DAVETÇİNİN KALBİ VE KALBİNİ BESLEYEN AMELLER

Müslümanın hayatında en önemli hususların başında, kalbini ıslah etmesi gelmektedir. Zira ıslah edilmesi öncelikli olan ve ıslahıyla bütün bedenin düzeleceği şey, kalbin ıslah edilmesidir.

İzz b. Abdisselam rahimehullah şöyle demiştir: “Bedenlerin ıslahı kalplerin ıslahına bağlıdır. Aynı şekilde bedenlerin fesada uğraması da kalplerin fesada uğraması sebebiyledir. Bundan dolayı da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin insanın bedeninde bir et parçası vardır ki o iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Bilesiniz ki o kalptir.[1]

Yine şöyle denilmiştir: “Kalp, tüm azaların kralı mesabesindedir. Diğer azalar onun orduları konumundadır. Bu askerler krallarına gayet itaatkâr olup, onun emirlerini yerine getirir ve herhangi bir hususta ona muhalefet etmekten şiddetle sakınırlar.”[2]

İbn Kayyım el-Cevziyye rahimehullah şöyle demiştir: “İnsanın dünya ve ahiret saadeti, kalbinin selâmetine bağlıdır. Çünkü kıyamet gününde Allah’ın azabından kurtulup, ebedi cennet nimetlerini ancak selim kalp sahipleri elde edecektir. Allah azze ve celle bu konu hakkında şöyle buyuruyor: “O gün ki ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a halis ve pak bir kalp ile varan müstesna.” (Şuara, 88-89)

Bilinmesi gerekir ki kalp ve çevresi Rahman’ın melekleri ile İblis’in askerlerinin savaş meydanıdır. Her bir kalbin yanında bir melek ve bir de şeytan vardır. Melek sürekli kalbe hayrı ilham edip, onu hayır yollarına ve salih amellere teşvik ederken; şeytan devamlı kalbe şerleri ve kötülükleri fısıldayıp, çeşitli şüpheler ve şehvetlerle kalbi vesveselerle boğmaya çalışır.[3]

Müslümanın hayatında olduğu gibi davetçinin hayatında da en önemli hususların başında, kalbinin ıslahı gelmektedir. Kalbin ıslahına gerekli ehemmiyetin verilmesi hakkında Hasan-ı Basrî rahimehullah şöyle der: “Kalplerinizi temizleyin. Çünkü kalp çok çabuk kir tutar.”

İslam davetçinin kalbinin ıslahında kendisine diğer insanlardan daha öncelikli davranması gerekir. İbni Kudame rahimehullah şöyle demiştir: “Dikkat et! Kendi nefsini ıslah etmeden başkalarını ıslah etmeye çalışma.”

Kalbin diğer azalar üzerindeki büyük tesirini Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle tasvir etmektedir: “Kalp sultandır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa, orduları da iyi olur. Sultan kötü olursa, orduları da kötü olur. Kulaklar, bu sultanın habercileridir. Gözler, bekçileridir. Dil, sultanın tercümanıdır. Eller kanatları, ayaklar postacılarıdır… Sultan iyi olursa, askerleri de iyi olur; kötü olursa askerleri de kötü olur.”[4]

Davetini dille yapacak olan davetçinin önce kalbini düzeltmesi gerekir. Zira kalp hastalanıp da onun ıslahı için gerekli gayret gösterilmezse, bu hastalığın bulaşacağı azaların başında dil gelir. Bundan dolayı bir âlim şöyle demiştir: “Kalp, tenceredir. Dil ise onun kepçesidir. Kalp de ne kaynarsa, dil onu sunar.”

Kalp ile dil arasındaki bu bağı hadis-i şerif şöyle haber vermektedir: “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”[5]

İmam Şafiî rahimehullah da şöyle demiştir:

“Kalp, dilin tarlasıdır. O halde oraya değerli sözü ek.

Şayet ekilen bu değerli sözün tümü bitmezse dahi bir kısmı bitecek/filizlenecektir.”[6]

Davetçinin Kalbini Besleyen Ameller

  1. Zikir

Kapsayıcı manası ile zikir, Allahu Teâlâ’yı hatırda tutmaya ve O’nu unutmamaya vesile olan hususların hepsini kapsar. Bu anlamı ile zikir ifadesi, öncelikle Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyeyi; zikir meclisleri de ilim meclislerini ve helal-haramın konuşulduğu meclisleri kapsar.[7]

Kalp Allah’ı anmayı unutunca bozulur, harap olur; kötülük ve günaha hazır hale gelir.[8]

Hadis-i şerifte “Her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası da Allah’ı zikretmektir.”[9] buyurulmaktadır.

İslam davetçisi, her zaman hadis-i şerifte de buyurulduğu gibi “Allah’ın zikri ile dilini ıslak tutmaya”[10] çalışmalı, kalbini ve dilini bir ân olsun gaflete terk etmemesi gerekir. Zira zikrin terk edilmesi veya ihmal edilmesi, şeytanın insana yaklaşmasına ve vesvese vermesine zemin hazırlayacaktır. Daha da kötü ise bir şeytanın kendisiyle devamlı birlikte olması gibi kötü bir sonucu doğuracaktır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (Zuhruf, 36)

İbni Abbas radıyallahu anh şöyle demektedir: “Şeytan, Âdemoğlunun kalbine çöreklenir. Gaflete daldığı zaman ona vesvese verir, Allahu Teâlâ’yı zikrettiği zaman ise sinerek saklanır.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “…Ve ben size Allah’ı pek çok zikretmenizi emrediyorum. Bunun (zikrin) örneği şöyle bir adama benzer ki düşmanlar hızlı bir şekilde onu takibe koyulduklarında o, sapasağlam ve korunaklı bir kaleye gelip kendisini o kalede korudu. İşte kul da ancak Allah’ı zikretmekle şeytandan kendisini koruyup kurtulabilir.”[11]

İbnu’l-Cevzî rahimehullah ise zikrin insan kalbi üzerindeki tesirini şöyle tasvir eder: “İnsan kalbini kaleye benzetirler. Kalenin etrafında surlar vardır ve bu surlardan geçiş noktaları bulunur.

Şeytanlar sürekli kalenin etrafında dolaşarak, bekçilerin gaflete dalmalarını bekler ve gediklerden içeri girmeyi arzu ederler. Bu nedenle kale bekçilerinin, korumakla yükümlü oldukları tüm giriş noktalarını bilmeleri ve bir ân bile vazifelerinden gaflete düşmemeleri gerekir. Zira düşman bir ân uyumaz ve gevşemez.

İşte bu kale zikirle aydınlanır, imanla parlar. Kaleden, geçen herkesin suretinin görüldüğü net bir ayna vardır. İşte bunun için şeytanın kale dışında yaptığı ilk iş, dumanın çoğalmasını sağlamaktır. Ta ki kalenin duvarları islensin ve ayna paslansın.”[12]

Kalbin en fazla güvende olduğu an, Allah’ın zikredildiği vakittir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dikkat edin, gerçekten kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra’d, 28)[13]

Zikri terk edenin uğrayacağı kötü sonu öğrendikten sonra İslam davetçisinin zikre, hayatında ne kadar çok yer vermesi gerektiği de apaçık ortaya çıkmış bulunmaktadır.

  1. Niyet Muhasebesi

Beydavi rahimehullah şöyle der: “Niyet, hali hazırda veya gelecekte, fayda getireceğini veya zararı uzaklaştıracağını gördüğü bir amaca kalbin yönelmesini ifade eden bir ibaredir. Şeriat bunu Allahu Teâlâ’nın vechinin istendiği bir fiile yönelmeye has kılmıştır.”

İslam davetçinin her daim niyet muhasebesine ihtiyacı vardır. Niyetinin doğru yönde ilerlemediğini düşündüğünde, azimle ve şeytanın ayartmasına takılmadan niyetini düzeltme yoluna gitmelidir. Birçok davetçinin ayağının kaymasına neden olan sebeplerin başında, bu niyet muhasebesini göz ardı etmesi yatmaktadır.

Bir kısım davetçi daha davetlerinin başında doğru bir niyet sahibi olmamaktan, yine bir kısmı da başlangıçta sahip olduğu doğru niyeti koruyamamaktan dolayı yanlış yollara sapabilmektedir.

Âlimlerden biri şöyle demektedir: “Keşke, fakihlerden bir kısmının insanlara ibadetlerindeki gayeyi öğretmekten başka bir işi olmasaydı. Niyet ile bağlantılı amelleri öğretselerdi. Çünkü insanların birçoğuna ne olmuşsa ancak bu konudaki bilgisizlikleri nedeniyle olmuştur.”

Niyet muhasebesinde kendisine sık sık şu soruları sormalıdır: “Ben bu davet görevini niçin yapıyorum?”, “Davet sonucunda ulaşmak istediğim netice nedir?”

  1. Davette Öne Çıkmış Salihlerin Hayatını Okumak

İslam davetçisinin davetinde bulunduğu sırada sıkça başvurması gerekli olan hem İslam davetçisine yol gösteren hem de davet yolunda kalbini ıslah ederek besleyen bir yol da hiç şüphesiz salih davetçilerin hayatını okumak olacaktır.

Davetçi, bu kimselerin davet yaptıkları sırada gösterdikleri ihlasını bir yandan hayranlıkla okurken, diğer yandan onlar gibi olabilme şuurunun da kendisinde uyanmasını sağlayacaktır. Bu sayede daveti sırasında kendisine rehber olacak güzel örnek sahiplerinin de izinde yürüyecektir.

Hiç şüphesiz İslam davetçisinin bu konuda başvuracağı ilk kaynak, Allah tarafından insanlara yol göstermek için seçilen peygamberler olacaktır. Hasseten hayatı hakkında çok detaylı bilgilere sahip olduğumuz, ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olacaktır.

Ardından sahabe olacaktır. Peygamberimizin ashabından davetçilere en güzel örnekliği sunan Musab bin Umeyr radıyallahu anh olacaktır. O Musab ki sadece Allah rızasını umarak gittiği Yesrib’de çok kısa sürede İslam’ın duyulmadığı ev bırakmayacak kadar azimli olan şahıs.

Ve yine sahabeden sonra gelerek, onların izinden giderek bilmediği coğrafyalara giden salih kimselerin hayatlarını okumalıdır. Bu konuda özellikle yakın dönemde yaşayan ve hayat şartlarının birbirine benzediği davetçilerin hayatlarını da okumaya özen göstermelidir.

  1. İhlaslı Bir Şekilde Amel Etmeye Azmetmek

Haris el-Muhasibi rahimehullah şöyle demiştir: “İhlas, Allahu Teâlâ’nın bir farzıdır… İhlasın kaynağı, amelden önce (insanın kalbinde) oluşan istek ve korku durumudur.”

Yine ihlas için şöyle denilmiştir: “Amelleri bulandıran afetlerden kurtulup, şüpheli şeylerin tesirinden beri olmaktır.”

Sehl bin Abdullah et-Tusterî rahimehullah ise ihlası şöyle ifade eder: “(Kulun) gizli-açık hareketlerinin ve hareketsizliğinin sadece Allahu Teâlâ için olması ne nefis ne heva ve ne de dünyadan hiçbir şeyin amellerine karışmamasıdır.”

İslam davetçisi, amelini yalnız Allah için yapar. Onun temel hedefi, Rabbinin rızasını “Şüphesiz Allah, kendi rızası için olmayan bir amelden başkasını kabul etmez.”[14] hadisine göre hareket ederek, ihlassız işlenen bir amelin hiçbir değeri olmadığının farkında olarak davranmaktır. Eğer ihlasa muhalif bir durum sezerse ya da herhangi bir Müslüman kardeşi bu konuda ona uyarıda bulunursa, kendisine çeki düzen verme yoluna gider.

Hasan el-Benna rahimehullah şöyle der: “İhlas; Müslüman kardeşin sözünün, amelinin ve cihadının tamamının Allah için olması, O’nun rızasını istemesi, herhangi bir kazanç, şöhret, makam, isim, avantaj ya da dezavantaja bakmadan güzel karşılıkta bulunmasıdır. Böylelikle bir inanç askeri olur. Onun düşüncesi, bir menfaat ya da geçici bir niyet taşımayan asker olur.”[15]

İslam davetçisinin ihlasını arttıracak en önemli adım, gizli yaptığı amelleri arttırması olacaktır.

[1]. Buhârî, “İman”, 39; Müslim, “Müsekat”, 20.

[2]. İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 1/210-211.

[3]. Mahmut Varhan, Kalbin İmar ve Islahı -2, Nebevî Hayat Dergisi, s.19-22, Yıl:3, Sayı:22, Eylül 2014.

[4]. Abdurrezzak b. Hemmam, Musannef, XI, 221.

[5]. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 198.

[6]. Beyhâkî, Menâkibu’ş-Şâfii, II, 76.

[7]. Mahmut Varhan, Zikir Yapmanın Fazileti ve Faydaları, Nebevî Hayat Dergisi, s.8-15, Yıl:3, Sayı:14, Ocak 2014.

[8]. Selman Nasif ed-Dahduh, Şeytanın Tuzakları ve Korunma Yolları, s.23, Guraba Yayınları, 1.Baskı, 2012.

[9]. Beyhâkî, Şuabu’l-İman, no:522.

[10]. Tirmizî, “Deavât”, 4; İbn Mâce, “Edeb”, 53.

[11]. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/130-202; Tirmizî, 2867.

[12]. İbnu’l Cevzî, Şeytan’ın Hileleri (Muhtasar), Karınca-Polen Yayınları, s.47-48.

[13]. Mahmut Varhan, Kalbin İmar ve Islahı -2, Nebevî Hayat Dergisi, s.19-22, Yıl:3, Sayı:22, Eylül 2014.

[14]. Nesâi, “Cihad”, 24.

[15]. Hasan el-Bennâ, er-Resâil, s.271.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.