DAVETÇİNİN TEMEL İKİ AHLAKI: MERHAMETLİ VE SABIRLI OLMAK

İslam daveti gibi değerli bir amelde bulunan bir davetçinin temel bazı ahlaki vasıflara sahip olması lüzumludur. Bu ahlaki vasıflara sahip davetçi, davetinde başarıya ulaşmada ve muhatabın gönlünü İslam hakikatlerine ısındırmada –hidayet Allah’tandır hakikatini göz önünde bulundurarak- önemli bir adımı gerçekleştirmiş olacaktır.

İslam davetçisinde bulunması gereken iki temel ahlaki sıfattan biri merhamet, diğeri ise sabırlı olmaktır.

  1. Merhametli Olmak

İslam ahlakının Müslüman kişiliğinde ortaya çıkardığı en temel duygulardan biri, hiç şüphesiz merhamettir.

Merhamet, insanı kendine ve kendinin dışındakilere iyilik ve yardım etmeye yönlendiren bir duygusudur. Merhametten, bütün yaratılmışlara sevgi ve şefkatle yaklaşma, onları kötülükten ve zulümden koruma ve kurtarma, yardım etme, bağışta bulunma, affetme gibi güzel huy ve davranışlar ortaya çıkar.[1]

İnsanlardaki merhamet, Allah’ın rahmet ve merhametinin bir tecellisi, bir yansımasıdır. “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahman’dan bir cüzdür.”[2]

Merhametten yoksun bir kimsenin, insanlığa sunabileceği bir şey yoktur. Bu yönüyle merhamet, toplumu ayakta tutan önemli direklerdendir. Onun yıkılması ve ardından doğan sonuçlar, günümüzde olduğu gibi topluma çok ağır bedeller ödettirir.

Toplumsal alanda olduğu gibi İslam’a davette de merhamet, çok önemli bir yer tutmaktadır. Merhamet sayesinde Müslümanlar, İslam’a davet yolunda zorlukları aşmış ve İslam’dan habersiz yaşayanlara İslam’ın güzelliklerini ulaştırmıştır. Onların İslam’dan habersiz yaşayarak cehenneme doğru yol alırken, gönüllerini İslam ile fethetmek için içlerindeki İslam merhametiyle cennete yol almalarına vesile olmaya çalışmışlardır.

Gönlünde şefkat ve merhamet bulunmayan kimsenin başka gönülleri imar etmesi mümkün değildir. Uyuyan, uyuyanı nasıl uyandırabilir ki? Uyandırmak derdinde olan insanın önce kendisi uyanmalıdır.[3]

Rabbimiz, elçisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerinden İslam davetçisinin merhametli olması gerektiğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi…” (Al-i İmran Sûresi, 159)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” buyurmuştur.[4]

Allah azze ve celle’nin isimlerinden biridir, er-Rahîm. Rabbimiz bu ismiyle kullarına çok merhametli olduğunu göstermektedir. Merhametli olmanın kullarının da kullarına karşı göstermesi gereken bir his ve davranış şekli olduğunu, Allah’ın merhametinden nasipdâr olabilmenin yolunun merhametten geçtiğini hadisimiz haber vermektedir.

Davet ettiğimiz kimse/kimselerden, hoşumuza gitmeyecek birtakım söz ve davranışların gerçekleşmesi ânında, bizlere yol gösteren bir hadisi karşımızda bulmaktayız.

Tabi ki eğer Allah’ın rahmetini umuyorsak! Aktardığımız hadis, bize bu durumu haber vermektedir.

Kaba ve katı kalpli bir kimse –başka bazı erdemlere sahip olsa da– muhataplarında nefret uyandırır; insanlar böyle bir kimseyi dinlemek istemezler veya onun arkadaşlığına katlanamazlar.[5]

İslam’a davette bulunduğumuz kişi/kişiler, bizim için bir imtihan alanıdır. İmtihan ise beraberinde birtakım zorlukları gerektiren bir durumdur. Zorluklar karşısında bir Müslüman olarak bize düşen tavır ise merhameti elden bırakmamak olmalıdır.

İslam’a davet ederken “Her şeyin bizim istediğimiz gibi sürüp devam etmeyeceği” gerçeğini bilmek gerekir. İslam’a davet ederken, canımızın sıkıldığı ve üzüleceğimiz durumlarla da karşılaşacağız.

İnsanların çoğunun başaramadığı ya da başarmakta zorlandığı bazı hataları görmezden gelecek, hataları düzeltmede yumuşak huylu davranarak merhametli olacağız.

İnsanın hata yapmasından daha doğal ne olabilir ki?

Muhatabımızdan bize karşı hatasız bir hayat sürdürmesini istemememiz ne büyük hatadır. Bizler kusursuz ve hatasız mıyız ki karşımızdakinden hatasız bir hayat sürdürmesini beklemekte, hata yaptığında ise adeta onu mahkeme ediyoruz gibi davranmaktayız?

Unutmayalım ki ne kadar iyi bir davetçi olup olmadığımızı bize gösteren en önemli hususların başında, davet ettiğimiz kimsenin hoşumuza gitmeyen hatalarına karşı olan muamelemiz gelmektedir.

Affetmek, bir Müslüman ahlakı olarak şu şekilde zikredilmiştir: “Onlar öfkelerini yener, insanları affedip bağışlarlar.” (Âl-i İmran, 134)

  1. Sabırlı Olmak

“(Lokman:) Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” (Lokman, 17)

Ayette “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” emrinden sonra, “Başına gelen musibete karşı sabırlı ol” buyurulmuştur. Buradaki incelik, Müslümanın insanlara iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi yaparken birtakım sıkıntılara maruz kalabileceği ve bundan dolayı da sabırlı olması gerektiği gerçeğidir.

Nevevî rahimehullah, sabrın anlamı hakkında şu açıklamayı yapar: “Sabrın manası nefsi emredilen şeylerde tutmak, hapsetmektir.”

İslam daveti uzun ve çoğu zaman zorlukları kendisinde barındıran bir amel olduğundan sabır, davetçinin İslam davetinde bulunduğu sırada kendisinde muhakkak bulunması gereken bir sıfattır.

Rabbimiz kitabında “Sabredenlere ecirleri şüphesiz hesapsız verilir.” (Zümer, 10) buyurarak, sabrın ne derece mükafatı büyük bir amel olduğunu bizlere beyan etmektedir.

Meymun b. Mihran rahimehullah, “Bir insan, büyük veya küçük bütün iyilikleri ancak sabrı sayesinde elde eder” demiştir.

Sabretmek ve sabırlı bir duruş sergilemek, kolay bir iş değildir. Hasan-ı Basri rahimehullah, “Sabır, hayır hazinelerinden bir hazine olup Allahu Teâlâ onu kendi katında iyi olan kuluna verir” demiştir.

Sabır, kişiye hayatında birçok hayırlar getirir. Bunu Hz. Ömer’in şu sözü ifade eder: “Biz yaşantımızın hayrını sabretmekle bulduk.”

Sabır, aydınlıktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sabır aydınlıktır.”[6]

Bu hadis bize, sabreden kimsenin yolunun sonunun aydınlık olacağını, yani sabır ile kişinin murad ettiğine kavuşacağı belirtilmiştir.

Davetçinin sabır hususunda gayretli olması ve bu konuda Allah’tan kendisini sabırlı bir kimse kılması için yardımı dilemesi gerekir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim de sabretmeye gayret ederse, Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır.”[7]

Seyyid Kutub ise sabrın İslam davetindeki yeri hakkında şöyle demektedir: “Bu davada sabır, yol azığıdır. Çünkü yol uzun ve meşakkatlidir… Birçok şeye karşı sabretmek gereklidir.

Nefsin şehvet ve arzularına, eğilim ve kibirlerine, zaaf ve eksikliklerine, acelecilik ve bıkkınlığına karşı sabır…

İnsanların şehvetlerine, eksikliklerine, zaaf ve bilgisizliklerine, kötü düşüncelerine, bozuk tabiatlarına, bencilliklerine, kibirliliklerine, kaypaklıklarına ve sonuç için aceleci olmalarına karşı sabır…

Öte yandan yardımcıların azlığına, destekçilerin zayıflığına, yolun uzunluğuna, zorluk ve sıkıntı anında şeytanın vesveselerine karşı sabır…

Bütün bunlara karşı cihadın sürekliliğine ve nefislerde meydana getirdiği, acı, kin, öfke ve sıkıntı gibi çeşitli tepkilere…

Bütün bunlara ve bu uzun yolun yolcusunun yol boyunca karşılaşacağı ve kelimelerin yetersiz kaldığı daha nicesine karşı sabır. Çünkü kelimeler bu zorlukların gerçek anlamlarını aktaramazlar. Yolun meşakkatlerini çeken, heyecan ve acılarını tadan kavrayabilir bunu ancak.”

Sabrın davetteki yerinin bilinmesinin ardından, davetçinin kendisine söylenen sözlere de sabırlı olması gerekir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İşittiği rahatsız edici sözlere karşı Allah’tan daha çok sabreden kimse yoktur. Zira (kulları) O’na çocuk isnad ediyorlar. Allah ise onlara afiyet ve rızık veriyor.”[8]

“Allah’a çocuk isnad edecek” seviyede sözler söyleyen insanlar arasından birilerinin çıkıp da senin hoşuna gitmeyecek “gerici, herkesi kendi haline bırak, her koyun kendi bacağından asılır” vb. sözler söylemesi de çok normaldir. Bu durumda davetçiye düşen sabırla, İslam’ın hakikatlerini sunmaya devam etmesidir.

Davetçi bazen yaptığı davetten olumlu sonuçlar elde edemediğini gördüğünde, maalesef daveti terk etmeyi, uzlete çekilmeyi bir çıkış yolu görmektedir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmaktadır: “İnsanların arasına karışıp onların ezalarına sabreden mümin, insanların arasına karışmayıp onların ezalarına sabretmeyenden daha hayırlıdır.”[9]

Bu durumda davetçi şu iki ayet-i kerimeyi kendine şiar ederek, davet yolunda sabırla yoluna devam etmelidir:

Sen ne kadar inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmazlar.” (Yusuf, 103)

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!” (Yunus, 99)

Dine hizmet etmeyi kendisine amaç edinen her müminin ecrini Allah azze ve celle’den bekleyerek sabretmesi zaruridir.

Uzlete çekilmeyi, hiçbir zaman düşünmemelidir. İnsanların gerek yapılan iyiliğin kadrini bilmemesi gerekse davete tepki göstermeleri onu yolundan çevirmemelidir. Nitekim atalarımızın “İyilik yap denize at, balık bilmez ise halık (yaratan) bilir” darbı meseli de bu husus da oldukça manidardır… [10]

Kendisine yapılan çeşitli kaba davranışlara karşı her zaman sabrı ile bizlere örneklik gösteren Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir olayını Enes radıyallahu anh şöyle anlatır:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış, kenarları sert ve kalın bir hırka vardı. Bir bedevi ona yetişerek hırkasını sertçe çekti. Hırkanın boynuna gelen kısmına baktım, bedevinin sertçe çekmesinden dolayı hırkanın kenarı boynuna oturmuştu. Daha sonra bedevî: ‘Ey Muhammed! Elinde bulunan, Allah’a ait mallardan bana da verilmesini söyle’ dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bedevîye dönüp güldü. Sonra da ona bir şeyler verilmesini emretti.”[11]

[1]. Merhamet, Danışman: Mehmet Zeki Aydın, DİB Yayınları, 2.Baskı, s.9.

[2]. Buhârî, “Cenâiz” 32; Müslim “Cenâiz” 11.

[3]. H. Kâmil Yılmaz, Şefkat ve Merhamet Paygamberi, http://hasankamilyilmaz.com/

[4]. Buhârî, “Edeb”, 18, “Tevhîd”, 2; Müslim, “Fezâi”, l 66. Ayrıca bk. Tirmizî, “Birr”, 16, “Zühd”, 48.

[5]. Kur’an Yolu Tefsiri, c.1, s.700.

[6]. Müslim, Taharet, 1; Tirmizî, Deavat, 86; Nesâi, Zekât, 1; İbn Mâce, Taharet, 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/342, 343.

[7]. Buhârî, Zekat, 50, Rikak, 20; Müslim, Zekat, 124; Ebu Dâvûd, Zekât, 28; Tirmizî, Birr, 77; Nesâî, Zekât, 85.

[8]. Buhârî, Tevhid, 3.

[9]. Tirmizî, “Kıyâmet”, 55.

[10]. Abdullah Aydın, İslam Davetçilerinin Azığı Sabır, Nebevi Hayat Dergisi, Yıl:1, Sayı:9, Ağustos 2013, s.41-46.

[11]. Buhârî, “Humus”, 19, “Libas”, 18, “Edeb”, 68; Müslim, “Zekât”, 128.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.