ASHAB-I KEHF KISSASINDAN GÜNÜMÜZE MESAJLAR – 2

Kıssanın devamına baktığımızda Allahu Teâlâ’nın, ihlas ve samimiyetle dua eden bu gençlere icabet ederek onları, tahmin bile edemeyecekleri bir mucizeye dahil ettiğini görüyoruz. Öyle ki onları uyutuyor ve yıllar sonra başka bir kuşakta farklı bir hikmet için uyandırıyor.

Anlaşılan gençler, daha önceden bu mağaraya uğramışlar. Çünkü ayette mağara/el-kehf ismi “marifeli / bilinen bir yer” olarak zikrediliyor. Bu nedenle bu mağaranın, tümüyle güvenli bir mekân olmadığının da farkındadırlar. Son derece tedirgin görünüyorlar. Kendilerince bir derece emniyet ve güvenliklerini almışlar. Rablerine dayanıp güvenirken üzerlerine düşen yükümlülükleri ihmal etmemişler. Şirk ortamından buraya kaçmışlar ama tehlikeli süreç onlar için devam ediyor. Bu nedenle gençler, fiilî duadan sonra kavlî duaya geçiyorlar. Rahman olan Allah’ın, toplu ibadete olan rızasını bildiklerinden topluca el açıp O’ndan bir çıkış talep ediyorlar. Ashab-ı Kehf’in yaptığı duada iki hayır talebinin birleştiğini görüyoruz: “…Rabbimiz! Bize katından rahmet gönder ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster demişlerdi.” (Kehf, 10)

Abdurrahman es-Sa’dî tefsirinde bu ayeti şöyle açıklar: “Rabbimiz katından bize rahmet ver, bizi rahmetinle sabit kıl, bütün kötülüklerden bizi koru ve hayra muvaffak kıl. İşimizde doğruyu göster, bizi doğruya ulaştıracak bütün kolaylıkları ihsan eyle, din ve dünya işlerimizde bizleri ıslah eyle.” Bu duada fitneden kaçıp gideceği yer ile nefisleriyle baş başa kalmamak ve işlerinde kolaylık ve hak üzere kalmaları için Allah’a dua ile yalvarmak da vardır. Allahu Teâlâ da dualarını kabul ederek onların hesap edemeyeceği şekilde üzerlerine rahmetini indirdi ve onlara çıkış yolu gösterdi.”[1]

Öyle bir dua ile yöneldiler ki Allah’ın yardımını mutlaka alacaklarına, işlerinin kolaylaşacağına inandılar. Allahu Teâlâ da bu samimi yönelişlerine icabet etti. Rahmetini, inanan gençlerin üzerine yaydı ve bu rahmetle onları uyuttu. Böylece Allah, gençlerden yurtlarından ayrıldıkları için oluşan üzüntüyü uzaklaştırdı. Mağaranın çevresinde insana gelebilecek bütün olumsuzlukları hissetmeyecek şekilde onları uykuyla rahatlattı. Aynı anda onları, işlerinde bir çıkış yoluna muvaffak etti. Çünkü onları küfürden, şirkten ve tuğyandan kurtardı. İmanlarını muhafaza edip korudu. Kıyamet gününe kadar kendilerinden söz ettirmeyi, durumlarını Kur’an’da zikretmekle sağladı. Her akıl sahibi insana, her Müslüman gence kendilerini rol-model kılacak şekilde misal kıldı.

Kehf suresindeki ayetlerde Ashab-ı Kehf’in mağaradaki halleri “Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik) … (Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. Uykuda oldukları halde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.” (Kehf, 11-17) şeklinde ifade edilir. Kral şehre döndüğünde onları cezalandırmak için her yerde arar. Mağaraya gizlendiklerini öğrenince oraya gider ancak ayette de belirtildiği gibi iman eden gençlere Allah’tan bir lütuf olarak bakanlara korku verecek şekilde uyuduklarını görürler. Kral oradan çıkamasınlar diye mağaranın ağzının kapatılmasını ister.

Zemahşerî, güneşin hareketlerinin Allah’ın bu gençlere bir kerameti olarak değiştiği kanaatini taşır. Keşşaf’ta aktardığına göre gençler aslında mağaranın açık ve güneşe maruz bir yerinde bulunmaktaydı. Fakat Allah’ın engellemesiyle güneş bu gençlere isabet etmiyor, onlara rahatsızlık vermiyordu. Onlar gün boyu gölgedeydi, güneş onlara ne doğarken ne de batarken isabet ediyordu.

Zemahşerî, bu fikri doğrultusunda ayetin devamında yer alan “… Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” ifadesini de gençlerin Allah’a yönelmesi neticesinde birtakım kerametle korunması olarak açıklamıştır: “Onlar Allah yolunda mücadele ettiler, yönlerini Allah’a çevirdiler. Allah da yardım ve inayetiyle onlara lütufta bulundu. Onları bu büyük keramete (güneşin normal hareketlerinden sapıp mağaraya vurmaması) eriştirdi. Her kim mühtedilerin yoluna girerse o kurtuluşa erer, saadete erişir.”[2]

Allahu Teâlâ imanları uğruna fedakârlık yapan gençleri hem bir mucize hem de gücünün göstergesi olarak uzun süren uykularının ardından uyandırır. Ayette “Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.”[3] ifadesiyle anlatılır. Ayette ‘Li na’leme’ ibaresinde kastedilen Ashab-ı Kehf’in kendi durumlarını bilmesidir; yoksa Allah zaten durumları hakkında ilim sahibidir. Söz konusu kelimeyi Zemahşerî tefsir ederken şunları söyler: “Ashab-ı Kehf, mağarada ne kadar kaldıklarını, yeme-içme olmadan nasıl yaşadıklarını, Allah’ın, onları düşmanlarından nasıl koruduğunu ve istedikleri rüştü tamamladıklarını anlayınca Rablerine şükrettiler ve bununla imanları arttı. Ashab-ı Kehf’in bu durumunun bilinmesi, Müslümanlara Allah’ın bir lütfudur. Ayrıca, ölümden sonra dirilişin olacağını inkâr eden kafirler için de apaçık bir delildir.”[4]

Yüce Allah, imanları uğruna hicret edip mağaraya sığınan bu gençleri, kıyametin ve öldükten sonra dirilişin hak olduğunu göstermek için uzun uykularından sonra uyandırır, yani yeniden hayata döndürür. Bu durum ayette “Böylece Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk.”[5] şeklinde belirtilir. Kehf Ashabı hem yaşadıkları çağdaki insanlara hem de sonraki nesillere kıyametten sonra dirilişin, hesap gününün varlığının canlı bir kanıtı olmuştur. Uyudukları süreyi tam olarak bilmeyen genç yiğitler, Yüce Allah’ın bu mucizesiyle zamanında krala karşı kıyamlarında haklı olduklarını ve zafere ulaştıklarını görmüşlerdir. İman uğrunda hicret eden gençler, yaptıkları bu faziletli amel sayesinde adını nesilden nesile ulaştıran bir mucizeye, kralın zulmünden kurtuluşa ve ona galip gelmeye, yaşadıkları dönemdeki insanlar arasında değer atfedilmeye nail olurlar.

Üç asırdan fazla uykuda kalan gençlerin, uyandıklarında ağır bir uykuya daldıklarını fark edip şu şekilde konuşmaları ayette zikredilmekte: “Derken, aradan uzun yıllar geçti ve zamanı gelince, onları yeniden uyandırdık. Şaşkınlıkla, neler olup bittiğini birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri, “Acaba burada ne kadar kalmışızdır?” diye sordu. Diğerleri, “Olsa olsa bir gün, hatta daha kısa bir süre!” dediler. Fakat kesin bir karara varamayınca, mümin bir kişinin bilemediği her konuda yaptığı gibi hükmü Allah’a bırakarak, “Ne kadar kaldığımızı en iyi Rabbimiz bilir!” dediler, “Hele şimdi içimizden birini şu gümüş paralarla şehre yollayalım da temiz yiyeceklerden seçip bize biraz erzak getirsin fakat çok dikkatli davransın, sakın bizim burada saklandığımızı kimseye sezdirmesin!”[6]

Allahu Teâlâ, Rasûlüne Ashab-ı Kehf’i, mağarada uyuttuğu zamandan uyandırdığı ve halklarının onlardan haberdar olduğu zamana kadar ki süreyi şu ayette haber verir: “Onlar mağarada üç yüz yıl kaldılar, buna dokuz yıl da ilave ettiler.”[7] Bazı müfessirlere göre inanan gençlerin mağarada kaldıkları süre, güneş yılı hesabına göre üç yüz yıl; ay yılı hesabına göre de üç yüz dokuz yıldır. Bu, güneş yılı ile ay yılı hesabından dolayı ortaya çıkan farktır. Çünkü her yüzyıllık bir güneş yılı süresinde, kameri (ay) yıla göre üç yıllık bir fark oluşmaktadır. Bunun için üç yüz güneş yılı ‘dokuz yıl ilave ettiler.’ ifadesi ile açıklanmıştır.[8]

Yukarda zikrettiğimiz ayetin akabinde Allahu Teâlâ şöyle der: “De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir. Onun görmesi de, işitmesi de şayanı hayrettir. Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümdarlığına kimseyi ortak etmez.”[9] Ashab-ı Kehf hakkında söylenecek en doğru söz, göklerin ve yerlerin sırlarına ilişkin bilgileri kendisinde bulunduran Yüce Allah’ın beyanıdır.

İbn Cerîr et-Taberî bu ayeti: “Var olan her bir şeyi Allah en iyi görendir. İşitilen her bir şeyi Allah en iyi işitendir. Bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz” şeklinde yorumlar. Katade de der ki: “Allah’tan daha iyi gören ve O’ndan daha iyi işiten yoktur. Onların Allah’tan başka bir koruyucuları, velileri yoktur ki işlerini, ihtiyaçlarını görsün ve onları korusun. O, hiç kimseyi hükmüne ortak etmez. O hükmünde ve kararında tektir. Yarattıklarına karşı tasarrufunda ve işlerinde hiç kimseyi ortak etmez.”[10] İbn Kesîr: “Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na aittir.”[11] ayetini yorumlarken de: “…yaratmak da emretmek de yalnız Allah’a aittir. Onun yardımcısı, ortağı ve danışmanı da yoktur. O zatında yücedir ve her şeye kadirdir.” [12] demektedir.

Kıssaya devam edelim: Muvahhid gençler bir gün veya daha az uyuduklarını düşünüyorlar. Acıkmışlar ve yiyecekleri de tükenmiştir. Birini şehre gönderip yiyecek almak istiyorlar. Ama gidecek kişinin dikkat edeceği önemli hususlar olacak. Birincisi; temiz, faydalı, helal olan yiyeceği seçip ondan alacak. Zira onlara göre samimi bir mümin dinî ve ahlakî ilkelerinden asla ödün veremez. O nedenle şartların zorluğuna bakmadan helal-harama dikkat ediyorlar. İkincisi; şehre vardığında çokça nazik olacak, üslubuna, davranışlarına dikkat edecek. Kimseyi ele vermeyecek şekilde hareket edecek. Anlaşılan gençler, ellerinden geldiği kadar tedbirlerini alıyorlar. Zira zalim soydaşlarının onları fark etmesi durumunda başlarına ne geleceğini iyi biliyorlar. Bu yüzden birbirlerini uyarıyorlar: “…Onlar sizi ele geçirirse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.”[13]

Görüldüğü gibi gençlerin bütün derdi, inançlarını korumaktır. Ölümü göze almış olsalar da diğer taraftan insanoğlunun zafiyetinin de farkındalar. İçlerinden birisi, ya işkenceye dayanamayıp soydaşlarının teklifini kabule yanaşırsa? O zaman asla bir daha kurtuluşa eremez. İşte en çok da bundan korkuyorlar. Zira ahiretini önceleyen insan, inancının tehlike altında olduğu ortamlardan kesinlikle uzak durmalı ve elinden gelen her tedbiri almalıdır.

Onlardan şehre ineni (Yemlîha), üç asır uyuduklarının farkında olmadığından alışverişini yapar ve ödemeyi yanındaki gümüş para ile yapar. Onun geçmişte kalan bu gümüş akçesi halk tarafından görülünce gerçek ortaya çıkar. O dönemde büyük bir ihtimalle Theodaius hüküm sürmekteydi. Yemlîha kendi bildiklerine göre bir gün önce başlarına gelen olayı anlatır. Fakat o dönemde putperestliğin yerini Hristiyanlık almış, öldükten sonraki dirilmeye iman eden bir toplum ortaya çıkmıştı. Yemlîha’nın anlattıkları, kendilerine enteresan gelen şehir halkı, hükümdarlarıyla birlikte mağaranın bulunduğu yere, diğer gençlerin yanına giderler. Orada toplanan kalabalıktan birinin “Ey Azizler! Sizin bu kadar uzun bir müddet uyutulup uyandırılmanızın hikmeti ne olabilir?” sualine Yemlîha’nın verdiği cevap çok manidardır: “Biz o dönemde öyle zorluklarla karşı karşıya idik. En izbe yerlerde, mağaralarda toplanıyorduk ve biz şu ayeti dinliyorduk: ‘Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek ve gizli mekanlarda öğrendiğiniz inancı, bir gün çatılardan haykıracaksınız.’ Biz de bu ayet ne zaman tecelli edecek ki diye düşünüyorduk. İşte şimdi size haykırıyoruz: La İlahe İllallah…”

Ve bütün sır çözülür. Aslında onların durumunu açığa vuran, her şeyde bir hikmet gözeten ilahî iradeydi. “Böylece biz, (insanları) onların halinden haberdar ettik ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler.”[14] İbn Kesîr ayetle ilgili şunları söyler: “O dönemde yaşayan insanların kıyamet günü ve yeniden diriliş konularında bazı şüpheleri vardı. Kıyamet gününde sadece ruhların dirileceği, cesetlerin dirilmeyeceğine inanırlardı. Dolayısıyla Allahu Teâlâ’nın Ashab-ı Kehf’i uyandırması, o insanların inançlarını düzeltmesi için delildir. Allahu Teâlâ Ashab-ı Kehf’i, üç yüz dokuz yıl uyuttuktan sonra, cesetlerinin bozulmadan ilk günkü gibi uyandırması ahirette de cesetlerimizle haşr olunacağımıza bir kanıttır.”[15]

 Böylece inancında samimi kutlu gençler, yeniden dirilişin, kıyametin somut bir örneği olarak seçiliyorlar. Onların bu dirilişleriyle o zamanki insanlara Allah’ın insanların, öldükten sonra dirileceklerine dair sözünün gerçek olduğu gösteriliyor. Bu mucize ile dünya hayatının fani, ahiret hayatının baki olduğu nazara verilirken, hadise Kur’an’da da anlatılarak gelecek kucağa dönük bir ispat örneği olarak sunuluyor. Elbette böylesi bir mucizede birkaç gencin seçilmesi de düşündürücüdür. Zira psikolojik olarak gençlerin dünya üzerinde daha fazla ömür sürmesi istenir ve vefatlarda en çok gençlere üzülünür. Oysa Allah indinde ahiret hayatına göre, dünya gençliğinin bir ehemmiyeti yoktur. Nitekim mucizenin öznesi bu gençler, kısa bir dirilişten sonra kıyamette uyanmak üzere ölüm uykusuna dalıyorlar.

Hükümdar Ashab-ı Kehf’i şehre çağırır ısrarla. Bunu müzakere için mağaraya tekrar giren Ashab-ı Kehf ruhlarını Allah’a teslim ederler. Bir rivayette de Ashab-ı Kehf yanlarındaki köpekle birlikte birden ortadan kaybolurlar. Mağaranın kapısı önünde bir mabed yaptıran hükümdar bu mağarayı kutsal bir yer olarak ilan eder. “Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), ‘Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir’ dediler. Duruma hâkim olanlar ise, ‘Üzerlerine mutlaka bir mescid yapacağız’ dediler.”[16]

Ayetin Arapçasına bakıldığında ‘mescid’ kelimesindeki maksat, mabettir. Yahudi ve Hristiyanların, peygamber ve azizlere ait kabirlerin üstüne mabetler inşa etmek, adetleriydi. Bu olay, o günkü insanların dikkatini çektiği gibi daha sonra gelecek insanların da dikkatini çekmeye devam edecekti. İnsanlar, bu hatıranın canlı kalmasını sağlamak için değişik yollar aramaya başlamışlardı. Müşrikler, daha ziyade olaya maddi yönden bakarak onların üzerine bir bina yapılmasını istemiş olabilirler. Olayın ilginçliğini ve insanların buna olan ilgilerini fırsata çevirerek ondan maddi bir gelir elde etme hevesine kapılmış olabilirler. İnananlar ise yapılacak şeyin olayın ruhuna uygun olması gerektiğini düşünerek, mescit yapılmasını istemiş olabilirler. Bu gençlerin başına gelen bu durum, inançlarından dolayı meydana geldiğine göre onların hatıralarını canlı tutacak olan şey de buna uygun olmalıydı. Onun için onlar mağaranın üzerine mescit yapılmasını istediler ve galip gelen görüş de bu oldu. Bunların istekleri doğrultusunda mağaranın üzerine bir ibadethane yapıldı.

Rasûlullah Efendimiz bir hadisinde: “Allah, Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin. Peygamberlerinin kabirleri üzerine mescitler inşa ettiler.”[17] buyurmuştur. Günümüzde kimi Müslümanlar, peygamberimizin yol göstericiliğine, uyarısına rağmen bu konuda Yahudi ve Hristiyanları taklit etmektedirler. Zikrettiğimiz hadisin hükmüne göre kabirlerin üzerine mabed, mescit bina etmenin caiz olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Sonuç

Tarih boyunca tevhid-şirk mücadelesi, Hz. Adem’den Hz. Muhammed Aleyhisselam’a kadar var olmuştur; var olmaya da devam edecektir. Bu mücadele esnasında tevhid inancına sahip olan mü’minlerin çağlar sonrasında bile gıpta ile hatırlanacak onurlu yürüyüşleri, Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bazen Nemrud’un zulüm ateşini işlevsiz kılan İbrahim aleyhisselam bazen zindanı medreseye çeviren Yusuf aleyhisselam, bazen Firavun’un saltanatını çaresiz kılan Musa aleyhisselam; bazen de zorba müşriklerin bütün gücünü, sabır ve imanla bitiren Hz. Muhammed’in mücadele yöntemiyle bize haber verilmiştir. Bütün bunlar, tevhidin sabırla dolu mücadele tarihi içerisinde bizler için temel yapı taşlarını oluştururken, yazımızın ana konusu olan Ashab-ı Kehf de gönülden inanmış ve teslim olmuş herkes için bir rol-model olmuştur. Bu gençler; müşrik hükümdarın karşısına, imanları ile ‘tek bir ilah’ın olduğu gerçeğini haykırmışlardır.

Toplumu ifsat eden ve inanç, hukuk ve ahlakî değerlerin bozulmasına sebep olan müşrik zihniyete karşı, iman edip hidayet bulan Ashab-ı Kehf’in yaşadıkları, bütün tevhid mensup için bir mücadele örneği olarak karşımızda durmaktadır. Bu da Ashab-ı Kehf örnekliğinden hareketle, müşrik zihniyetin hiç değişmediğini buna karşılık tevhidî mücadelenin de hız kesmeden devam ettiğini göstermektedir

Toplumların değişiminde mihenk taşı olan gençlik, belki de en çok Ashab-ı Kehf kıssasında anlam bulur. Dünyevî birçok makam ve imkana sahip olmak varken Ashab-ı Kehf gençliği, imanın lezzetine vardıktan sonra, zorbaların korkusu, onlara tesir etmez. Aksine cesaretleriyle tarihe not düşerek, Allah’ın bak dediği yerden, hayata bakmayı başarmışlardır. Onun içindir ki tarih boyunca inananlar için hep bir gurur vesilesi olmuşlardır. Ashab-ı Kehf kıssasında yeryüzünde fesat çıkartıp dünyanın dengesini bozanlara karşı, yeryüzünü imar ve ıslah etmeye çalışan, insana kulluk görevinin bilincini hatırlatan ve ebedi hayatı için onu onurlandıran bir anlayış vardır. Bu yönüyle de Ashab-ı Kehf gençliği, günümüz gençlerine bir rol-model olma özelliğini taşımaktadır.

Ashab-ı Kehf olarak adlandırılan iman etmiş gençler, tevhîd inancına sahip olmayan zalim bir yöneticinin otoritesi altında dinlerini rahatça yaşayamamışlardır. Hükümdarın yaptığı olumsuz işlere de karşılık verememişler ve dinlerinin gereğini serbestçe yapmak adına mağaraya sığınmaya karar vermişlerdir. Bu gidişleri hem Allah adına hem de hükümdarın tehditlerine karşı canlarını korumak içindir. Genç müminler şehrin önde gelenlerinin çocukları olmalarına rağmen saray hayatını Yüce Allah adına terk edip mağarada yaşamayı tercih etmişlerdir.

Kehf Ashabı; son derece müreffeh hayatlarını, servetlerini ve çevrelerini Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için terk etmeleri sonucunda, kendilerinden önce tecrübe edilmemiş bir mucizenin örneği olmuşlardır. Yüce Allah, onları mağarada yıllarca uyutmuş, bunun ardından onlara yeniden hayat vermiş ve gençlerin yaşadıklarını tüm nesillere ibretlik bir kıssa haline getirmiştir. Kendi çağlarında ve sonraki zamanlarda yaşayan insanlara iman uğrundaki mücadeleyi ve hicreti anlatan en güzel örneklerden biri olmuşlardır. Günümüzde yaşayan gençler, Ashab-ı Kehf kıssasından hareketle sahip oldukları imkanlar ve zamanın şartları ne olursa olsun iman uğrunda her türlü fedakarlığı yapabilmelidirler. Yüce Allah’ın Kehf Ashabına nasip ettiği güzellikleri kendilerine de vereceğini unutmamalıdırlar. Dünya nimetlerinin geçici oluşunun, Yüce Allah katında salih amellerin bakî kalacağının gençken farkına varmalıdırlar.

Sonuç itibarıyla hakka bağlılıklarını aksiyon ve samimiyetle yerine getiren Ashab-ı Kehf; iman, inanç, azim, cesaret, yiğitlik, hakkı savunma, sabır, dua, tevekkül, tedbir, ahlak, hicret, fedakârlık yönünde bilhassa her kuşaktaki gençlere ve dahi tüm Müslümanlara örnek olmuş ve olmaya devam edecektir.

[1]. Abdurrahman es-Sa’dî, Tefsîru’s-Sa’dî, c.3, s. 128-129, Guraba Yayınları, İstanbul, 2018

[2]. Zemahşerî, el-Keşşaf, c.4, s. 24, TYEKB Yayınları, İstanbul, 2018

[3]. Kehf, 12

[4]. Zemahşerî, El Keşşaf, c.4, s. 18

[5]. Kehf, 19

[6]. Kehf, 19

[7]. Kehf, 25

[8]. İbn Kesîr. İbni Kesîr Tefsiri, c.6, s. 528, Polen Yayınları, İstanbul, 2017

[9]. Kehf, 26

[10]. Taberî, Taberî Tefsiri, c.5, s.350, Hisar Yayınevi

[11]. Kehf, 26

[12]. İbni Kesîr Tefsiri, c.6, s. 530

[13]. Kehf, 20

[14]. Kehf, 21

[15]. İbni Kesîr Tefsiri, c.6, s. 521-523

[16]. Kehf, 21

[17]. Buharî, Salat 54; Müslim, Mesacid 20

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.