ASHAB-I KEHF KISSASINDAN GÜNÜMÜZE MESAJLAR

İnsanın yaratılış ve dünyaya gönderiliş gayesi iman ve ibadettir. Nitekim bu durum “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56) ayetinden anlaşılmaktadır. İbadet için ilk koşul ise imandır. Bundan dolayı Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de iman ve tevhid konularına çokça değinmiş ve bunlara çeşitli şekillerde açıklık getirmiştir. Kur’an-ı Kerim’in insanların bu konuda ibret alması için anlattığı kıssalardan bir tanesi de iman ve tevhid mücadelesine girişmek kaydıyla zalim idareci ile müşrik kavimlerine karşı çıkan sonra bunlardan uzaklaşarak Allah’a sığınan ve neticede Allah’ın koruması altına giren Ashab-ı Kehf’in kıssasıdır.

Kur’an, inançları uğruna mağaraya sığınan bu kişiler için “Ashab-ı Kehf” ve “Ashab-ı Rakîm” ismini kullanmıştır.

Dağdaki geniş mağara anlamına gelen “kehf” ile arkadaşlar anlamına gelen “ashab” kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır. Mağara arkadaşları veya mağara yarenleri anlamındadır. İnançlarını yaşayabilmek adına mağaraya sığındıklarından dolayı “Ashab-ı Kehf” olarak isimlendirilmişlerdir.

“Ashab-ı Rakîm” olarak isimlendirilmelerinin sebebi ise daha sonraki yaşanan süreçle alakalı bir durumdur.

Rivayete göre bu gençler mağaraya sığınıp Allah azze ve celle tarafından derin bir uykuya daldırıldıktan sonra yerleri tespit edilmişti. Fakat “Üzerlerine tırmanıp da (hallerini bir) görseydin mutlaka onlardan yüz çevirir, kaçardın ve her halde için onlardan korku ile dolardı” (Kehf, 18) ayetinde de ifade edildiği gibi onları dışarı çıkarmak istemişler ama bunu başaramamışlardı. Onları çıkarmak için mağaranın içerisine girenler, onların içerisinde bulunmuş oldukları acayip hallerinden dolayı korku ile arkalarına dahi bakmadan kendilerini dışarı atmışlardı. Onları çıkaramayacaklarını anladıklarında, o gençlerin isimlerini ve kıssalarını kurşundan bir levhanın üzerine yazarak mağaranın ağzına bırakmış ve içeride ölmeleri için de mağaranın ağzını taştan duvarla kapatmışlardı. Demir veya kurşun levha anlamına gelen “rakim”den dolayı da “Ashab-ı Rakîm” denmiştir.

Kehf Suresi’ndeki kıssa “Yoksa sen Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim ayetlerimizden hayrete düşülecek bir şey mi sandın?” ayetle başlamaktadır. Burada geçen “hayrete düşülecek bir şey mi sandın?” ifadesi, onların durumlarında Allah’ın gücü ve saltanatı bakımından şaşılacak bir şey olmadığına işarettir. Yerlerin ve göklerin yaratılışının, gece ve gündüzün birbiri ardınca getirilişinin, güneşin, ayın ve yıldızların emre musahhar kılınışının daha dikkat çekici olduğu başka ayetlerde dikkat çekmiştir. Buna benzer Allah’ın kudretine delâlet eden muazzam ayetlerin Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğunu gösterdiği vurgulanmış ve Mağara Halkı’nın haberlerinden daha şaşılacak durumların bile O’nu aciz bırakmayacağı ifade edilmiştir.

Kıssada, iman–küfür mücadelesinin her çağda ve durumda devam ettiği, inananların her devirde zulme uğramalarına rağmen yine de hakkın bâtıla galebe edeceği, ihlâs ve samimiyetle inancını yaşayanları, Allah’ın mutlaka zafere ulaştıracağı, her şeyi yoktan var eden Allah’ın yeniden diriltmeye kâdir olduğu mesajları verilir. Bu gibi mesajların, birkaç genç üzerinden verilmesi ve gençlerin yiğit olarak nitelendirilmesi ise üzerinde duracağımız önemli hususlardandır.

Kıssanın başında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem muhatap alınır ama hedef kitle, ona inanan ilk müminlerdir. Mekke’nin zorlu şartlarında ilk Müslümanlar, baskı ve işkence altındaydılar. Ayrıca bu ilk Müslümanların çoğunluğunu da gençler oluşturuyordu. Dolayısıyla bu kıssanın zikri, özelde genç Müslümanlara ve genelde tümüne bir moral ve motivasyon sağlamaya dönüktü.

Nitekim mesajı alan genç müminler, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmış, davaları uğruna her şeye katlanmış, mallarını, canlarını vermişlerdir. Ayrıca geçmişte hak davanın enerjik kesitini hep gençler oluşturduğu gibi bugün ve yarın da bu görevi yine gençler yükleneceklerdir. Bu nedenle Kur’an, kıssadaki gençlerin direnişini ve örnekliklerini kıyamete kadar tevhid gençliğine timsal kabilinde ölümsüzleştirmiştir.

Ashab-ı Kehf kıssasının başkahramanları Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf ve’r-rakîm olarak zikredilmekte; fakat kıssalar üslubunun bir gereği olarak bu kimseler hakkında isim, soy, mensup oldukları topluluk gibi kim olduklarını açıklayan herhangi bir veri bulunmamaktadır.

Ashab-ı Kehf’in kim olduğu ile ilgili Kur’an-ı Kerim’den edindiğimiz tek bilgi onların iman etmiş gençler olduğudur. Kur’an-ı Kerim onların adlarını, soylarını, mensup oldukları topluluğu açıklamak yerine; gayeye uygun olarak bu gençlerin bazı özelliklerini zikretmekle iktifa etmiştir. Buna göre Ashab-ı Kehf, Allah’a iman etmiş, Allah’tan istedikleri rahmet ve rüşd neticesinde kalpleri pekiştirilmiş, bu manevi destekle ellerinde bir delil olmaksızın Allah’tan başka varlıkları ilah kabul eden kendi kavimlerine karşı kıyam etmiş bir grup gençtir.

Kur’an’da gençlerin isimleri, soyları yahut mensubu bulundukları toplum hakkında bilgi verilmemesine rağmen, Kur’an’da tasrih edilmeyen tüm hususlar gibi, Ashab-ı Kehf’in kimliği konusunda da birçok fikir ortaya atılmıştır. İbni Abbas’tan gelen şu rivayet bunlardan birisidir: “Onlar sekiz kişiydiler. İsimleri, Mahsimilininâ (Maksilminâ), Yemliha, Martus, Keşevtuş, Birunis, Dinmûs, Yetunis, Kâlûs’tu. Maksilminâ onların en büyükleriydi. Kral ile konuşan oydu… Bu gençler Meryem oğlu İsa’nın ümmetindendiler. Onun dinine tabi olanların ibadetgâhlarına gidiyor, orada Allah’a dua ve niyazda bulunuyorlardı.”[1] Fahreddin Râzi, Hz. Ali’den rivayet edilen habere dayanarak Ashab-ı Kehf’in isimlerini bildirmiştir. Buna göre Ashab-ı Kehf’in isimleri Yemliha, Mekselina, Mislina, Mertones, Debernoş ve Şazenuş’tur. Bunların ilk üçü Dakyanus’un sağ tarafında bulunan vezirlerini diğer üçü ise sol tarafında bulunan vezirlerin oğullarının adıdır. Dakyanus, yapacağı işler konusunda bu gençlerin babalarıyla istişare ederdi. Yani bunların babaları Kral’ın çok yakın danışmanlarıydı. Yedincisi onlara yolda katılan çoban Kefeştatiyyuş, sekizincisi ise çobanın köpeği Kıtmir’dir.[2]

Ashab-ı Kehf’in uyuduğu iddia edilen mekânlar dünyanın dört bir yanında bulunmaktadır. Çin’den İspanya’ya kadar muhtelif memleketlerde Tunus (beş yerde), Cezayir (beş yerde), Fas (üç yerde), İspanya (üç yerde), Mezopotamya, Kahire, Şam, Ürdün, Afganistan, Türkistan, Nahcivan, Necran vs. gibi 33 yerde bulunmaktadır. Bunların bir kısmı kilisesiyle, mescidiyle, mağarasıyla Ashab-ı Kehf’in evi vasfına uygun olarak şöhret bulmuş, bir kısmı ise sadece isimden öte gitmemiştir. Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Arabissos, Afşin) ve Diyarbakır Lice olmak üzere dört yer gösterilmektedir.[3]

Ashab-ı Kehf’in Rum ehline mensup gençler olduğu İslam kaynaklarının çoğu tarafından kabul görmektedir. Tefsirlerimizin hemen hepsinde Ashab-ı Kehf’in hikâyesini aktaran rivayetlerde gençlerin mağaraya sığındığı dönem iktidarda olan yöneticinin Dakyanus, uyandırıldıkları zaman iktidarda olan yöneticinin ise Tizisus olduğu dile getirilmiştir. Bugün konunun Hristiyan kaynaklarında yer alışından da hareketle bu gençlerin uyuduğu ve uyandığı dönemin Roma İmparatorluğu dönemi olduğu düşünülmektedir.

Verdiğimiz bilgilere rağmen hadis kaynaklarında Rasûlullah Efendimizden  aktarılan bir rivayetin bulunmamasından hareketle bu hadisenin ilk dönem Müslümanlarını sonrakiler kadar etkilemediğini; onların sayı, süre, kimlik gibi ayrıntılara takılmak yerine Kur’an’da verilmek istenen mesajı esas aldıklarını; Rasûlullah Efendimiz ve ashabının Kehf Suresi’nin yirmi ikinci ayetinde yer alan “O hâlde, onlar hakkında, göstermelik yüzeysel bir tartışma dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında hiç kimseden bilgi isteme.” şeklindeki emr-i ilahiye itaat ederek bu konuyu böyle değerlendirdiklerini söylemek mümkündür.

Muhammed bin İshak’tan nakledildiğine göre; Roma (Rum) Kralları azgınlık gösterdi. Putlara tapıp onlar adına kurban kesiyorlardı. Onlar içerisinde Hz. İsa’nın dini üzere Allah’a ibadete ve birliğine sarılanlar vardı. Rum meliklerinden Dakyânus da putlara tapıp onlar adına kurban kesiyordu. Bu mevzuda Hz. İsa’nın dininden kendisine muhalif olanları öldürüyordu. Rum köylerine gelip, vardığı tüm köylerde putperestliği kabul etmeyen İsevileri öldürüyordu. Nihayet Dakyânus, Ashab-ı Kehf’in beldesine geldi. Gelir gelmez iman ehlinin takip edilip yakalanmasını emretti. Durumu ciddiye alan müminler ise oraya buraya saklanıp gizlendiler.

Dakyânus, şehir ehlinin kâfirlerinden tuttuğu zabıtlar ile saklandıkları yerlerden iman ehlini yakalatarak, putlar adına kurban kesilen mezbahalara getiriyor, onları ölüm ile putperestlik arasında tercihte bırakıyordu. Bazısı dünyaya rağbet edip ölüm korkusuyla fitneye düşüyor, bir kısmı ise Allah’tan başkasına ibadetten imtina ediyor ve neticesinde işkenceye maruz kalıp öldürülüyordu. Vücutları parçalara ayrılıp şehrin surlarına, kapılarına asılıyordu. Bu durumu gören Rum beldesinin ileri gelenlerinin çocukları olan bu yaştaki gençler, derin bir teessürle hüzünlenip fitnenin bertaraf olması için Allahu Teâlâ’ya tazarruda bulunuyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve sadakalar verip dua ediyorlardı.

Mücahid’in İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre; gece gündüz Rablerine dua ve yakarışta bulunan gençler, iman ehlinin, Dakyânus’un zulmünden kurtulması için taatte bulunuyordu. Onların bu durumu krala ulaştırılmış; senin dinini terk ettiler, ilahlarını küçümseyip, onları inkâr ettiler denilmişti. Kendilerine ait namazgâhta ibadet halindeyken onları tanıyan zabıtlar tarafından yakalanıp Dakyânus’un karşısına çıkarılmışlardı. O ise gençlere putperstlik hususunda şehir halkına neden örnek olmadıklarını sorarak, putlar adına kurban kesmek ile ölüm arasında tercih yapmalarını istemişti.

Tevhid inancına sahip genç yiğitler, putperest hükümdara karşı açık ve net bir duruş sergilemişlerdir. “(Krala karşı) Kıyam ettiklerinde: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi’dir; ilâh olarak biz O’ndan başkasına kesinlikle tapmayız (eğer tersini) söyleyecek olursak and olsun gerçeğin dışına çıkarız.” (Kehf, 14) sözleriyle imanlarını açık açık göstermişlerdir. “Şunlar bizim kavmimizdir; O’ndan başkasını ilâhlar edindiler onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?” (Kehf, 15) diyerek de şu değişmez hakikatleri haykırdılar:

“Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz; göklerin ve yerin Rabbidir.

Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir.

Biz, O’na iman edip teslim olmuşuz. Biz, irademizi O’na teslim etmiş, O’nun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu O’ndan yana kullanmış, O’na güvenip dayanmışız.

Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yani tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hâkim tek varlık Allah azze ve celle’dir.

Biz, O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar, O var ettiği için vardır.

Biz, yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehrinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen, Allah’ın kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah’ın yasaları dururken Allah’ın kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil; onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a iman ettik.

Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, O’ndan başka ilah da tanımıyoruz. O’ndan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, O’ndan başka emirleri dinlenecek bir ilah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte ilahları reddediyoruz.

Göklerde ve yerde O’ndan başka Rab, O’ndan başka kanun koyucu, O’ndan başka ilah var mı ki onlara da kulluk yapalım?

Göklerde ve yerde O’ndan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim?

Göklerde ve yerde O’ndan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım?

Biz kendileri de bizim gibi aciz olan, kendilerini bile yaratmaktan aciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine iman ettik. Hayatımızı O’nun adına ve O’nun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız.”[4]

Kral, onların imanlarını açık beyanlarından sonra tekrar kavimlerinin inancına dönmelerini ister, onlara belli bir mühlet verir. Dinlerine dönmezlerse diğer iman edenlere yaptığı eziyet ve işkenceyi onlara da yapacaktır. Onlara süre tanıması, her birinin ailesinin şehrin ileri gelenlerinden olmasındandır. Bir müddet şehir dışına çıkan Kral’ın yokluğunu fırsat bilen genç yiğitler yapmaları gerekenleri aralarında istişare ederler. Bu durum ayette: “(İçlerinden biri demişti ki:) ‘Mademki siz onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından kopup ayrıldınız, o hâlde (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın.” (Kehf, 16) şeklinde anlatılır.

İman eden gençler dinleri uğruna ailelerini, toplumlarını, refah ve mutluluklarını bir kenara bırakıp Allah yolunda hicret etmişlerdir. Ve “O gençler mağaraya sığındıkları zaman demişlerdi ki: ‘Rabbimiz katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl).” (Kehf, 10) diye dua etmişlerdir.  İmam Maturidî bu ayetin tefsirinde: “Gençler kavimlerinden ayrıldıklarında şeytan onlara karşı çıktı ve “Siz kavminizi terk edip yiyecek içecek hiçbir şeyin bulunmadığı bir yere gidiyorsunuz, bu sizin ölmenize sebep olur.” dedi. Bunun üzerine gençler şeytanın vesvesesini defetmek için bu duayı ettiler.”[5] rivayetini nakletmiştir.

Gelinen bu aşama artık hak ile batılın ayrışma noktasıdır. Zira gençler, kavimlerinin inanç sistemini en sert şekilde reddetmiş, yöneticileri de zalimlikle suçlamışlardır. Batılda ısrar eden soydaşlarıyla bir arada yaşamaları da imkânsız hale gelmiştir. Çünkü putperest soydaşları, hakka yönelen bu gençleri kendi hallerinde bırakacak da değillerdi. Zira iki taraf tamamen birbirinden kopmuş, ilişkileri kesilmiştir. İnanç noktasındaki ilişkinin bitmesiyle sosyal ilişki de bitmiştir. O nedenle gençler; iş, meslek, ev, aile, mal, mülk demeden her şeye veda ediyor. Geniş dünyayı bırakıyor ve dağ yamacındaki ıssız bir mağarayı, sığınma evi olarak seçiyorlar. Onların sığınabilecekleri başka bir yurt da yoktur. İbadet ve yakarış mekânı olan mağara, onlara kâfidir. Çünkü bu mağara hicretin, şirk sarayından ve dünya zevklerinden kaçıp Rablerine ibadet etme zevkine varışın bir diğer adıdır…

Nitekim tüm genişliğine rağmen dünya onlara dar gelirken bütün darlığına rağmen mağara onlara geniş geliyordu. “Hem küçük mağaranın kayaları zikirle buluşunca huzur havası esiyor, taş zemin, secde ile yumuşuyor, gençlerin rahmanî tebessümleriyle darlık ferahlığa, karanlık nura, vahşilik ünsiyete, sertlik şefkate dönüşüyordu.”[6]

Gençlerin şirkten tevhide olan bu hicretleri, bize/genç kuşağa dönük birçok mesajı barındırıyor: Tevhid akidesinin yaşanmasının imkânsız olduğu durumda sarayı bırakıp mağaranın sakinliğine sığınmak elzem oluyor. Daha ötesi uhrevi hayatı önceleyen her müminin bir mağarası, Rabbine münacaat ettiği bir yeri olmalıdır. Hele dünyevileşmenin zirve yaptığı bu çağda mümin genç, kendisine sunulan inancına aykırı dünyalıkları elinin tersiyle itmesini bilmeli, ona vurulan prangaları kırıp tenha köşelerde Rabbi ile buluşmalı, içli içli dualarla secdeye varmalıdır. Ancak o zaman Kur’an’ın deyimiyle “yiğit genç” unvanını kazanabilir.[7]  

 

 

[1]. Taberî, Taberi Tefsiri, c.5, s. 347-348, Hisar Yayınevi, İstanbul

[2]. Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. 15, s. 148-149, Akçağ Yayınları, Ankara

[3]. İsmet Ersöz, “Ashab-ı Kehf”, TDV İslam ansiklopedisi, c. 3, s.467, İstanbul 1991

[4]. Ali Küçük, Besâirul Kur’an,  c. 9, s. 497-498, Konya, 2006

[5]. Mâtürîdî, Te’vilâtu’l Kur’an, c.9, s. 24

[6]. Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’ân, c.4, s. 2262

[7]. Bilal Yararlı, Kur’ân Kıssaları Bağlamında Müsbet ve Menfi Gençlik, s. 85

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.