ŞİRK KAVRAMI

Kullarını tevhid fıtratı üzere yaratan ve şirkten sakınmaları için onlara kitaplar indiren ve peygamberler gönderen Allahu Teâlâ’ya hamd olsun. Hayatını tevhidi tahkik ve şirki izale etmeye vakfeden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, diğer bütün peygamberlere, onların âl ve ashablarına ve kıyamete kadar onların izinden yürüyen müminlere salât ve selam olsun.

İmdi; biz bu kavram çerçevesinde Allah’a şirk koşmanın tarifi ve hakikati, kısımları, sebepleri, türleri ve vahim sonuçları üzerinde durmaya çalışacağız. Allah azze ve celle bizleri gizli-açık, küçük-büyük her türlü şirkten muhafaza buyursun.

Şirkin Tarifi ve Hakikati

Şirk; şirket ile aynı kökten türemiş olup ortak olmak ve ortak kılmak anlamını ifade eder. Buna göre şer’î ıstılahta şirk; kulun, rububiyyetinde, ilahiyyetinde veya sıfatlarında Allah azze ve celle‘ye denkler, benzer ve ortaklar kabul etmesidir. Diğer bir ifadeyle kulun, zatında, sıfat veya fiillerinde Allah azze ve celle‘ye denk tuttuğu ortaklar kabul etmesidir. Allah azze ve celle’ye has olan özelliklerinden bir veya birkaçını herhangi bir kişiye veya nesneye vermesidir.

Şah Veliyullah ed-Dihlevi şirkin hakikatini şu şekilde tarif etmektedir: “Esasen şirk; kişinin, insanlar arasında yüceltilmiş bulunan bazı insanlardan sadır olan fevkalade hallerin, behemehâl onlarda insan türünde bulunmayan bir sıfata sahip olmaları yüzünden meydana geldiğine inanmasıdır. Ululanan bu kimselerde var olduğuna inandığı bu sıfat, Vâcibu’l-vücûd olan Allah’a has olan, ulûhiyet vasfı bulunmayan yaratıklarda olmayan bir sıfattır.

Şirke inanan kişiye göre bu şöyle olur: Tanrı, kendi ulıhiyet libasından bir başkasına giydirir veya başkası O’nun zatı içerisinde kendi varlığını yok eder ve O’nun zatı ile kâim olup beka özelliğini kazanır ya da daha başka yollarla ilahlık vasfını kazanır. İşte bu tür hurafelerle, şirk koştuğu şeye kudsiyet atfeder. Hadiste şöyle gelmiştir: “Müşrikler şöyle telbiyede bulunurlardı: Lebbeyk, lebbeyk, lâ Şerike lek illâ şeriken huve lek, temlikuhû vemâ melek (“Buyur Allahım, Buyur! Senin ortağın yoktur; ancak bir ortağın var ki, o da sana aittir, sen ona ve neyi varsa hepsine mâliksin.)”[1]

Böylece o kişi, ilahlık vasfına sahip olduğuna inandığı insanın huzurunda aşırı bir saygı gösterir ve ona karşı, Allahu Teâlâ’ya gösterilen kulluğa benzer bir davranış içerisine girer. Bu tazim manasına delalet eden suret ve kalıplar bulunmaktadır. Bu konuda şeriat, insanların şirk niyetiyle işledikleri, şirk koşmanın manasına (tazim manasına) delalet eden ve adeten ondan ayrılmayan görünümler ve kalıplar üzerinde durur ve sadece onları esas alır.”[2]

Burada beyan edildiği üzere Allah’a şirk koşmak, O’na has olan özelliklerden birini veya birkaçını O’nun yaratmış olduğu mahlukattan herhangi bir kişiye veya nesneye vermektir. Böylece kendisinde ilahlık özelliklerinden birinin veya birkaçının bulunduğu vehmedilen bu kişi veya nesneye kudsiyet atfedilerek onun huzurunda zilletle boyun eğilir ve aşırı bir şekilde tazimde bulunulur. Artık bu inanca sahip olarak şirke bulaşan kimseler, tıpkı insanların ihtiyaçlarını sultana ulaştırmaları ve giderilmesini sağlamaları için sultanın yardımcılarına müracaat etmelerinde olduğu gibi, hacetlerini kutsadıkları bu kişilere ve nesnelere arz ederler. Burada şirki ortaya çıkaran asıl unsur, aşırı bir şekilde yüceltmek ve olağan üstü özelliklere sahip olduğunu kabul etmektir. Bu düşünce kalpte bulunup gizli olduğundan dolayı, şeriat bu düşünceye delalet eden bazı sözleri ve davranışları şirk olarak kabul etmiştir. Bu söz ve davranışların, kişi ve nesneleri Allah’a mahsus olan tazim ve yüceltme derecesinde tazim etmeye delalet etmesinin açık ve kuvvetli olup olmamasına göre farklı hükümlere tabi tutulmuştur. Bazen bu kalıp ve görünümlere, kişinin dinden çıkarak ebedi bir şekilde cehennemde kalmasına sebep olan büyük şirk hükmü verilirken; bazen de kişinin dinden çıkmasına ve ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmayan küçük şirk hükmü verilmiştir.

Şah Veliyyullah ed-Dıhlevi, müşriklerin şirk koşmalarının hakikatini beyan ederek şöyle demektedir: “Müşrikler; önemli olayların idaresi konusunda, yine olması kesin olarak takdir edilip kararlaştırılan şeyler hakkında Müslümanlarla aynı şekilde düşünmektedirler. Bunun dışında diğer konularda ise farklı bir inanca sahiptirler.

Bunlar, daha önceki nesillerden sâlih insanların Allah’a ibadet ettiklerini, O’na yaklaştıklarını, bunun sonucunda da Allahu Teâlâ’nın onlara uluhiyyet (ilahlık vasfı) verdiğini, böylece onların da, diğer insanların kendilerine ibadette bulunmasına hak kazandıklarını kabul ederler ve inançlarını şöyle bir örnekle açıklarlar: Hükümdarlar hükümdarına kölesi hizmet eder, hizmetinde kusur göstermez ve onun teveccühünü kazanır. Bunun sonucunda da hükümdar ona, saltanat hilati verir ve ülkesinin bir bölümünün idaresini ona havale eder. Bu makama ulaşmasıyla artık ona, (aslında köle olmasına rağmen) o ülke halkının itaati vacip olur.

Bunlar şöyle derler: Allah’a yapılan ibadetin kabul edilmesi için, mutlaka bunlara da ibadette bulunulması gerekir. Dahası, Allah Teâlâ, son derece yücedir, erişilmez bir makamdadır; bunun için de O’na doğrudan ibadette bulunmak bizatihi insanı O’na yaklaştıramaz. Bu itibarla, Allah ile kullar arasında aracı olmaları ve O’na yaklaştırmaları için, mutlaka sözü edilen sâlih insanlara ibadet etmek gerekir.

Bunlara göre onlar işitirler, görürler, kulları için şefaat ederler, onların işlerini düzenlerler ve onlara yardım ederler.

Bu inançlara sahip olan müşrikler, zamanla onların adına taşları yontmuşlar ve bu heykelleri, ibadetleri esnasında kendilerine kıble edinmişlerdir. Arkalarından gelen nesiller, bu kıble edinilen putlarla, o putların temsil ettiği kimseler arasındaki bağlantıyı kavrayamaz olmuşlar ve önlerindeki putların, bizatihi mabûd olduğunu düşünmeye başlamışlardır.”[3]

Nitekim Allah azze ve celle, “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştirmez.” (Zümer, 3) buyurarak müşriklerin bu zihniyetini beyan etmektedir. Onlar kâinatın yaratıcısı ve sahibi olarak Allah’a inanmakla birlikte, kendilerini O’na yaklaştırmaları ve O’nun nezdinde kendilerine şefaatçi olmaları için birtakım nesneleri/kimseleri O’nun yardımcıları mesabesinde kabul ederek dostlar/ilahlar edinmişlerdir.

Bahsedildiği geçtiği üzere müşrikler, hac için telbiye getirirken, “Buyur Allah’ım, buyur! Senin ortağın yoktur; ancak bir ortağın var ki, o da sana aittir, sen ona ve neyi varsa hepsine mâliksindemekteydiler. Bu da onların bütün putlarını Allah’ın mülkünde kabul ettiklerini, fakat birtakım ihtiyaçlarını görmeleri için kendilerine dua ve ibadet edilmesini hak ettiklerine inandıklarını göstermektedir. Zira onlar Allah azze ve celle’yi, dünyadaki kralların haline kıyas etmekteydiler. İşte müşriklerin en büyük yanılgısı da buradan kaynaklanmaktaydı. Çünkü onların bu cahilî zanlarının aksine Allah azze ve celle bu kainattaki küçük-büyük, canlı-cansız, değerli-değersiz ne varsa hepsine direkt tasarrufta bulunmaktadır. O’nun ilmi, iradesi ve kudreti zerrelerden en büyük kürrelere kadar her şeyi vasıtasız bir şekilde kuşatmıştır. 

Şah Veliyullah ed-Dihlevi başka bir yerde cahiliye dönemindeki müşriklerin inançlarının mahiyetini özetle şu şekilde ifade etmektedir: “Cahiliye döneminde Allahu Teâlâ’nın, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi yaratmada, büyük işleri idare etmede herhangi bir ortağının olmadığına inanılır; hiçbir kimsenin onun hükmünü geri çeviremeyeceğine, takdir buyurması ve kesin hükmetmesi halinde O’nun kazasını önleyecek bir mâninin olmadığına itikat edilirdi. Şu âyet-i kerîmeler bunu ifade etmektedir: “Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah…’derler.” (Lokman, 25) “Bilakis yalnız Allah’a yalvarırsınız.” (En’am, 41) “Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider.” (İsra, 67)

Ancak onların zındıklığı sayılacak şu sözleri bulunuyordu: “Meleklerden ve ruhlardan öyle şahsiyetler vardır ki bunlar büyük işlerin dışında kalan konularda yeryüzü işlerini idare ederler; kişinin kendisini, ailesini ve mallarını ilgilendiren konularda ıslaha yönelik tasarruflarda bulunurlar. Bunların hali, sultanlar sultanına nispetle etrafında bulunan küçük krallara, hışmından yanına yaklaşılamayan haşmetli hükümdara nispetle şefaatçi nedimlere benzer. Bu inancın çıkış yeri, şeriatların, işlerin meleklere havale edilmiş olduğunu, mukarrabûn mertebesine ulaşmış insanların dualarının kabul olunduğunu ifade etmiş olmasıdır. İnsanlar bu tür ifadelerden hareketle, görünmeyeni görünene kıyas ederek (büyük krala nispetle diğer) hükümdarların halinde olduğu gibi melekleri de iktidar sahibi, tasarrufta bulunabilen varlıklar zannetmişlerdir. İşte şirk fesadı da buradan kaynaklanmıştır.”[4]

Göklerde, yerde ve bu ikisinin arasında bulunan her şeyin mülkü sadece Allah azze ve celle’ye aittir. Varlık âleminde zerreden en büyük küreye kadar hiçbir şeyde Allah azze ve celle’nin bir ortağı yoktur ve olması da zaten imkân dışıdır. Nakil, akıl, fıtrat, vicdan ve kâinattaki zerreler sayısınca deliller bunun parlak birer şâhididir. Dolayısıyla mevzûbahis ettiğimiz şirk, zâlim olan insanların iftira ederek ve yalan söyleyerek bazı nesnelerin ve birtakım kimselerin âlemlerin Rabbine ortak olduklarını iddia etmelerinden ibârettir. Bu türden iddiâlar sadece zâlim insanların ve cinlerin uydura geldikleri kuruntu ve hurafelerdir.

Allah azze ve celle’nin bir ortağı, dengi ve benzeri olmadığından dolayı kulun böyle bir itikâda sahip olması en büyük bir zulûm, en çirkin bir yalan ve iftira ve affedilmez bir suçtur. Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah’tan başka ilahlaştırdıklarınıza siz yakaradurun. Onlar ne göklerde, ne de yerde, zerre ağırlığınca bir şeyin bile sahibi değillerdir. Ne göklerde ve yerde onların bir ortaklığı vardır, ne de Allah’ın onlardan bir yardımcıya ihtiyacı vardır.” (Sebe, 22)

“De ki: Gördünüz mü Allah’tan başka yakardıklarınızı? Onlar yeryüzünde ne yaratmışlarsa gösterin bana! Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yahut biz onlara bir kitap verdik de ondan bir delile mi dayanıyorlar? Doğrusu, o zalimler birbirlerini yalan vaadlerle aldatıp dururlar.” (Fatır, 40)

Bütün varlık âlemini yaratan, düzene sokan, işlerini idare eden Allah’tır. Bütün mahlukatın sahibi, yegâne maliki Allah’tır. Canlı cansız bütün yaratılmışların bu kâinattaki görev ve vazifelerini belirleyen, bu vazifelerini yerine getirme nizamını ve çalışma sistemini koyan Allah’tır. Bütün varlık âleminin ibadet ve itaat etmesi gereken ve insanlarla cinlerin zalimlerinden başka her şeyin ve herkesin bilfiil ibadet ve itaat ettiği Zat sadece yüce Allah’tır. Dolayısıyla Allah azze ve celle’nin bir sıfatını veya Allahu Teâlâ’nın kulları üzerindeki ibadet ve itaat hakkını O’nun yaratmış olduğu varlıklardan herhangi bir nesneye veya kimseye veren kişi; bu nesneyi veya kimseyi âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ’ya denk tutmuş ve müşriklerden olmuş olur.

Bu müşriklerin mesnetsiz, temelsiz, yalan ve iftira olan şirk inançlarını reddetmek ve sadece bir vehimden ibaret olduğunu tescillemek sadedinde Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Bütün bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden ibarettir; yoksa Allah onların ilahlığı hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak bir zan ve tahmine ve canlarının istediği şeye uyuyorlar. Oysa onlara Rabblerinden hidayet rehberi de gelmiştir.” (Necm, 23) Allahu Teâlâ, Yusuf aleyhisselam’ın zindan arkadaşlarına davetini bizlere aktararak şöyle buyurmaktadır: “Siz Allah’ı bırakıp, ancak adlarını sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım boş isimlere tapıyorsunuz. Allah onlara tapılacağına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm verme yetkisi sadece Allah’ındır. O da, kendisinden başka hiçbir şeye kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte doğru olan tek din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf, 40)

Bu ayet-i kerimelerde ifade edilen hakikat, bütün şirk inançları için geçerlidir. Yunan, Roma, Pers ve cahiliyye Araplarının şirk düzenleri ile modern batı uygarlığının ortaya koyduğu şirk düzeni arasında bir fark yoktur. Hepsi de hakikatsiz ve temelsizdir. Kadim cahiliyye şirklerinde varlıkları hayal edilen tanrılar ne kadar hakikat ise, bilimsel temeller üzerine oturtuldukları vehmedilen kapitalizm, sosyalizm, faşizm, laiklik ve demokrasi gibi modern şirk düzenleri de o kadar hakikattir! Bütün bunlar sadece insanları aldatmak için kağıt üzerinde yazılmış ve gerçekte bir hakikati bulunmayan birer karalamadan ibarettir. Helvadan yapılmış birer put gibidirler. Bazen kendilerine tapılan tanrılar konumunda kabul edilir, bazen de kendisinden istifade edilir ve kullanıldıktan sonra bir paçavra muamelesi görerek bir köşeye atılırlar. Zira bütün bunlar, sadece bir kesimin çıkarlarını korumak ve devam ettirmek için uydurulmuş, çıkarları gerektirdiğinde rahatlıkla terkedilebilen ve tam aksi yönde hareket edilebilen birer beşerî dindirler. Çıkarları için dün komünizmi savunanlar, yine çıkarları için bugün kapitalist ABD’nin uşağı olmuşlardır. Dün kapitalist batıyla beraber hareket edenler, çıkarları gerektirince sosyalist Rusya’yla birlikte olurlar. Yani inançları hiçbir hakikat ifade etmemektedir.

2-Şirkin Ortaya Çıkışı

İmtihan sahası olan şu yeryüzünde insanlığın hayatı iman ve tevhid ile başlamıştır. İlk insan Hz. Âdem aleyhisselam tevhidin temsilcisi olarak yeryüzüne gönderilmiştir. Allah’ın ilk peygamberi olarak zürriyetine de tevhid akidesini öğretmiştir. Böylece onun zürriyeti tek bir ümmet olarak tevhid akidesi üzerinde uzun bir süre devam etmişlerdir. Şirk inancı ise mel’un iblisin çeşitli desiseleri neticesinde çok sonraları zehirli ayrık otları şeklinde insanlık tarlasında ortaya çıkmıştır. Böylece tek bir ümmet olan insanlık âlemi çeşitli fırkalara bölünmüş ve yeryüzünde hak ile batılın, iman ile küfrün ve tevhid ile şirkin mücadelesi başlamıştır.

Asil ve köklü olan tevhid inancını bütün peygamberler ve onların mirasçısı olan ümmetleri olduğu gibi koruyup devam ettirmişlerdir. Şirk inançları ise ilerleyen tarihi süreç içerisinde karmaşık şekillere bürünerek sapkın milletler tarafından sürdürülmüştür. Bu hakikati şu ayet-i kerime açık bir şekilde ifade etmektedir: “İnsanlar tek bir ümmet (aynı din üzere) idi (daha sonra ihtilâfa düştüler); bunun üzerine Allah, müjdeleyiciler ve (aynı zamanda) korkutucular olarak peygamberler gönderdi ve hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hususunda, insanların aralarında hüküm vermek için, beraberlerinde hak ile kitabı indirdi. Ancak kendilerine onun (o kitabın) verildiği kimseler, onlara apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki zulüm (ve hased)den dolayı onda da ihtilafa düştüler. Sonra Allah, (o ehl-i kitabın) üzerinde ihtilafa düştükleri hakka, iman edenleri izniyle hidâyet eyledi. Çün Allah, dilediği kimseyi (hikmetine binaen kendi lütfundan) dosdoğru bir yola hidayet eder.”  (Bakara, 213) Nitekim İbn Cerîr-et Taberî şöyle demiştir; İbn Abbâs radıyallahu anhuma şöyle dedi: “Hz. Âdem ile Hz. Nûh arasında on nesil vardır. Hepsi hak şeriat üzereydiler. Daha sonra ihtilâfa düştüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, korkutucu ve müjdeleyici peygamberler gönderdi.”[5]

Büyük tarihçi İbni Kesir şöyle demektedir: “Ehl-i Kitabın eskiçağ tarihine göre Âdem aleyhisselam’ın vefatı ile Nuh aleyhisselam’ın doğumu arasında geçen zaman 146 yıldır. Halbuki aralarında on nesil geçmiştir. Nitekim Hafız Ebu Hatîm b. Hibban, sahihinde demiştir ki: Ebu Ümame radıyallahu anh şöyle dedi: Adamın biri dedi ki: E“y Allah’ın Rasûlü! Âdem, peygamber miydi?” Rasul-i Ekrem şöyle cevap verdi: “Evet, Allah’ın kelamına muhatab olan bir peygamberdir.” Adam, “Onunla Nuh’un arasında ne kadar zaman geçti?” deyince; Hz. Peygamber; “On asır/nesil.” diyerek cevap verdi.[6]

Sahih-i Buhârî’de İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Âdem ile Nuh arasında on nesil vardı. Hepsi de İslam (dini) üzerindeydiler.”

Hadis-i şerifin metninde geçen “karn” kelimesinden kasıt, yüz sene ise, nitekim insanların çoğu bu kelimeyi duyduklarında ilk olarak ona yüz sene anlamını verirler; demek ki Âdem ile Nuh arasında bin sene geçmiştir. Ama bu, İbn Abbas’ın koymuş olduğu “Hepsi de İslam (dini) üzerindeydiler” kaydından dolayı ikisi arasında bin seneden daha fazla zamanın geçmiş olmasına aykırı düşmemektedir. Zira bu durumda ikisinin arasında daha sonraki dönemlerde müslüman olmayan başka nesiller de geçmiş olabilir. Fakat Ebu Umame’nin hadisi, aralarında sadece on nesil geçmiş olduğuna delâlet etmektedir. İbni Abbas ise o nesillerin Müslüman oldukları kaydını eklemiştir. Bu da tarihçilerin ve diğer Ehl-i Kitabın ortaya attıkları; “Kabil ve oğulları ateşe taptılar” iddiasını çürütmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

“Karn” kelimesinden kastın, insan nesli olması halinde; Nuh aleyhisselam’dan önceki nesillerin uzun asırlar boyunca yaşadıklarına nazaran ikisi arasında binlerce senenin geçtiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim “karn” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde nesil manasında kullanılmıştır: “Nuh’tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. (İsra, 17) “Bunların ardından başka nesiller var ettik.” (Müminun, 31) “Ad, Semud milletleri ile Res halkını ve bunların arasında birçok nesilleri de yerle bir ettik.” (Furkan, 38) “Onlardan önce nice nesilleri yok ettik.” (Meryem, 74) Nitekim Peygamber Efendimiz de buyurmuşlar ki: “Nesillerin en hayırlısı, benim (zamanımda yaşayan) neslimdir.” Hülasa Nuh peygamber, insanların putlara taptıkları, sapıklık ve küfür yoluna girdikleri bir zamanda Allah tarafından kullara rahmet olarak gönderilen ilk rasûldür.[7]

Şirk, insanlığın en eski tarihlerinden beri var olmuştur. İmtihan edilmek üzere yaratılan ve bir kısmı cennete, büyük çoğunluğu da cehenneme atılmak üzere var edilen ve bu neticenin tahakkuk etmesi için de şu dünya misafirhanesine yerleştirilen insanoğlu; çok erken bir dönemde imtihanı kaybetmeye başlamış ve şirk bataklığına saplanmıştır. İlk müşrik toplum, Hz. Nuh’un kavmi olmuş ve müşrik bir topluma gönderilen ilk Rasul de Hz. Nuh olmuştur. İnce bir plan ve merhale merhale uygulanan bir proje neticesinde insanlığın şirk bataklığına saplanmasını başaran İblis, günümüze değin binlerce çeşit şirk nizamını geliştirmiş ve insanların çoğunluğunu sonuç itibarıyla kendisine taptırmıştır. Yazıklar olsun Rahman’ı terk ederek şeytana kulluk eden bütün müşriklere! Çünkü taptıkları ve dost kabul ettikleri şeytan onları alevli cehennem azabına götürmektedir.

Allahu Teâlâ’nın Nuh kavmi hakkındaki: “Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Vedd, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin” dediler.” (Nûh, 23) sözünün tefsirini yapan bütün müfessirlerin izahlarının özeti şöyledir: Bu beş isim, kavimleri arasında pek çok sevilen beş salih kişinin adıdır. Bunlar ilimleri ve amelleri ile insanlara örneklik ve önderlik etmekteydiler. Bu salih insanlar ölünce, kavimleri çok fazla mahzun oldular. İblis de bunu fırsat bilerek onlara şöyle vesvese verdi: “Bu kimselerin sûretlerini ve heykellerini yaparak, onların meclislerine dikecek olursanız; suret ve heykellerini gördükçe onları hatırlar, amellerini örnek alır ve böylece Allah’a daha çok yakınlaşırsınız.” Onlar da bu teklifi güzel gördüler ve bu salih kimselerin suret ve heykellerini yaparak onların sürekli oturdukları meclislerine diktiler. Bunun üzerinden birkaç asır ve peş peşe nesiller geçince, bu sûret ve heykellerin neden dikilmiş oldukları unutulup gitti. Bu defa da İblis, iyi bir niyetle fakat aşırı tazimde bulunarak o heykelleri diken selefin, bunun gerçek sebebini unutmuş olan haleflerine gelerek şöyle dedi: “Sizin atalarınız, bu heykelleri ancak onlara dua etmek, yağmur ve yardımı onlardan talep etmek için dikmişlerdi. Siz de onların yaptığı gibi yaparsanız, sizin de dualarınıza icabet eder ve size de yağmur yağdırırlar…”[8]

Nitekim İbni Abbas radıyallahu anh şöyle demektedir: “Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr, Nuh kavminde yaşayan salih kişilerin adları idi. Bunlar ölünce şeytan, insanlara bunların hatıralarını devam ettirmek için yaşadıkları yerlere heykellerini dikmelerini ilham etti. Onlar da bunu yaptılar ve diktikleri heykellere onların isimlerini verdiler. Önceleri bunlara tapan yoktu fakat onları dikenler öldükten sonra zamanla haklarındaki bilgiler ve heykellerin dikiliş gayeleri unutuldu ve insanlar bunlara tapmaya başladılar.”[9]

Böylece cehalet bataklığında debelenen bu şerli halef, İblis’in bu uzun planı neticesinde putlara tapmaya başladılar. İşte ilk müşrik toplum böyle başladı. Bu şirk düzenini benimseyen azgın topluma, ilk Rasûl olan Nuh aleyhisselam gönderildi ve tam dokuz yüz elli sene onlarla mücadele etti. Ancak iman eden çok az kişi dışında kimse şirkten vazgeçmedi. Sonunda hepsi tufanda boğularak helak olup gittiler.

Görüldüğü gibi İblis, şirk uçurumuna yuvarlamak istediği insanlara ilk başta uçurumu göstermiyor. Üzeri yaldızlı ve çekici şeylerle örtülmüş olan şirk bataklığını insanlara olabildiğince süslü gösteriyor. Örneğin günümüzde Şeriat’ı ğarra’yı hâkim kılmak gayesiyle yola çıkan bazı insanlara demokrasi şirk nizamını ve hatta laisizm küfrünü öyle bahaneler ve vesveselerle hatta “şer’i delil” süsü verilen şüphelerle süslü göstermektedir ki; bu insanlar miski amber zannederek bu şirk bataklığındaki pisliği yüzlerine sürmekte ve fersah fersah şeriat-ı ğarrâ’dan uzaklaştıkları halde kendilerini İslam’ın en büyük hizmetçileri zannetmektedirler. Kâfirlerle dost, samimi Müslümanlara düşmanlık eden bu kimseler, ümmet-i İslam binasını yıkıyor oldukları halde kendilerini aziz İslam ümmetinin en büyük önderleri olarak görebiliyorlar! Dünya küfrünün liderlerinden ve global şirk düzeninin öncülerinden olan ABD başkanını en dostane ve misafirperverane bir şekilde ağırlayan ve ikrama boğan Suud kralı ve avaneleri herhalde kendilerini ehli sünnetin temsilcileri olarak görüyorlar!

İblisin tuzaklarından ve nifak hastalığından Allah’a sığınırız!

[1]. Müslim: Hac, 22.

[2]. ed- Dihlevî, Huccetullahi’l – Bâliğa, 1/217

[3]. ed- Dihlevî, Huccetullahi’l – Bâliğa,1/59

[4]. ed- Dihlevî, Huccetullahi’l – Bâliğa,1/125

[5]. Hakim, Müstedrek:2/546. Hakim bunun sahih olduğunu söylemiştir. Hafız Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[6]. Hafız İbni Kesir der ki: Bu hadis İmam Müslim’in şartına uygun olup sahihtir. Ancak İmam Müslim bunu rivayet etmemiştir.

[7]. İbni Kesir, el- Bidaye ve’n- Nihaye: 1/237

[8]. İbni Kesir, Tefsirü’l- Kur’âni’l-Azîm: 6/316-317

[9]. Buhari: 4920 (Tefsir, 71/1)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.