İBADETLERDE VASAT OLMANIN NEBEVİ ÖLÇÜSÜ

Vasat olmak Ümmet-i Muhammed’in en belirgin özelliği, kendisini önceki ümmetlerden ayıran en temel alamet-i farikasıdır. Bu yargı kendi ümmetimizi diğerlerinden üstün tutmak maksadıyla boş yere konulmadığı gibi altı boş sloganik cümleler topluluğundan olmaktan da uzaktır. Çünkü bu vasıf tüm insanlığı yaratan, onları ümmetlere ayıran ve yaptıkları her şeye ilmi ve kudretiyle şahit olan Rabbimiz tarafından özellikle yakıştırılmış ve başka ümmetler için değil bizatihi Muhammed ümmeti için uygun bulunmuştur. Tarifini yapmaya çalıştığımız bu hakikat kitabımızda şöyle ifade bulmuştur:

“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak vasat bir ümmet yaptık.” (Bakara, 143)

Vasat ümmet; “ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlakında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir. Buradaki “vasat” kelimesi, “hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevi ihtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan” şeklinde de açıklanmıştır.

İslam’dan önceki dönemlerde genellikle Yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı toplumlar maneviyattan büsbütün uzaklaşarak dünyevileşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hristiyanlar, Mecusiler ve çeşitli Hint tarikatlarına mensup olanlar gibi bazı topluluklar da dünyevi ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslam dini bütün bu aşırılıkları reddederek dengeli bir din ve dünya anlayışı getirdi ve bu anlayışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirdi.[1]

İslam ümmetinin vasat oluşu tek bir cihetten değerlendirilemeyecek kadar geniş bir yelpazeyi ifade etmektedir. Bu bakımdan inanç dünyasından ibadet hayatına, ilahi iletişimden insani ilişkilere kadar karşımıza çıkacak her karede bu vasfı bulmak mümkün olacaktır. Aynı şekilde bu ümmetin ferdi olduğunu iddia eden herkeste de bu vasfı belirli ölçülerde görmemiz gerekecektir. Zira her iddia bir ispata muhtaçtır. Kendimizi bu topluluğun bir parçası olarak görüyor isek o topluluğu oluşturan vasıflara da en azından asgari miktarda haiz olmamız bir zaruret ifade edecektir. Kaldı ki bahsini ettiğimiz topluluk sınırları Allah azze ve celle tarafından çizilen özel bir topluluk olunca iddia ve temennilerin ötesine geçip sağlam delillerle rüşdümüzü ispat etmek her Müslüman için en temel kulluk vazifesi olacaktır.      

İbadetin Müslümandaki İzdüşümü

İman sözden ibaret basit bir iddia değildir. Geçerliliğini kalbin tasdikine ve azaların ameline borçludur. Bundan dolayıdır ki ulemanın ekseriyetine göre iman teknik bir ifadeyle; inanılması gereken şeyleri kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve azaların amel etmesidir.

Vehb b. Münebbih’e “La ilahe illallah cennetin anahtarı değil midir?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Evet öyledir. Ancak her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılacaktır. Ama anahtar dişsiz ise kapı açılmaz.”[2]

Bu bakımdan amelsiz bir imana sahip olan kişinin doğrudan selamete ulaşamayacağından korkulur. Asr Suresinde buyrulduğu gibi ziyana uğramamanın tek şartı iman değildir. Buna ziyade olarak salih amel işlemek ve hakkı-sabrı tavsiye etmek gerekecektir. Ancak bunlar yapıldığı takdirde kurtuluşa ermek için bir ümit beslenebilir.  

İbadette İki Uç Nokta

İbadetler konusunda bize emredilen vasat olmaktır. Bizden önceki ümmetler bu hususta ifrat ve tefrite düşmüş, böylece imtihanı kaybetmişlerdir. Yahudiler kendilerine emredilen hususlardan kaytarmak için çeşitli hile ve desiselere başvurmak suretiyle yanlışa düşerken Hristiyanlar da Allah azze ve celle tarafından emredilmediği halde Ruhbanlık diye bir ibadet tarzı geliştirdiklerinden dolayı aşırı uca kaymış ve haktan sapmışlardır. Ümmet-i Muhammed genel olarak bu ümmetlerden ayrılarak vasat bir çizgiyi korumuş olsa da içimizden birtakım kimseler ehli kitabın yolunu takip etmekten geri durmamıştır. Bunların bir kısmı imanı tek başına yeterli görerek kendilerini amelden tecrit etmiş ve boş kuruntularla tefrit noktasına düşmüş diğer bir kısmı da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yapmadığı bazı adet ve uygulamaları ibadet telakki etmiş ve dine ilavelerde bulunmak suretiyle ifrat noktasına savrulmuştur. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hezeyanlara karşın ümmetini uyarmış, şöyle buyurmuştur:

“Orta yolu tutunuz, amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz gidin, telaşsız gidin ki menzilinize varacağınız hedefe ulaşasınız.”[3]

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz” sözüyle ameli hafife alıp tembellik gösterenlere bir uyarıda bulunurken, “Aman acelesiz gidin, telaşsız gidin ki” hitabıyla da fazla amel işleyerek hedefe daha çabuk ulaşacağını zannedenlere merhamet nazarıyla bir tenbihatta bulunmuştur. Neticede yapılması gereken gayet nettir. Orta yoldan kesinlikle ayrılınmamalıdır.

Orta yolu korumanın en güzel yolu ameli az da olsa devamlı yapmaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi bu “Allah katında amellerin en sevimlisidir.”[4]

Rabbimiz bizden kemmiyeti abartılmış değil sürekliliği olan, şartlara durumlara göre değişmeyen, istikrarlı bir ibadet hayatı istemektedir. Devamı gelmeyecek olduktan sonra bir ibadeti hunharca eda etmenin bir manası yoktur. Sabit adımlarla son nefese kadar ulaşabilen salih ameller her daim asıl hedefimiz olmalıdır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Uyarıyor!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ashab-ı kiramı ibadetler hususunda ikaz etmesi birçok yerde vaki olmuştur. Şu var ki; onlar ibadetlerin yokluğundan değil çokluğundan ötürü uyarılmışlardı. Zira cenneti ve Rızaullah’ı kazanmaya olan hırsları o kadar güçlüydü ki bunun için sınırları son haddine kadar zorlamaktan geri durmadılar, duramadılar. En temel ihtiyaçlarından bile feragat gösterip amellerine sımsıkı yapıştılar. Ancak ne var ki niyetlerinin bu kadar güzel olması erken yorulmalarına, yarı yolda kalmalarına mâni olamazdı. İşte bu sebeple daha doğruya isabet etmeleri için hikmetli bir rehberin ikazlarına ihtiyaçları vardı. Neyse ki yanı başlarında “yaratılmışların en hayırlısı”nın olması gibi büyük bir nasibe sahiplerdi.

Buyurun, devamını Enes b. Malik radıyallahu anh’dan dinleyelim.

O’ndan aktarıldığına göre, ashabdan bazı kimseler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in eşlerine gelerek, onun yalnız başına iken yaptığı ibadetleri sordular. (Kendi ibadetlerini az görerek) birisi “Kadınlarla evlenmeyeceğim.”; birisi “Et yemeyeceğim.”; birisi de “Yatakta uyumayacağım.” dedi. (Onların bu sözleri kendisine bildirilince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem önce Allah’a hamd edip O’nun yüceliğini dile getirdikten sonra şöyle buyurdu: “Bazılarına ne oluyor da bu sözleri söylüyorlar? Halbuki ben namaz da kılarım, uyurum da; oruç da tutarım, tutmadığım da olur; kadınlarla da evlenirim. Her kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.”[5]

Yine Enes bin Malik radıyallahu anh anlatmaktadır:

“Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de gözüne mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti. ‘Bu ip nedir?’ diye sordu. Sahabiler: “Bu, Zeyneb binti Cahş’ın ipidir. Zeyneb, nafile namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor.” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayır, (İbadette böyle bir güçlük tercih edilmez) bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve neşeli oldukça namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun. (… Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.)” buyurdu.”[6]

Cabir bin Abdillah radıyallahu anh anlatmaktadır:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmiş olduğu halde yanında insanlar toplanmış bir adam gördü ve ‘Onun nesi var?’ diye sordu. ‘Oruçlu bir adam!..’ dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun üzerine: ‘Seferde oruç tutmak halis bir iyilik ve fazilet değildir. Allah’ın sizin lehinize yapmış olduğu ruhsatlardan ayrılmayınız.’ buyurdu.”[7]

Bir ziyaret esnasında Selman radıyallahu anh kardeşi Ebu’d-Derda’nın hanımını oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü ve: “Bu halin ne?” diye sordu. Kadın: “Kardeşin Ebu’d-Derda dünya malına ve zevklerine önem vermez.” dedi. O esnada Ebu’d-Derda radıyallahu anh hazırlattığı yemeği Selman’a ikram edip: “Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selman radıyallahu anh: “Sen yemedikçe ben de yemem!” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu’d-Derda sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebu’d-Derda teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selman ona: “Uyu!” dedi. Ebu’d-Derd uyudu. Bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selman yine: “Uyu!” diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selman radıyallahu anh: “Şimdi kalk!” dedi ve birlikte kalkıp tesbihatta bulundular ve namaz kıldılar. Sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şöyle dedi: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!”

Ebu’d-Derda, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gidip olup biteni anlattı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Selman doğru söylemiş.” buyurdular.[8]

İki Hadisin Cem’i

İbadetlerde itidal hususunda birbiriyle tezatmış gibi gözüken bazı rivayetleri incelemek ve bunları telif etmek gerekmektedir. Bunlar Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem amelde aşırı giden sahabeleri uyarması hakkındaki rivayetler ile takati zorlayacak şekilde bizzat kendi yaptığı amellerin aktarıldığı rivayetlerdir. Örnek olması açısından şu iki rivayeti esas alacağız: 

“Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız. O zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız.”[9]

Aişe radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Aişe radıyallahu anh:

– Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır, dedim.

– Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi? buyurdu.[10]

1- Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu ibadetleri eda ederken ehlinin hakkını asla zayi etmemiştir. Bundan dolayıdır ki; Aişe annemiz kendi hakkı hususunda değil Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bedenî yorgunluğundan dolayı bir serzenişte bulunmuştur.

2- Nebi sallallahu aleyhi ve sellem kendisini her ne kadar zorlamış olsa da nihayetinde bir denge gözetmiştir. Bu dengeden dolayı da onun bu ibadet şekli birkaç günlük değil bir ömürlük olmuştur. Dolayısıyla bir aşırılıktan söz edilemez.  

3- Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ibadetler hususunda diğer insanlardan ayrıldığı noktalar vardır ki; buna “Hasais’ün- Nebi” denir. Bunlar sadece Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem özeldir. Teheccüd namazını devamlı surette kılması da bunlardandır. Bu husus nazarı itibara alınmadığında Efendimizin ashabını uyarırken kendisinin benzer durumlara düştüğü vehmedilebilir.

[1]. Kur’an Yolu Tefsiri, Bakara 143

 

[2]. Ebu Nuaym, Hilyetul Evliya, 4/66

 

[3]. Buhârî, Rikak, 18

 

[4]. Müslim, Müsâfirin, 216

 

[5]. Müslim, Nikah, 5

 

[6]. Buhârî, Teheccüd, 18

 

[7]. Buhârî, Kitabu’s-Savm, 1844

 

[8]. Buhârî, Savm 51, Edeb 86

 

[9]. Buhârî, İman, 29

 

[10]. Buhârî, Tefsiru sure (48), 2

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.