İBADET KAVRAMI – 5

12- Abidlerin Sıfatları

Bundan önceki yazılarımızda beyan edildiği üzere ubudiyet, kişinin bütün hayatını kapsayan, ilahi emirleri imtisal etmesi ve yasaklardan sakınmasıyla tahakkuk eden bir sıfattır. Bu sıfat, şeriatı bir bütün olarak kabul etmesi ve gücü oranında onunla amel etmesiyle kâmil bir şekilde gerçekleşir. Şeriatla amel etmenin noksanlığı oranında, kulluk sıfatında da noksanlık meydana gelir. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de ve sünneti seniyyede Allah’a kulluğun asgari seviyesi beyan edilmekle birlikte, bu kulluğun kemâli ve zirvesi de açıklanmıştır. Allah’a kulluk temelde şu üç mertebeye ayrılmaktadır;

Ubudiyetin en alt derecesi tevhid inancını benimseyerek küfür, şirk ve nifaktan sakınmaktır. Böylece kişi ebedi cehennemde kalmaktan kurtulmuş olur.

Ubudiyyetin orta derecesi farzları eda etmek ve kebair/büyük günahlardan sakınmaktır. Böylece kişi Allah’ın izniyle cehenneme girmekten kurtulmuş ve Allah’ın lütfuyla cennete girmeyi hak etmiş olur.

Ubudiyyetin kemâli ve zirvesi ise bütün hayatı Allah için yaşamak ve Allah’ın rızası doğrultusunda hareket etmektir. Bu özelliğe sahip olan kişi farzları eda ettiği gibi nafile olan ibadetlerle de meşgul olur ve büyük günahlardan sakındığı gibi küçük günahlardan, mekruh ve şüpheli olan şeylerden, hatta mübah olan şeylere fazla dalmaktan da sakınır. İşte cennet mertebelerinde yükselmek, ubudiyetin kemâl mertebelerinde yücelmekle eş orantılıdır ki bunun derecelerini ancak Yüce Mevla bilmektedir.

Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyyede abidlerin özellikleri tafsilatlı bir şekilde beyan edilmiştir. Biz burada bazı ayet-i kerimeleri icmalen kaydedip, özellikle Furkan suresinin son sayfasında açıklanan sıfatlar üzerinde tafsilatlı bir şekilde durmaya çalışacağız.

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Ancak namaz kılanlar başka; namazlarını devamlı kılanlar; isteyene ve yoksun kalmışa mallarından belli bir hak tanıyanlar; hesap gününün doğruluğuna inananlar; Rablerinin azabından çekinenler -ki Rablerinin azabı karşısında asla güven içinde olunamaz-; iffetlerini koruyanlar -ki eşleri ve cariyeleri bunun dışında olup bundan dolayı kınanmazlar; ama kim bunun ötesine geçmeye kalkışırsa böyleleri sınırı aşanların ta kendileridir-; emanetlerine ve ahidlerine riayet edenler; şahitliklerini dosdoğru yapanlar; namazlarının gereklerini titizlikle yerine getirenler. İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.” (Mearic, 19-35)

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.” (Bakara, 177)

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster” diyerek dua et. Kalplerinizdekini en iyi bilen Rabbinizdir. Eğer iyi olursanız bilesiniz ki Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır. Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da Rabbine karşı çok nankördür. Eğer sen kendin dahi Rabbinden umduğun bir lütfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle! Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin! Rabbin rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayasızlıktır, çok kötü bir yoldur. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik; ancak o da öldürme hususunda sınırı aşmasın; çünkü o, yeterince yardıma mazhar olmuştur. Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyidir hem de sonucu daha güzeldir. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin. Bütün bu davranış bozuklukları, Rabbinin katında kerih(iğrenç)tir. İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah’la birlikte bir başka ilah edinme; yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.” (İsra, 23-39)

Allah azze ve celle, Furkan suresinin son sayfasında Rahman’ın kullarından bahsetmiş ve özelliklerini anlatmıştır. Biz de bu özellikleri teker teker ele alarak özet bir şekilde üzerinde durmaya çalışacağız. Burada Rahman’ın kullarının on iki özelliği beyan edilmiştir.

“Rahman’ın kulları onlardır ki yeryüzünde vakarla yürürler” Bu, onların kulluklarının gereğidir. Yüce Mevla’nın kulları olduklarının şuurunda bulundukları için kibir duygusundan tamamen arınmışlardır. Kalpleri tevazu ile yumuşamış ve bu onların yürüyüşlerine yansımıştır. Yeryüzünde vakarla ve tevazu ile yürümeleri, Allah’ın kullarının haklarına riayet ettikleri, hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı kibirlenip böbürlenmedikleri ve kimsenin hakkına tecavüz etmedikleri anlamını da ifade etmektedir.

“Ve cahil (kendini bilmez)ler onlara laf atınca, ‘selâm!’ deyip geçerler.” Bu, onların ikinci özellikleri olup, vakarlarının gereğidir. Zira onlar ağırbaşlı ve halim kimselerdir. Kendilerini ilgilendiren faydalı şeylerle meşgul olup, faydasız şeylerden yüz çevirirler. Bundan dolayı da çirkin söze, güzel sözle karşılık verirler. Kendilerini üzen kimselere, onları sevindiren cümlelerle mukabelede bulunurlar. Kendilerine kötülük yapanları, iyilikle mukabelede bulunarak savarlar. Nitekim onların bu özellikleri başka bir ayet-i kerimede şöyle ifade edilmiştir: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir.” (Fussilet, 34-35)

“Onlar ki, gecelerini rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geçirir (ihya eder)ler.”

Bu, onların üçüncü özellikleri olup kulluklarının kemâlini ifade etmektedir. Zira onlar, gündüz vakar, tevazu ve selamet içerisinde kulların haklarına riayet ederken; geceleyin kıyam, rükû ve secde ile Rablerinin rahmetini ummak ve azabından sakınmak için rahmet dergahının önünde divana durmaktadırlar. Onlar gündüzlerini ibadetle geçirdikleri gibi, gecelerini de ibadetle, tilavetle ve istiğfarla geçirmektedirler. Abidlerin bu özellikleri diğer bir yerde şöyle ifade edilmiştir: “(Bu nimetler) “Ey rabbimiz! Biz gerçekten iman ettik, günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğruluktan şaşmayanlar, huzurda boyun bükenler, hayır yolunda infak (harcama) yapanlar ve seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dileyenler (içindir).” (Âl-i İmran, 16-17) Görüldüğü gibi Allah’ın abid kulları hayatlarını sabır, sıdk, itaat ve infak gibi en yüce erdemlerle süslemekle birlikte; kusurlarını itiraf etmekte ve duaların makbul olduğu seher vakitlerinde istiğfarda bulunmaktadırlar. Bu da onların Yüce Allah’ın karşısında ne büyük bir zilletle boyun eğdiklerini ve kalplerinin ne denli engin bir tevazu içinde bulunduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Allah’ın abid kullarının, gece namazını şiar edindikleri Zümer suresinde şöyle beyan edilmektedir: “(Bu adam mı,) yoksa ahiret kaygısıyla ve rabbinin rahmetine nail olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)?” De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl/iz’an sahipleri bunu anlar. De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar iyilik bulacaklardır. Allah’ın arzı geniştir. Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (Zümer, 9-10)

“Onlar ki ‘Rabbimiz!’ Derler, ‘Cehennem azabını bizden sav; çünkü onun azabı devamlıdır.’ Gerçekten o ne kötü karargâh ve ne kötü ikametgâhtır.!” Bu, onların dördüncü özellikleri olup, taat ve ibadette ileri seviyede olmalarına rağmen kendilerini kusurlu bulduklarını ve amellerinin kabul edilmemesinden korkarak yüce Allah’a istiğfarda bulunduklarını ifade etmektedir. Nitekim zahidlerden biri şöyle demiştir: “Bu, akıllara durgunluk veren ve insanı dehşete düşüren büyük bir makamdır. Zira Yüce Mevla onları pek çok taat ve ibadet vasfıyla niteledikten sonra onların en kâmil hallerini şöyle haber vermektedir: Onlar, Yüce Mevla’nın huzurunda, kusurlarını itiraf eden günahkârlar gibi durup şöyle demektedirler: “Benden cehennem azabını uzaklaştır!” Zira o, Mevla’sının kendisi üzerinde bulunan haklarını yerine getirme hususunda kusurlu davrandığı için amellerini hakir görmüş ve kabul edilmemesinden korkmuştur.”

Nitekim abidlerin bu hali başka bir ayet-i kerimede şöyle ifade edilmiştir: “Rablerine döneceklerinden ötürü yaptıklarını/verdiklerini kalpleri titreyerek yapanlar/verenler. İşte onlar; hayırlara koşanlardır ve elbette onlar, onun (hayrın) öncüleridirler.” (Müminun, 60-61) Hz. Aişe der ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Ey Allah’ın Rasulü! ‘‘Rablerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler’ (Mü’minun 60) ayeti hırsızlık yapan, zina eden, içki içen ama buna rağmen Allah’tan korkan kişiler hakkında mıdır?” diye sorduğumda; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Hayır ey Ebubekir’in kızı, Sıddık’ın kızı! Burada bahsi geçen kişiler namaz kılan, oruç tutan, zekât veren ama (bunların kendilerinden kabul edilmeyeceği korkusunu taşıyan ve) Allah’tan korkan kişilerdir’ karşılığını verdi.[1]

“Onlar ki, harcama yaptıklarında ne israf (savurganlık), ne de pintilik ederler; (harcamaları bu) ikisi arasında dengelidir.”  Bu, abidlerin beşinci özellikleri olup, dünyevi harcamalarında ve infaklarında iktisatlı olduklarını ifade etmektedir. Onların bütün işleri gibi harcamaları da ifrat ve tefritten uzak olup dengelidir. İsraf; malın haram yollara harcanmasıdır. Aynı şekilde sırf nefsin arzularını tatmin etmek ve şehevatını yerine getirmek niyetiyle yapılan harcamaların da israfa girdiği söylenmiştir. Yine geçim darlığına tahammül etmeyeceğinden korkan ve pişman olacağından çekinen kimsenin malını, kendisini sıkıntıya sokacak şekilde tasadduk etmesi de israftır. Fakat geçim darlığına sabredeceğine güvenen bir kimsenin, malının tümünü dahi tasadduk etmesi israf değildir. Pintilik yapmaya gelince bu, malı elde tutarak Allah’ın haklarını eda etmekten ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle nafile sadaka vermekten geri durmaktır. Kişinin, üzerinde bulunan malî hakları eda etmeyip malı elinde tutması zemmedilen cimriliktir. Fakat nefsini aza kanaat etmeye alıştırmak için malı harcamayıp elinde tutarsa, bu pintilik sayılmaz. Bunun da sürekli olmayıp, nefsini terbiye için dengeli bir şekilde olması gerekir.

“Onlar ki, Allah ile beraber bir başka ilaha dua (kulluk) etmezler…” Bu, abidlerin altıncı özelliği olup, tevhidin gereği olarak sadece Allah’a kulluk ettiklerini ve ibadette herhangi bir şeyi O’na ortak koşmadıklarını ifade etmektedir. Allah’tan hakkıyla korkan abidler, başta şirk, küfür ve nifak olmak üzere Allah’ın yasakladığı haramlardan içtinab ederler. Onların kalpleri, sıdk/samimiyet ile Yüce Mevla’ya bağlı olup ne sevmekte ve ne de korkmakta hiç kimseyi O’na ortak koşmazlar. Sevdiklerini sadece O’nun rızası doğrultusunda sever ve ancak O’ndan korkarlar. Fayda ve zararın yalnız O’nun elinde olduğunu yakînen bildikleri için ümitlerini O’ndan başkasına bağlamaz, O’nun dışında hiçbir şeye dayanıp tevekkül etmez ve O’ndan başka hiç kimseden korkup çekinmezler. Allah azze ve celle’yi isimleri, sıfatları ve fiilleri ile tanıyıp tahkiki bir şekilde O’na iman ederler. Bu özellik o kadar önemlidir ki, vahiy bütünüyle bu özelliği beyan etmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim ya tevhidin hakikatini beyan etmekte veya tevhidin hukukunu/gereklerini açıklamakta ya da tevhidin hakikatine iman edip gereklerini yerine getiren müminleri cennetle müjdelemekte veyahut tevhide aykırı hareket eden müşrikleri/kafirleri cehennem ile korkutup uyarmaktadır.

“Allah’ın dokunulmaz kıldığı canı haksız yere asla öldürmezler.” Bu, abidlerin yedinci sıfatı olup, diğer insanların onların ellerinden emin olduklarını ifade etmektedir. Nitekim kâmil iman, insanların kişinin elinden ve dilinden emin olmalarıdır. Diğer taraftan korunması farz olan beş temel esastan biri de can emniyetidir. Allahu Teâlâ’nın öldürülmelerini helal kıldığı kimseler dışında kalan herkesin canı emniyettedir. Allah’tan korkan ve O’na kulluk eden kimseler, can emniyetini asla ihlal etmez ve Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana haksız yere kastetmezler. Onlar bilirler ki, şirkten sonra en büyük günah haksız yere cana kıymaktır. Allah’tan korktukları için, O’nun yasaklamış olduğu bütün haramları terk ettikleri gibi en büyük günah olan haksız yere cana kıyma suçunu da terk eder ve helak edici bu günahı işlemekten şiddetle sakınırlar. Bu günahı işlemeye sebep olan kin, hased, öfke, kibir, sözlü veya fiili olarak başkalarına eziyet etme ve kendini başkalarından üstün görmek gibi helak edici büyük günahlardan da sakınırlar.

“Ve onlar zina etmezler. Kim bunları yaparsa, günahını(n cezasını) çeker. Kıyamet günü de azabı katlanır ve horlanan olarak onda (azapta) temelli kalır.”  Bu, abidlerin sekizinci özelliği olup, iffetlerini koruduklarını ifade etmektedir. Onlar, korunması zaruri olan beş temel esastan ‘nesli koruma’ esasına titizlikle riayet ederler. Çirkin bir yol olan ve helak edici bir uçurum olan zinadan sakındıkları gibi, zinaya götüren bütün vesilelerden de sakınırlar. Gözlerini harama bakmaktan, kulaklarını kışkırtıcı haram sözler dinlemekten, dillerini çirkin/fahşa sözleri konuşmaktan, ellerini harama uzatmaktan, ayaklarını harama doğru yürümekten ve kalplerini haram olan bu çirkin işi arzulamaktan korurlar.

Görüldüğü gibi Rahman’ın kulları şirk koşmaktan, haksız yere cana kıymaktan ve çirkin bir günah olan zinadan sakınmaktadırlar. Nitekim bu hususlardan sakındıkları bir hadis-i şerifte şu şekilde beyan edilmiştir: Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Allah indinde en büyük günah hangisidir?” diye sordum; “Seni yaratmış olduğu halde Allah’a şirk (ortak) koşmandır” buyurdu. “Bundan sonra hangisidir?” dedim; “Seninle beraber yemek yiyeceğinden korkarak evladını öldürmendir.” dedi. “Ondan sonra nedir?” dedim; “Ondan sonra komşunun helali ile zina etmendir.” buyurdu.[2]

Allahu Teâlâ, bu suçlardan herhangi birini veya hepsini işleyen insanların ümitsizliğe düşmemeleri için ve hayatta oldukları sürece Allah’a dönerek suçlarını telafi etme imkanına sahip olduklarını ifade etmek üzere bu ayetlerin devamında şöyle buyurmuştur:” Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç; işte Allah’ın, kötülüklerini iyiliklere dönüştürdüğü kişiler onlardır! Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Kim tevbe eder ve salih amel işlerse, elbette Allah’a iyi bir dönüş yapmış olur.” (Furkan, 70-71) Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şirk koşmuş, haksız yere cana kıymış, zina etmiş ve daha pek çok günahlar işlemiş olan bazı kimseler iman etseler dahi bu günahlarının bağışlanmayacağından endişe duyarak bu durumu Rasul-i Ekrem’e şikâyet etmişler; bunun üzerine Zümer suresindeki şu ayet-i kerime nazil olmuştur: “De ki: “Ey kendileri aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin! Zira Allah, günahların hepsini bağışlar; çünkü O çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Zümer, 53) Aynı şekilde yukarıdaki ayetler de bu olay üzerine nazil olmuş ve pek çok suça bulaşmış bu kimselerin günahlarının, sadece tevbe edip Allah’a dönmekle affedileceği bildirilmiştir. Bu da tevbe etmenin, abidlerin özelliği olduğunu göstermektedir. Zira beşer oldukları için şaşırmaları ve gafletle günaha bulaşmaları her zaman mümkündür. Böyle bir durumda hemen pişmanlık duyup günahlarından tevbe eder ve tevbenin şartlarına riayet ederek suçlarını telafi ederler.

“Ve onlar ki, yalana şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler.” Bu, abidlerin dokuzuncu özelliği olup, onların bilinçli bir şekilde yalan söylemekten, yalan şahitlikte bulunmaktan ve batıl davranışların sergilendiği ortamlarda bulunmaktan şiddetle sakındıklarını; farkında olmadan boş ve faydasız bir söz veya davranış ile karşılaşmaları durumunda ona ilgi duymadıklarını ve vakar ile oradan uzaklaştıklarını ifade etmektedir. Bu sıfat, yalan sözlerin yayıldığı ve batıl davranışların hâkim olduğu bir toplumda yaşayan Rahmanın kulları için hayati derecede önemlidir. Zira insan, içinde bulunduğu ortamdan etkilenen bir yapıda yaratılmıştır. Bundan dolayı Rahman’a kul olmak isteyenler, selim olan kalplerini ve istikamet üzere olan fıtratlarını korumak için ifsad edici her türlü sözlerin söylendiği ve davranışların sergilendiği ortamlardan uzak durmaları zaruridir. Cahiliye hayatının hâkim olduğu şu ahir zamanda yalan ve sahte sözler ne kadar da çoktur! Aynı şekilde batıl davranışlar ve temelsiz eylemler ne kadar da fazladır! Bu ayet-i kerime, küfür ve şirk olan düşüncelerin reklamının yapıldığı programlardan, çeşitli ma’siyetlerin toplum içerisinde yayılması için neşredilen filmlerden/dizilerden ve özellikle son dönemlerde faydasız ve batıl söz ve eylemlerin mezbelesi/çöplüğü haline gelen sosyal medyanın şerlerinden şiddetle sakınılması gerektiğini de ifade etmektedir.

Ebu Bekir İbnu’l-Arabi bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: “Rahman’ın kullarının üstün ve şerefli olmaları şunu gerektirmektedir; münkeri değiştirmeye güç yetiremedikleri zaman, onu kerih görerek münkerin işlendiği ortamdan uzak dururlar. Münkeri değiştirmeye güç yetirdikleri zaman ise, üstünlük ve şereflerinden dolayı muhakkak onu değiştirirler. Diğer taraftan ‘lağv/boş şey’ kelimesinin ifade ettiği husus; faydası bulunmayan veya içinde zarar verici bir fayda bulunan şeydir. Buna göre faydası bulunmayan bir şeyle karşılaştıklarında, vakarlı bir şekilde ondan uzak dururlar. Ancak içinde zarar verici bir fayda bulunan bir şeyle karşılaştıklarında, üstünlük ve şereflerinden dolayı muhakkak onu değiştirirler.”[3]

“Onlar ki, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatılınca, bunlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” Bu, abidlerin onuncu özelliği olup, Allah azze ve celle’nin ayetlerine/şeriatına karşı ne kadar hassas olduklarını ifade etmektedir. Onlar Allah’ın ayetlerini ve şeriatının buyruklarını işittikleri zaman, “işittik ve itaat ettik” derler. Kur’an ve Sünnet üzerinde derinlemesine düşünür ve öğrendikleri ilimle amel ederler. Nitekim insanların kalpleri gaflete düşmek üzere yaratılmış olup, sürekli hatırlatılmaya ve öğüt verilerek uyandırılmaya muhtaçtır. Allah’ın ayetlerinin hatırlatıldığı kalpler iki kısma ayrılmaktadır; bu kalplerden Allah’a iman eden ve O’na kulluk yapanlar, Allah’ın ayetlerine kulak verir ve basiretleriyle öğüt alırlar. O’nun şeriatını uygulamayı, hayatlarının gayesi kabul ederler. Diğer bazı kalpler de vardır ki, bu kalpler Allah’ın şeriatına karşı kılıflıdır. Onlar Allah’ın ayetlerini duymak istemeyen, hevalarına tabi olan kimselerdir. İnsanların çoğunluğunun kalpleri bu şekildedir. Kalpleri katılaşmış ve kulaklarını Allah’ın kitabına karşı tıkamışlardır. Nitekim günümüzde Müslüman toplumlar dahi Allah’ın kitabına sırtlarını dönmüş ve onu tatbik sahasından kaldırmışlardır. Allah’ın kitabı yerine, şeytanın fısıltılarıyla/vesveseleriyle düzenlenmiş bulunan ve her türlü fesadın kaynağı olan batının bâtıl kanunlarını/hukuk sistemlerini uygulamaya koymuşlardır. Bu hal, İslam’dan azıcık nasibi olan kimselerin kalplerini parçalayacak, vicdanlarını sızlatacak acı bir durumdur. Ancak kendilerine Müslüman diyen insanların çoğunluğu bu acı durumun farkında dahi olmadan ve umursamadan hayatlarını devam ettirmektedirler. İnsanların bu hali, Allah’ın ayetlerine karşı kör ve sağır olmalarının neticesidir.

Bu da Rahman’ın kullarının bu özelliğinin ne kadar önemli bir sıfat olduğunu göstermektedir. Zira onların ilmi ve ameli faziletlerinin tümü, bu hassasiyete sahip olmalarının meyvesidir. Bu sıfatları, onları gaflete düşmekten kurtarmış ve şeytanın vesveselerine karşı sürekli uyanık kalmalarını sağlamıştır ki; bu da ölünceye kadar istikamet üzere kalmalarını ve Müslüman olarak can vermelerini sağlayacak hayati derece de önemli bir özelliktir.

“Onlar ki ‘Ey Rabbimiz! Gözlerimizi aydınlatacak eş ve zürriyetler bahşet bize!’ derler.” Bu, Rahman’ın kullarının on birinci özelliği olup, onların Allah’ın rızası doğrultusunda evlenmek istediklerini ve kendilerine salih zürriyetlerin bahşedilmesini arzuladıklarını göstermektedir. Hadis’i şerifte beyan edildiği üzere evlilik dinin yarısıdır. Dolayısıyla dinini tamamlamak ve iffetini korumak isteyen muttaki bir kişinin, evlenmesi ve salih bir neslin yetişeceği aile yuvasını kurması faziletli bir ameldir. Zira Ümmet-i Muhammed’in çoğalması ve insanlığa şahit/murakıb olarak görevlendirilen İslam ümmetinin güçlü ve kuvvetli olarak devam etmesi, İslamî temeller üzerine kurulan ailelerin varlığına bağlıdır. Diğer taraftan salih bir nesil yetiştiren kimsenin, öldükten sonra dahi amel defteri kapanmaz. Bu da abidlerin, nikah faziletini elde etmelerine sebep olan önemli bir husustur. ‘Göz aydınlığı’ ifadesi, kalbin ferahlaması ve gönlün mutluluk/huzur hissetmesidir. Bu da saliha bir eşe ve salih zürriyetlere sahip olmakla elde edilir. Eşinin salih bir kişi olduğunu görüp, salih ameller işlemekte ona ortak olan ve böylece kendilerinden salih nesillerin meydana gelmesine vesile olan kişi ne bahtiyar bir kimsedir!

“Ve bizi takva sahiplerine imam (önder) yap (derler).” Bu da abidlerin on ikinci özelliği olup, takva sahibi olmayı istediklerini ve takvada örnek olma makamına çıkarılmayı umduklarını ifade etmektedir. Onlar Allahu Teâlâ’dan, kendilerini muttaki kılmasını ve diğer insanların da bu hususta kendilerini örnek almalarını sağlamasını niyaz etmektedirler. Zira onlar Allah’a kullukta, hayırda ve fazilette öncü olan kimselerdir. Bu da onların, öldükten sonra dahi ecirlerinin devam etmesini ve amel defterlerinin kapanmamasını istemelerinden dolayıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Her kim İslam’da güzel bir çığır açarsa, kendi amelinin ecrini aldığı gibi kıyamet gününe kadar bu çığırda yürüyerek kendisine uyanların da amellerinin ecri kadar ecir alır. Ve bu onların ecirlerinden hiçbir şey eksiltmez…”[4]

Allahu Teâlâ, bu özelliklere sahip olanları müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: “İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennet köşkleriyle ödüllendirileceklerdir! Orada esenlik dilekleri ve selamla karşılanırlar! Orada temelli olarak kalıcıdırlar! Ne güzel karargâh ve (ne güzel) ikametgâhtır (cennet)!”  Bir sonraki ayette Allah’a kulluğun, insan için ne denli zaruri olduğu ve hayatının en önemli gayesi olduğu vurgulanarak şöyle buyurulmaktadır:” De ki:” Duanız (ibadetiniz/yalvarıp yakarmanız) olmasa, Rabbim sizi önemsemez.” Bu ayetin sonunda, Allah’a kulluktan yüz çevirenlerin vahim akıbetleri belirtilerek şöyle buyurulmuştur:” Kaldı ki siz yalanladınız, dolayısıyla (Rabbimin azabı) yakanızı bırakmayacaktır.”

İbadet kavramı konusunu şu hadis-i şerifi kaydederek bitirelim:

Muâz b. Cebel radıyallahu anh şöyle dedi: “Ben, merkeb üzerinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in terkisinde idim. Hz. Peygamber: ‘Ey Muâz! Allah’ın kullar üzerinde, kulların da Allah üzerinde ne hakkı vardır, bilir misin?’ buyurdu. Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı, onların sadece Allah’a kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. Kulların da Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan(lar)a azap etmemesidir’. Ben hemen: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi?’ dedim. ‘Müjdeleme; yoksa onlar buna güvenip (ameli terk ederek) tembellik ederler’ buyurdu.”[5]

[1]. Tirmizi, 3175; İbn Mace, 4198

[2]. Buhârî, 4477,4761; Müslim, 86

[3]. İbnu’l-Arabi, Siracu’l-Murîdin, cilt III, s.131-132

[4]. Müslim, 1017; Tirmizi, 2675; Nesai, 2555; İbni Mace, 203

[5]. Buhârî, 2859; Müslim,30

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.