BİR RAMAZAN DAHA HEBA OLMASIN

Şüphesiz Ramazan; Allah azze ve celle’nin katında ayların en hayırlısı, kendisiyle cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların bağlandığı mübarek bir aydır. Sahip olduğu nice faziletler sebebiyle her Müslüman onun gelişini aşk ve şevk ile beklemeli, idrak ettiği takdirde de bu ayı en bereketli şekilde ihya etmenin yollarını aramalıdır.

Ancak ne yaparsak yapalım bu ayın hakkını tastamam olarak teslim etmekten aciz kalacağımızı da bilelim ve amellerimizin ulaşamadığı yerlerde niyetlerimizden yardım alarak Allah’tan bağışlanma dileyelim. Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Eğer kullar, Ramazan’ın faziletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederlerdi…”[1] buyurarak hem Ramazan’ın kıymetine hem de insanların bu hususta aldanışlarına işarette bulunmuştur.

Asıl kıymetini Kur’an-ı Kerim’in indirildiği geceyi içinde barındırmasından alan bu mübarek ay, Müslümanlar için “tam bir arınma ayı” olması hasebiyle daha da değer kazanmaktadır. Rabbimizin buyurduğu gibi bu ayda orucun farz kılınmasındaki asıl hikmet günahlardan arınmaya ve takva yoluna yaklaşmaya vesile oluşudur: “Ey iman edenler! Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak (sizin de) üzerinize farz kılındı; ta ki (günahlardan) sakınasınız.” (Bakara, 183)

Rabbimiz bu ay ile bizden günahlarımızla aramıza setler çekmemizi ve bir daha dönmemecesine onlardan uzak olmamızı istemektedir. Bunun için şeytanları zincirlere vurup cennet kapılarını da ardına dek açarak bizlere lütuf ve ikramını kat kat arttırmaktadır. Hâl böyle iken yine de günahlarından arınamayan, bu mübarek ayı değerlendiremeyen, onun ruhunu anlamamakta ısrar edip bağlı şeytanların peşinde amansızca koşanların akıbeti nice olur! 

İmandan nasibini almamış kişiler her zaman olduğu gibi yine aynı hatalara düşecek ve yollarını düzeltmeyeceklerdir. Ramazan’ın gelişi onlar için bu sefer de bir anlam ifade etmeyecektir. Aleni bir şekilde yeme ve içmeye devam edecek, Müslümanların ibadet ve taatle geçirdiği bu kıymetli vakitleri dünyalık meşgalelerle heba etmekten geri durmayacaklardır. Bu her zaman böyledir. Kıyamete kadar hak yolun da batıl yolun da yolcusu olacaktır, bu böyle yazılmıştır. Ramazan’ı idrak etme hususunda bu insanlara diyecek çok da bir şey yoktur. Neticede kendi iradeleriyle seçtikleri yollarının sonuçlarına yine kendileri katlanacaklardır.

Ancak burada anlam vermekte zorlanılan başka bir kesim vardır ki; onlar ramazanı mübarek bir ay kabul etmekle birlikte onu bir eğlence mevsimi görerek ciddi bir hezeyan içine girmişlerdir. Bu zihniyete sahip olanlar için ramazan “ibadet” olduğu kadar “eğlence” anlamına da gelmektedir. Bu hususta gerekçeleri ise dinî günlerin toplumsal hayatın merkezine canlı bir şekilde oturması, eğlencelerle daha zevkli bir hale getirilmesi ve bitişinin ardından insanlarda güzel bir tat bırakmasıdır. Bunu yaptıkları takdirde insanların nezdinde açlık ve zorluk olarak beliren bir Ramazan değil eğlencelerle dolu ve yolu tekrar tekrar gözlenen bir Ramazan algısı oluşacağından dolayı bu mübarek günlere rağbetin artacağını savunmaktadırlar. İlk bakışta iyi niyetli bir yaklaşım olarak gözükse de netice itibarıyla Kur’an ve sünnette yeri olmayan bir tablo ortaya çıkacağından dolayı bu durumun kabulü mümkün değildir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Medine’sinde Ramazan akşamlarının Hacivat-Karagöz oyunlarıyla geçtiğini, kalabalık konserlere Müslümanların heyecanla akın ettiklerini, kadınlı erkekli karışık grupların neşeyle bunlara eşlik ettiklerini, bir kısım Müslümanların da sahuru beklemek adına kahvehaneleri doldurup saatlerce oyun oynadıklarını hayal edebilir misiniz? Bu mümkün müdür? Nerede kaldı ibadet, nerede kaldı takva, nerede kaldı günahlardan arınma! “Ramazan Etkinlikleri” deyince her şey hemencecik İslami mi oluveriyor! İnsanları hayra değil şerre sürükleyen bunca pisliği, onca günahı tek bir kelimeyle mi kapattığımızı düşünüyoruz?

Müslümanlar olarak Ramazan Ayı’nın bu masiyetlere kurban gitmesine müsaade edemeyiz. Hele hele etkinlikler üzerinden belediyelerin propaganda aracı olarak kullanılmasına asla razı olamayız. Hedefimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetine göre icra edilen bir Ramazan olmalıdır. Gündüzü stresle gecesi eğlenceyle geçen bir ramazan değil, gündüzü oruç ve sabırla gecesi de zikir ve kıyamla değerlenen “on bir ayın sultanı”nı istiyoruz biz.

Osmanlı Gözüyle Ramazan

Bahsini ettiğimiz bu eğlence geleneği özünü maalesef Osmanlı dönemindeki uygulamalardan almaktadır. Ancak şu var ki yaşadığımız rezaletin o günlerde de bu denli olduğunu iddia edemeyiz. Zira ahlak, ölçü, mahremiyet gibi değerlerin bugünkü şeklinden çok daha iyi korunduğuna tarih şahitlik etmektedir. Yine de bu durum iyi niyetle de olsa yapılan yanlışları göz ardı edeceğimiz anlamına gelmemektedir. Çünkü bahsini ettiğimiz husus dinimizdir. Şeytanın “iyi niyet” üzerinden ya da “örf, tarih, kültür” gibi belirli şartlarda itimad ettiğimiz kavramlar üzerinden bizi kandırmasına, sağ tarafımızdan yaklaşmasına göz yumamayız!

Osmanlı merkeziyetçi ve sistematik yapısını hayatın tüm alanlarına yansıtmak istemiştir. Bu bakımdan Ramazan ayını da diğer Müslüman coğrafyalarından farklı yaşamış, kendine has, sistematik bir hayat tarzı haline getirmiştir. Gelenek haline getirdiği dinî ve sosyal merasimlerle toplumun Ramazan ayına has kültürünü oluşturmuştur. Bu, bazı durumlarda güzel sonuçlar vermiş bazı durumlarda da yukarıda değindiğimiz gayri islami geleneğin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Osmanlı’nın Ramazan kültürü eksi ve artılarıyla çok geniş bir yelpazeye uzanmaktadır. Bu ayda toplumsal dayanışmanın artması, sadaka ve zekât hususunda insanların neredeyse birbirleriyle yarışması, iftar davetleri münasebetiyle samimane ilişkilerin güçlendirilmesi vb. durumlar halk nezdinde Ramazan’a biçilen kıymeti ortaya koymaktadır.

Öte yandan devlet eliyle icra edilen düzenlemeler de azımsanmayacak miktardadır. Padişah nezdinde yapılan ve “huzur dersleri” olarak isimlendirilen tefsir sohbetleri, camilerde teravih ile birlikte tertiplenen etkinlikler, Ramazan adabına uymayı yasallaştıran “Tembihnameler”, sarayın tüm halka açılarak izzeti ikramda bulunulması ve davetlilere “diş kirası” adı altında hediyeler takdim edilmesi, “cerreye çıkmak” adıyla medrese öğrencilerinin üç aylar girdiğinde kırsal bölgelere ilmî çalışmalar için gönderilmesi vb. uygulamaların hepsi de bu bağlamda zikredilebilir. Bu yönleriyle Osmanlı’da güzel ve coşkulu bir Ramazan atmosferinin oluştuğunu söyleyebiliriz. Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki; eğlence sadedinde yapılan başka etkinlikler yukarıda zikrettiğimiz ramazan ruhuna büyük bir darbe vurmuş ve onu mecrasından çıkarmıştır. Tasvip edilmeyen bu eğlenceleri de şu şekilde tasvir edebiliriz:

“Teravihten çıktıktan sonra herkes kendine has eğlenirdi. Kimisi mahya seyrederdi, mahya seyretmeyenler yahut mahyanın seyrine doyanlar, direklerarası diye eğlencesiyle ünlü yere gider orada vakit geçirirdi.

Ramazan’da incesaz denen çalgılar da meşhurdur. Büyük bir kıraathane kapının üstüne gelen loca gibi yerde saz heyeti vardır. Başlarında İsmail Hakkı Bey, elinde def, sazı idare etmektedir. Fasıl; hicaz, peşrev icra edilmiş, besteler okunmuş, şarkılara geçilmiş, hanendeler ellerindeki deflerle o zamanın modası şarkılar ile sahuru bekleyen renkli bir saz faslı olmaktaydı.

Ramazan akşamlarında, iftarı yapar yapmaz insanlar Şehzadebaşı’na akın ederdi. Tiyatrolar genellikle bu semtte toplanmıştır. Tiyatroya para verilerek girilirdi. Girenler içerde, giremeyenler de tiyatro salonunun önünde kalabalık halinde eğlenirdi. Davul, zurna, mızıkaları dinlemek ücretsizdi. Tiyatroya, Karagöz’e veya saz eğlencesine gitmeyenler çayhanelere yahut sergi alanlarına giderdi.

Ramazan eğlencesine çocuklar da kurulan Karagöz ile Hacivat, meddah, kukla gösterileri ile katılırlardı. Merakla akşamı beklerler, gösteri başlamadan saatler öncesinden yapılacak yere gelirlerdi. Ortaoyunu da Karagöz gibi Ramazan’ın neşesiydi. Ramazan akşamlarını süsler, Karagöz’e yahut tiyatroya gitmeyen ortaoyununa gelirdi. [2]

Efendimizin Hayatında Ramazan

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında Ramazan, tam anlamıyla “bir ibadet mevsimi”dir. Gündelik hayatını “Şükreden bir kul olmayayım mı?” şuuruyla idame ettiren Nebi sallallahu aleyhi ve sellem üç aylara -özellikle de Ramazan ayına- girdiğinde ibadetlerine çok daha fazla ağırlık verirdi. Ona bakan bir kimse Ramazan’ın etkisini ve diğer aylardan farklı oluşunu çok rahat bir şekilde anlayabilirdi. O, oruçtan namaza, infaktan itikafa her türlü ibadeti geceli gündüzlü en güzel şekilde eda eder ashabına örnek olurdu.

O’nun bu halini ashabı kiram şöyle anlatmaktadır: Hz. Aişe radıyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre;

Rasûlullah Ramazan ayında ibadet hususunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. Ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibadete verirdi. Bu günlerde geceyi ihya eder, ailesini uyandırır ve izarını bağlardı. (Yani ibadet için hazırlıklarını tamamlar ve büyük bir azimle Hakk’a yönelirdi.)”[3]

İbni Abbas radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun en cömert olduğu anlar da ramazanda Cebrail’in, kendisi ile buluştuğu zamanlardı. Cebrail, ramazanın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’an okurlardı. Bundan dolayı Rasûlullah Cebrail ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.”[4]

İbni Ömer radıyallahu anh şöyle dedi: “Rasûlullah ramazanın son on gününde itikafa çekilirdi.”[5]

Görüldüğü üzere Ramazan ayının hakiki karşılığı efendimizin uyguladığı şekliyledir. Ramazan bir karnaval/ festival değil ibadet ve takva ayıdır. Normal zamanlarda bile bir Müslüman için hoş görülmeyecek davranışları bu mübarek ay ile özdeşleştirmek dini anlamda bir katliamdır. Müslüman bireyler olarak idrak etme şerefine nail olduğumuz bu kıymetli günleri büyük bir fırsat bilmeli ve onun edebine, ruhuna uymayacak her davranışa karşı olduğumuzu imani bir vazife olarak beyan etmeliyiz.

[1]. Heysemî, c. III, sf. 141

[2]. Gül Bezci, Osmanlı Toplumunda Ramazan Kültürü, Yüksek Lisans Tezi, 2018.)

[3]. Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr, 5; Müslim, İtikâf, 8

[4]. Buhârî, Bedü’l-vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Bed’ul-halk 6, Fezâilü’l-Kur’ân 7, Edeb 39

[5]. Buhârî, İ’tikâf 1, 6; Müslim, İ’tikâf 1-4

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.