NESLİN ISLAHINDA AİLENİN ROLÜ

Hamd, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran Allah’a mahsustur. Salat ve selam, ölü ruhların tekrar dirilmesine vesile olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ailesi ve ashabına olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, inayeti ve hidayeti yeryüzündeki tüm Müslüman ıslah edicilerin üzerine olsun.

Islah kavramının manasıyla başlayalım. Islah ne demektir?

Islah; Arapça kökenli bir kelime olup reform, iyileştirme, restorasyon, yenilik, yenileme, yeniden düzenleme, yeniden kurma, onarma anlamlarına gelir.

Manalarına baktığımızda işin zorluğunu da görebiliriz. Zira bir işi sıfırdan yapmak mı yoksa daha önce yapılmış bir işi düzeltmek ve yenilemek mi daha zordur? Zor olan, daha önce yapılan bir şeyi yeniden düzenlemektir. Sıfırdan başlayacağın işe, zihnen daha dinamik başlarsın. Zira zihninde plan kurmuş, projeni hazırlamış ve olabilecek risk faktörlerini de önceden belirleyerek gereken tedbirlerini almışsındır. Üstelik yeni iş, daha önce yapılmış işi düzenlemekten daha az zaman alır ve maliyeti de bellidir. İş proje aşamasındayken tasarladığın giderler ve zaman, iş bittiğinde aşağı yukarı birbiriyle örtüşür. Ama yeniden onarma öyle değildir.

Mesela daha önceden yapılmış, temeli oturmuş bir binayı, restore etmek, yıkıp yeniden yapmaktan daha zordur. Zira o binayı restore ederken her bakımdan yorulursun. Öncelikle nereden başlayacaksın? Hangi malzemeleri kullanacaksın? Daha önce yerleşmiş yapıyı yıkmadan ve zarar vermeden nasıl düzelteceksin? Daha nice sorularla başlar onarım. Bu yüzden hiçbir şeyin henüz yerleşmediği erken çocukluk evresinde dosdoğru yetiştirmeye çalışmak gerek çocukları.

Bununla birlikte her insan unutkan ve hataya meyyaldir. Dolayısıyla çocuklarını eğitirken hatalar yapabilir. İşte burada yine ıslah devreye girer. Yaptığı hata için önce kendini ıslah edecek sonra çocuklarındaki hatalı durumu düzeltecek. Bunun için de önce ebeveynlerin dosdoğru olması gerekir. Peki, o evreyi geçirmişlerse ne olacak? İşte asıl bu konunun hedef kitlesi onlar ve doğru zannıyla yanlış şeyler öğretilen çocuklar ve yetişkinlerdir. Kötü eğitilmiş bireyleri düzeltmek ve ıslah etmek, dünyanın en zor işidir. Zaman, emek, sabır ve fedakârlık ister. Bunu başaranlara İslam’da büyük ecirler vaat edilir. Bu işi yapanlar öncelikle peygamberler, sonra davetçiler ve bilinçli anne babalardır. Herkes kendi ailesinin ıslahıyla sorumludur. Peygamberler, ümmetin ıslahı; davetçiler de bulundukları bölgenin ıslahından sorumludur. Bu kişiler için bu sorumluluk, ölene dek sürer.

 Müslüman ümmetin ihyası, ailenin ıslahı ile mümkündür. Ailenin ıslahı da fertlerin ıslahı ile mümkündür. Islah etmede ve olmada hiyerarşik bir düzen ve bu hiyerarşinin nihai olarak uzandığı ve kendisine bağlı olduğu bir yüce makam vardır ki bu âlemlerin Rabbi olan Allah’ın makamıdır. O makamdan izin çıkmazsa, o makamdan onay gelmezse, bütün dünya bir araya gelse, bütün sebepler dize gelse de kimse ıslah olamaz. Önce buna iman etmeli Müslüman; Allah’ın izni dışında, kimsenin kimseyi ıslah etmeye güç yetiremeyeceğini bilmelidir.

Bu iman, vesilelere sarılmayı yok saymaz; bilakis teşvik eder. Islah etmede ilk sırada peygamberler gelir. Peygamberler, toplumları ıslah etmeye vesile olan ve bu konuda kendinden sonra geleceklere öncülük eden ilk insanlardır. Ama onlar da sadece bir vesiledir. Şuayb aleyhisselam’ın, kavmine doğru yolu gösterirken sarf ettiği şu sözler, konumuz açısından oldukça manidardır:

“…Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam, ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim” (Hud, 88)

Buradan anlaşılıyor ki ıslah etme, ancak gücün yettiği nispette sorumluluk getirir. Islah çalışmalarının sonunda gelen başarı, Allah’ın yardımı olmadan düşünülemez. Bu konuda vesilelere sarılan kişi, Allah’a tevekkülü asla unutmamalıdır. Zira hem buradaki ecrin hem de başarının sırrı, tevekkülde ve başarıyı Allah’tan bilmekte yatmaktadır.

Peygamberlerden sonra yeryüzünü imar görevi davetçilerindir. Onlar, yeryüzünde fesat çıkaranlara karşı, ıslah edicilerdir. Yeryüzünü kana bulayarak, kötülük ve fitneler saçarak, ekini ve nesli helak ederek fesat çıkaranların, ilgi çekici ve akıl dışı öyle bir iddiaları vardır ki akıllara zarar; yaptıklarının tersini iddia etmek. Bu durum, şuurlu bir bakış açısıyla bakanlara göre oldukça garip, akıl dışı ve çelişkili görünse de ilginç bir şekilde insanların çoğu, fesat çıkaran bu topluluğa inanır, onlara uyar ve onları “ıslah ediciler”, doğru yola götüren ve mutluluğa sebep olan kişiler olarak görürler. Eğer kendilerini ıslah etmezlerse, azaplarına sebep olan da bu yanılgıları olacaktır. Rabbimiz insanlığı ifsada ve cehenneme sürükleyen bu güruhtan şöyle bahseder:

Kendilerine: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın!’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler kendileridir. Fakat anlamazlar.” (Bakara, 11-12)

Böylesine kendini bilmez, ukala ve fesat öncülüğü yapanların karşısında bir tek Allah’a samimi niyet ve ihlaslı bir kalple çağıran davetçiler durabilir. Onların işi, oldukça zordur. Ama daveti, ıslahı, ihyayı ve tebliği bir sevda edinmiş olana, bu yolda karşılaştığı hiçbir şey zor değildir.

Davetçiler, fertleri ve aileleri ıslah için yapması gereken faaliyetlere güçleri nispetinde ara vermeden devam edecek ki fesatçı güruh, işlerinde başarılı olamasın ve hak ve ıslah için çalışanlar kazansın. Ondan önce, Allah’ın sözü hâkim olsun. Davetçilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir husus vardır ki çoğu kez dikkatlerden kaçar: Davetinde kendisine yardımcı olan kardeşlerinin, ilgilendiği kardeşlerinin çocuklarıyla ve hatta gayrimüslim ailelerin çocuklarıyla ilgilenmek. Hatta bu sorumluluğu, bütün Müslümanlar üstlenmelidir. Davetin yapıldığı ortamlarda, İslam kardeşliğinin pekiştirilmeye çalışıldığı faaliyetlerde, komşuluk, akrabalık ve tüm yakın ilişkilerde bulunulan ortamdaki çocuklarla ilgilenmek ihmal edilmemelidir. Müslümanlar, bu çocukların başını, ateistlerden, kâfirlerden, İslam düşmanlarından daha çok okşamalıdır. Yine Müslümanlar bu çocukların gönlüne, İslam düşmanı sanatçılardan, ünlü isimlerden,  meşhur yazarlardan ve sevecen ama cahil öğretmenlerden daha önce girmeli ve onların gönlünde daha büyük yer kaplamalıdırlar. Aksi halde yeni neslin gidişatı, anne babalar kadar bütün ümmeti endişelendirmelidir.

Yine Müslümanlar bu çocuklarla, kötü ahlaklı arkadaşlar, kötü niyetli insanlardan daha fazla vakit geçirmelidirler. Bu çocuklar büyüyüp, kendileriyle daha fazla ilgilenen ateist, fasık ve kötü insanların ağına düştükten sonraki kurtarma çabaları, çoğu kez beyhude olmaktadır. İşte burada davetçilerin yetişkin insanları ıslah ederken bir taşla iki kuş vuracak zekâ ve akla sahip olma zorunlulukları ortaya çıkmaktadır. Bu, o kadar da zor değildir. Çocukların gönlünü almak oldukça kolaydır. Bazen bir şeker, bazen bir tebessüm, bazen bir oyun, bazen bir ayrıcalık ve öncelik tanıma ile yavaş yavaş gönülleri fethedilebilir.

Peki, davetçi, yoldan çıkmış bir kişiyle ilgilenmeyecek mi? Elbette ilgilenecek ve onun ıslahı için de çabalayacaktır. Zaten bu da ıslahın bir diğer boyutunu teşkil eder.

Gelelim ıslahın asıl merkezi aileye. Terbiye ve ıslah ailede başlar. Islah edilmeye ve düzeltilmeye ailede alıştırılmamış bir çocuğun ıslahı en zorudur. Çocuklar, tecrübesizlikleri gereği sürekli hata yaparlar. Anne babaya düşen bıkıp usanmadan ıslaha devam etmektir. Zira ıslah bazen nasihat, bazen doğru rol-model olmak, bazen teşvik edici bir pekiştireç ile yapılır. Islahın bir boyutu nasihat olduğuna göre bu konunun üzerinde biraz duralım. Her Müslümanın zaman zaman nasihate ihtiyacı olur. Bizim dinimiz nasihat dinidir. Nasihat, bilmediklerini öğretir, unuttuğunu hatırlatır, yapmadığın davranışı yaptırır. Tabi burada üslup ve doğru ve yerinde nasihatin önemini de unutmamak gerekir. Nasihatin, bazen fayda vermediği zannedilebilir. Buna rağmen yer ve zamanı gelince nasihat yapılmalıdır. Bu, çocuğu olduğu haliyle bırakmaktan iyidir. Eski zamanda yapılan bir nasihatin, ne zaman ortaya çıkıp fayda vereceğini bilemeyiz. Yetimlerden bahseden Bakara Suresi 220. ayette yetimlerin malları ve terbiyelerini, onları korumak amaçlı da olsa olduğu gibi bırakmak yasaklanmıştır. Zira yetimlerin mallarına el sürmenin yasaklandığı nasslar ile karşı karşıya gelen sahabiler, bu nasları, yetimlere ve onların mallarına hiç dokunmamak olarak algılamışlardı. Yani onları oldukları gibi bırakmıştı. Hâlbuki bu naslar, onlara ve onların mallarına kötü niyetli yaklaşımı yasaklıyordu. İyi niyetli Müslümanlar yetimlerin terbiyesi ve mallarını oluruna bırakırsa, onları kim ıslah edecek ve mallarını kim koruyacaktı? Bu yüzden Rabbimizin buyruğu şöyleydi: “…Sana yetimlerden soruyorlar. De ki: ‘Onları düzeltmek daha hayırlıdır…”

Yani yetimlerin ve çocukların yanlış yaptıklarında hatalarının düzeltilmesi ve ıslah edilmeleri, oldukları hâl üzere bırakmaktan daha hayırlıdır. O yüzden çocuklar, seçim yapma iradesine sahip olmadan önce ıslah edilmelidir. Zaten irade sahibi olduklarında, daha önce ıslah edilmiş olsalar da Allah hidayet etmezse -Allah muhafaza- o zaman kimse bir şey yapamaz. Biz, gücümüz yettiğince ıslah etmekten sorumluyuz. Hidayeti yalnızca Allah, dilediğine verir. Sen ıslah etmeye çabalarsın, başkası bozmaya çabalar ve sonuç hüsran olursa bazen sen ıslah edici olmana rağmen bozgunculukla suçlanabilir, diğeri ifsat edici olmasına rağmen ıslah edici olarak görünebilir. O zaman sadece kalbine bakmalısın ve Allah’ın katında ıslah edenin de ifsat edenin de bilindiğini bilerek rahatlamalısın. Zira kalplerin özünü bilen ve tek adaletle hesaba çekecek O’ dur. Rabbimiz buyuruyor ki: “…Allah, bozanı düzeltenden ayırıp bilir…” (Bakara, 220)

Islah eden merhamet, rahmet ve cenneti; ifsat eden gazap, azap ve cehennemi kendine çeker.

Hamd, ıslah edicilerin en hayırlısı olan Allah’a mahsustur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.