurmuştur: “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!” diye de ilave ederler. Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkûmları artık rahmetten mahrumdurlar.” (Mülk, 10-11) Bir sonraki ayette ise duyu organlarını veriliş hikmetine uygun bir şekilde kullanan ve aklederek yüce yaratıcının birliğine iman eden kullarını överek şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O’nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir mağfiret (bağışlanma) ve büyük bir ecir vardır.” (Mülk, 12)

Yine Allahu Teâlâ, akıllarını duyu organlarına mahkûm ederek sadece görülen âleme takılıp kalan ve gayb âlemini inkâr eden müşrikler hakkında, “Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik, bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadır. Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; onlar artık göremezler. Kendilerini uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler.” (Yasin, 8-10) buyurarak, onların uyarılardan asla faydalanmayacaklarını bildirmiştir.

Bir sonraki ayette peygamberin uyarılarından hakkıyla istifade eden kullarını överek şöyle buyurmuştur: “Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde rahmandan korkanı uyarabilirsin. İşte böylesini hem bir af hem de değerli bir ödülle müjdele.” (Yasin, 11) Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde kafirlerin kalplerinin ve kulaklarının mühürlendiği ve gözlerine perde çekildiği ifade edilmiştir. İşte bunun sebebi, onların bu değerli duyu organlarını veriliş hikmetine muvafık bir şekilde kullanmayarak ta’til etmiş/işlevsiz bırakmış olmalarıdır. Nitekim “De ki: “Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!” (Mülk, 23) buyurularak bu duyu organlarının şükredilmesi gereken nimetler oldukları vurgulanmıştır.

Diğer bir ayette “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 36) buyurularak duyu organlarını yanlış bir şekilde kullanan ve bunları işlevsiz bırakanların mesul olacakları bildirilmiştir.

c) Hevaya tabi olmak ve arzuların esiri haline gelmek: Bu hastalığa yakalanan insanlar, arzularını gerçekleştirmeyi her şeyin üstünde tutarlar. Allah’ın vahyi, arzularını serbestçe yaşamalarına engel olunca, vahye bütünüyle teslim olmayı reddeder ve şehvetlerine engel olmayacak bir dini inancı kabul ederek şirke düşerler. Hevalarını tanrılaştırarak Allah’a ortak koşarlar. Mescidlerde ibadet ederek Allah’a kulluk eder; ancak ticaret, eğitim, siyaset, savaş ve barış işlerine Allah’ın dinini karıştırtmazlar. Bu tip insanlar hakkında Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “… Şiddetli azaptan dolayı vay kâfirlerin haline! Onlar dünya hayatını âhirete tercih ederler…” (İbrahim, 2-3) Bu hastalık, dünya hayatını tercih ederek bile bile hakkı inkâr eden bütün eski ve modern müşriklerde vardır. Bunlar hakkında yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) “(Ey Muhammed!) Heva ve hevesini kendine ilah edinen, Allah’ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Casiye, 23)

d) Kibirlenerek Allah’a ibadet ve itaat etmekten sakınmak: Büyüklenerek Allah’a ibadet ve itaat etmekten kaçınmak, genel olarak bütün müşrik milletlerin hastalığı olsa da özellikle bizim asrımızda bu hastalık daha çok yayılmıştır. Öyle ki bu, mal, makam ve otorite sahiplerinin hastalığı olmaktan çıkmış; batı uygarlığıyla zehirlenmiş en basit insanların bile hastalığı haline gelmiştir. Allah’a karşı büyüklenme hastalığının ne denli öldürücü bir kanser olduğu hususunda Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın ayetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşamazlar. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Mümin, 56)

Hz. Nuh’un kavminden ileri gelen şımarık ekâbir takımı da bu büyüklük taslamalarından dolayı hakkı reddediyor ve şirkte ısrar ederek şöyle diyorlardı: “Kavminin ileri gelen inkârcıları, “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz, bilâkis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz” dediler. (Hud, 27) Böylece hakka karşı kibirlenmelerinin vahim akıbetine maruz kalarak hak ile yeksan oldular ve tufanda boğulup gittiler. Halbuki Hz. Nuh aleyhisselam onların kurtuluşları için ne kadar da çırpınıyordu! O yüce Peygamber onları kurtarmak için gayretle çabaladıkça, onlarda kibir ve inatlarını arttırıyorlardı. “Gerçekten de (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh, 7)

e) İnsanların kendilerine kulluk etmelerini isteyen tağutların varlığı: Bu tağutlar, Allah’ın kulları üzerinde mutlak hakimiyetlerini kurmak ve devam ettirmek için asla hakka boyun eğmezler ve devamlı kuvveti esas alırlar. Kuvvet sahibi oldukları için her hususta hak sahibi olduklarını düşünürler. Kendilerini Yüce Yaratıcı’nın yerine koyarak, emretme ve yasaklama, insanların hayatlarını nizama sokacak helâl ve haramları belirleme ve kanun koyma hakkını kendilerinde görürler. Böylece kendilerini ‘Rabbler’ konumunda görerek, insanların onları Allah’a ortak koşmalarını emrederler. Zavallı ve zelil insanlar da zilletlerinden veya korkularından dolayı bu tağutları Allah’a ortak koşarlar. İşte Allah azze ve celle bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenler: “Biz bu Kur’an’a ve ondan önce gelene asla inanmayacağız” dediler. Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda durdurulmuşken bir görsen! Onlar sözü birbirlerine çevirirler. Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız biz mutlaka müminlerden olurduk” derler. Büyüklük taslayanlar da güçsüz bırakılanlara: “Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçlu kimselerdiniz” derler. Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara: “Bilakis gece- gündüz tuzaklar kurmanız bizi alıkoydu. Çünkü bize, Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrederdiniz” derler.” (Sebe, 31-33) Nitekim günümüzde insanları şirke zorlayan ve çeşitli komplolar kurarak onların küfürde kalmalarını devam ettirmeye çabalayan sayısız tağuti rejimler ve bunların başında tağutlar bulunmaktadır.

f) Ataların yolunu taklid/takip etmek: Şirkin ortaya çıktığı ilk asırlardan beri müşrik toplumların yakalandığı en tehlikeli hastalıklardan biri de şirk ve küfür yolunda atalarının izinden gitmekte ısrar etmeleridir. Körü körüne atalarını taklid etmeyi, onların mirasına sahip çıkmak ve yollarını devam ettirmek şeklinde telakki eden müşrik toplumlar, hakkın taraftarı olmaları gerekirken atalarına taassup ile bağlanmışlardır. Zamanla bu taassup hastalığı birtakım felsefi doktrinlerle temellendirilip kavmiyetçilik, ırkçılık, faşizm ve ulusçuluk şeklinde tezahür etmiştir. Bu da tevhid bayrağı altında birleşmesi gereken insanlığı birbirlerine düşmanlık besleyen çeşitli hiziplere bölmüştür. Nitekim Allah azze ve celle bu hususu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tek bir ümmet (aynı din üzere) idi (daha sonra ihtilâfa düştüler); bunun üzerine Allah, müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hususunda, insanların aralarında hüküm vermek için, beraberlerinde hak ile kitabı indirdi. Ancak kendilerine onun (o kitabın) verildiği kimseler, onlara apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm (ve hased)den dolayı onda da ihtilâfa düştüler. Sonra Allah, (o ehl-i kitâbın) üzerinde ihtilâfa düştükleri hakka, iman edenleri izniyle hidayet eyledi. Çünkü Allah, dilediği kimseyi (hikmetine binaen kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidayet eder.” (Bakara, 213)

Müşrik toplumların bu hastalıklarını bahane ederek hakka yüz çevirmelerini ve şirk yolunda inatla ısrar etmelerini beyan eden pek çok ayet-i kerime bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir: “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara, 170)

“Ya da: “Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” dememeniz içindir.” (A’raf, 173)

“Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizleri uzaklaştırmak ve yeryüzünde büyüklük/otorite siz ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz, ikinize de inanmayız.” demişlerdi.” (Yunus, 78)

“Demişlerdi ki: “Ey Salih! Bu (davetinden) önce, bizim aramızda hakkında (iyi şeyler) düşünülen/ümit beslenen biriydin. (Ne yani) şimdi bizi, babalarımızın taptıklarına ibadet etmekten engelliyor musun? Gerçek şu ki biz, senin bizi davet ettiğin (tevhidden) huzursuzluk veren bir şüphe içindeyiz.” (Hûd, 62)

“Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Şu başında ibadet için bekleştiğiniz heykeller de neyin nesi?” “Biz babalarımızı onlara ibadet eder bulduk.” demişlerdi. “Andolsun ki, sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz.” demişti.” (Enbiya, 52-54)

“(Hayır, öyle değil!) Bilakis: “Babalarımızı bir din üzere bulduk, biz de onların izlerinden yürüyerek hidayete ermiş bulunuyoruz.” dediler.  Senden önce de ne zaman bir beldede bir uyarıcı gönderecek olsak, mutlaka oranın refah içinde yaşayan şımarıkları dediler ki: “Şüphesiz ki biz, babalarımızı bir din üzere bulduk ve biz onların eserlerine/izlerine uymuş kimseleriz.” (Zuhruf, 22-23)

[1]. İmam Ahmed, Müsned: 5/ 428, Hafız Iraki, el – İhyâ’nın tahricinde (3/294) şöyle demiştir: Bu hadisin isnadındaki raviler güvenilir kimselerdir.

[2]. İbn-i Mâce, Zühd, 21 (4205); İmam Ahmed, Müsned: 4/124

[3]. İbn-i Mâce, Zühd, 21 (4204), Hafız Busîrî “ez- Zevaid “de şöyle demiştir: “Bu hadisin isnadı hasendir.”

[4]. Müslim, Zühd 46; İmam Ahmed, Müsned, 2/ 301, 435

[5]. Buhari, Enbiya, 48; Müsned, 1/23; 4/25

[6]. Buhari, Cenaiz:70 (1341); Müslim, Mesacid:3 (527)

[7]. İmam Ahmed, Müsned, 2/246; Muvatta, Kasru’s-Salât 85, (1, 172)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.