KAZAKİSTAN HADİSESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Asya’daki Türki cumhuriyetler, İslam beldelerinin ekseriyeti gibi, kukla idarecilerin kıskacında hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Esasen bu meseleye dair geniş bir arka plan sunmak gerekir. Fakat biz bu noktada gerek yerimizin darlığı gerekse bu meseleye dair kısa tarihi süreci 2020 yılının Kasım sayısındaki “Dünden Bugüne Orta Asya” başlıklı yazımızda işlemiş olduğumuz için, ayrıntıya girmeyeceğiz.

Bugün, Asya’daki Türk beldelerinin bir kısmı -kâğıt üzerinde de olsa- bağımsız, bir kısmı Çin işgali, bir kısmı ise Rus işgali altındadır. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan bağımsız cumhuriyetlerdir. Her ne kadar Tacikistan da Türki cumhuriyetler arasında zannediliyor olsa da, Tacikler Farisi kökenli bir halktır. Fakat gerek İslami gerekse kültürel bağlar Tacikistan’ı da bu bölgenin ayrılmaz bir parçası yapmaktadır.

Rusya işgali altındaki Türk bölgeleri Altay, Başkurdistan, Çuvaşistan, Hakasya, Kabardey-Balkarya, Karaçay-Çerkesya, Kırım, Saha (Yakutistan), Tataristan ve Tuva’dır.

Çin işgali altında ise Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan ile çeşitli Kazak, Kırgız ve Salar bölgeleri bulunmaktadır.

Bu topraklar doğrudan yahut dolaylı olarak Çin ve Rusya tarafından idare edilmektedir, halklarının ezici çoğunluğu da Müslümanlardan müteşekkildir.

Bizim burada ele alacağımız konu ise kağıt üzerinde bağımsız addedilen bu Türki cumhuriyetlerden Kazakistan’da yaşanan olaylar olacak.

Kazakistan Olayları

Kazakistan’da Ocak ayı başında cereyan eden ve bu satırlar kaleme alındığı süreçte tamamen bastırılan halk protestoları ve çatışmalar dünyanın gündemine oturmuştur.

Biz burada olayların arka planını, bunlara sebep olan siyasi durumları, devlet aygıtı içerisindeki çekişmeleri ve buna dair diğer güncel siyasi meseleleri tahlil sadedinde değiliz. Gayemiz meselenin görülmek istenmeyen yönlerini ve İslami siyasete ilişkin noktalarını değerlendirmeye çalışmaktır.

Evvela şunu çok açık bir şekilde görmek gerekir ki, İslam dünyasının geri kalanı gibi Asya’daki Türki cumhuriyetler de halk ve halkın değerleriyle hiçbir bağlantısı olmayan, tamamen dış desteğe dayalı, İslam karşıtı dikta rejimlerince idare edilmektedir. Bu dikta rejimlerinin iktidarda kalmak için iki zorunluluğu vardır.

İlki, Rusya ve Çin gibi odaklara sadakat; ikincisi ise ülke içerisindeki rejimi oluşturan zengin, sanayici, yönetici, üst düzey memur, üst düzey subaylar gibi kimseleri varlıklı ve rütbeli tutmaya devam etmektir. Bu sebeple söz konusu ülkelerde çoğunlukla dış bağlantılı bir kaymak tabaka oluşmuştur. Dikta idarecileri de bu kaymak tabakayı kendilerine sadık kılabilmek için ülkenin tüm maddi kaynaklarını bunlara ve kendilerine akıtmaktadır.

Haliyle, çok ciddi yeraltı ve yer üstü kaynaklara sahip olan bu ülkelerin halkı fakirlik içerisinde yaşamaktadır. Bu yöneticiler iktidarda kalmak için halklarını sefalet ve zillete mahkûm etmektedirler. Halk da büyük zenginliklerin üzerinde yaşamalarına rağmen, geçinebilmek için ülkelerini terk etmek durumunda kalmaktadır.

Bir diğer mesele de halkın her türlü İslami ve kültürel değerden koparılarak, kimliksiz hale getirilmesidir. Zira ilmi, siyasi, askeri ve fikri açıdan tarihte ciddi bir kimliğe sahip olan bu halkların, kimliklerini yeniden edinmesi halinde, ortaya çıkacak olan durum hem kukla idarecileri hem de onların efendilerini zor durumda bırakacaktır.

İşte bu düzlemde bölge halkı kimliksizliğe, yoksulluğa ve sefalete mahkûm edilmiştir. Tıpkı Firavunların Mısır halkını ezmesi, aşağılaması ve zillete düçar ederek kendine köle haline getirmesi gibi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.”[1]

Gerçekten de zalimliği de aşan, artık tağuti ve kukla idareciler konumuna gelen bu kişilere karşı hakkı kavli ve fiili bir şekilde haykırmak, Müslümanların en asli vazifelerinden birisidir.

Müslüman kanaat önderlerinin, hocaların ve diğer tüm Müslümanların, muhatapları meşru ve İslami idarecilermiş gibi davranmaması bu noktada büyük bir önem arz eder. Şayet Müslümanlar bu kukla idarecilere İslami yöneticilermiş ve onlarla aramızda bir kardeşlik hukuku varmış gibi muamele edecek olursa, bu hem İslami hem de siyasi yönden büyük sorunlara gebe olur. Bizlerin buradaki muhatabının mazlum ve Müslüman halk kitleleri olduğunu asla unutmamak gerekir.

Bu noktada siyasi açıdan çıkarılması gereken bazı dersler de vardır. Kanaatimizce ilki ve en mühimi, İslam beldelerinde kurulan kukla rejimlerin artık bir sıkımlık canının kaldığı ve yaşamak için dış güçlerin kan pompalamasına muhtaç olduklarıdır. Bu, tüm Müslümanlar için geleceğe dair umut vadeden bir gelişmedir.

Bir diğer husus, Müslümanların asıl düşmanlarının, İslam dünyasına kendi arzularını dayatan ABD gibi, Rusya gibi, Çin gibi, İngiltere gibi, Fransa gibi güçler olduğudur. Şayet bu ülkelerin destek ve yardımları olmasa, İslam beldelerindeki kukla yönetimlerin alaşağı edilmesi sadece bir zaman meselesidir.

Tüm bunlara ek olarak, Müslümanların ilmî, siyasi, fikrî, sosyal, iktisadi vesaire akla gelebilecek tüm yönlerden, Allah azze ve celle’nin yarattığı tarihi seyrin karşımıza çıkarabileceği tüm olanak ve imtihanlara hazır olması gerektiğidir. Geçtiğimiz ay yayınlanan “Gerçek İktidar” yazımızda da zikredildiği gibi, gerçek bir iktidarı elde edecek vasıtalara sahip olan Müslümanlar, kriz anlarından istifade ederek İslami bir geleceği inşa edebilir.

Unutmamak gerekir ki en büyük değişimler, en büyük kriz anları sonrasında hayata geçer. Bu açıdan her değişim bir doğum gibidir. Şayet Müslümanlar, yeni bir çağı doğuracak sancılara hazırlıklı iseler, ortaya tüm dünyayı aydınlatacak bir güneş çıkacaktır.

Müslümanlar, meselelere Müslümanca, Müslüman kimliğiyle ve Allah’a karşı duydukları takva ile bakarlar. Bizlerin bakış açısı asla, gayri İslami, tağuti ve zorba yönetimlerin, tağuti kimliklerin ve küfür güçlerinin çıkarlarına hizmet edemez. Böyle bir şeye olanak verildiği takdirde İslam aleminin 100 sene önce olduğu gibi tekrar daha küçük parçalara ayrılması, işgalin sürmesi ve yozlaşmanın katlanarak artması kaçınılmazdır.

Kazakistan olayları, İslam beldelerinin asırlardır çektiği krizlerin bir yansıması, küçük bir örneğidir. Elbette hiçbir Müslüman, İslam beldelerinin fitneye duçar olmasını ve daha büyük krizlerin içerisine itilmesini istemez.

Fakat şuurunda olmalıyız ki beldelerimizin karşı karşıya olduğu en büyük kriz, Müslümanların kukla idareciler tarafından sömürülmesidir. Buna karşı aktif bir programı olmayan, bilakis kukla idarecilere meşruiyet katacak tavırlar sergileyen Müslümanların, başlarını ellerinin arasına alarak düşünmeleri, durdukları noktanın yanlışlığının farkına varmaları ve her koşulda Müslümanlardan yana açıkça saf tuttuklarından emin olmalarıdır.

Müslümanları oldukça çetin, ancak yine de aydınlık sabahlara gebe geceler beklemekte. Her gece bir şafak müjdesidir. Yeter ki bizler, İslam beldelerini Allah’ın nuruyla yeniden aydınlatmak üzere gerçek bir programa, uygulanabilir ve Müslümanca bir yaklaşıma sahip olalım.

[1]. Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebu Dâvud, Melâhim 17

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.