DAVETTE MÜHİM HAKİKAT: HİDAYET, ALLAHTANDIR

Hidayet kelimesi “amaca ulaştıracak yolu gösterme, bu yol için kılavuzluk etme” olarak tanımlanmıştır.

Bu tanım, davetçinin davet etmede rolünü de bize tanım olarak öğretmektedir. Davetçinin muhatap üzerindeki etkisi, ona doğru yolu bulması için rehberlik etmektir. Muhatap üzerinde sadece anlatma yoluyla rehberlik etme etkisine sahip olan davetçi, bunu en güzel şekilde yapabilmenin gayretinde olmalıdır.

Hidayet, gönül pusulasının hakikat kıblesini yakalama anıdır. Hidayet, bir ömür boyu her gün üşenmeden gönül penceremize gelip perdelerin aralanmasını bekleyen iman güneşinin nazlı nazlı içeri süzülme fırsatıdır. Hidayet, dünyada hiçbir nimet ve servetle ölçülemeyecek ve hatırası bir ömür boyu tüm tazeliğiyle burunda tütecek bir mazhariyet sevincidir.[1]

Hidâyet, uçsuz bucaksız bir çölde kişiyi hedefe güven içinde ulaştıran, eğriliği olmayan dümdüz bir yolda gitmektir.[2]

İnsan, fıtratında olan bir duygu gereği, yaptığı bir işin sonucunu hemen/acele bir şekilde görmek ister. Bizi yaratan ve bu yüzden de yarattığı varlığı en iyi bilen Rabbimiz, fıtratımızda olan bu duygumuzu Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber vermiştir: “İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır…” (Enbiyâ, 37)

Fıtratımızdaki aceleci, bir işin sonucunun hemen ya da çok kısa bir süre içinde elde edilmesi davranışına günlük hayatta olduğu gibi davette de şahit olmaktayız.

Davetçinin davet yaptığı muhatap ya da muhataplarından hemen bir etkileşim beklemesi ve söylenilenlerin hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi beklentisi, aceleci davranıştan kaynaklanmaktadır.

Yapılan davetten acele ile olumlu beklenti içerisine girilmesinin doğallığı karşısında bilinmesi gereken bir hakikat vardır ki hidayet Allah’ın elindedir.

Davetçi, hidayeti ve doğruyu öğretmeye çalıştığı kimseden söylenilenleri muhakkak kabul edeceği beklentisine girmeden, hidayetin Allah’tan olacağını unutmamalıdır. Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz ancak içinde bulunduğu halden dolayı üzüldüğümüz, doğruyu bulabilmesi için gayrette bulunduğumuz bir kimse de olsa bu hakikat önümüzde durmaktadır.

Davetçilerin davet sırasında bilmeleri gereken bu mühim hakikati Rabbimiz şöyle haber vermektedir: “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 56)

Peygamberimiz aleyhisselam’ın küçük yaşlardan itibaren her daim koruyuculuğunu üstlenen amcası Ebu Talib’i aklımıza getirelim. Peygamber aleyhisselam ne kadar da çok istemişti onun hidayete ulaşmasını. Bunun için amcası ölüm döşeğinde iken bile ne kadar da gayret sarf etti. Bunu yapmasından daha doğal da bir şey yoktu. Ancak Rabbimiz yukarıdaki ayette de geçtiği üzere insanın sevdiğinin hidayetine gayret sarf etmesinin hayırlı bir amel olduğunu ancak işin sonucunun kendi katında saklı olduğunu bildirmektedir.

İmam Eş’arî ve Abdulkâhir Bağdadî’ye göre ise Allah’ın hidayet etmesi iki anlama gelmektedir:

Birincisi; hakkın açıklanması, ona davet edilmesi ve onun hakkında birtakım delillerin ortaya konulması anlamındadır. Bu anlamda peygamberler ve dine davet edenler bu kısma girer. İkincisi ise insanların kalplerinde hidayetin yaratılması anlamındadır. “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 56) ayetindeki hidayet bu anlamdadır.[3]

Davetçinin bu durumda misali şudur: “Tarlası olan bir çiftçi elinden gelen bütün gayreti göstererek tarlasıyla ilgilenir ve yağmurun tarlasına gelmesini bekler. Yağmurun tarlaya yağması, Allah’ın elindedir.”

Muhammed b. Süleymân el-Useymîn rahimehullah bu konuda şöyle demiştir: “Madem ki her şey Allah’ın iradesine bağlıdır. Madem ki her şey Allah’ın elindedir bu durumda insanın elinde ne var? Madem Allah kimin hidayete ereceği kimin sapacağını takdir etmişse bu durumda insan ne yapabilir?” diye sorulursa, şu şekilde cevap verilir: “Şüphesiz Allah, hidayete müstahak olan kişiyi hidayete erdirir. Sapıklığa müstahak olan kişiyi de saptırır. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez.” (Saff, 5)”

Davetçinin muhataplarından beklediği değişimin hızlı ve kısa sürede gerçekleşmemesi, “hidayetin Allah’tan geleceği” hakikatine tam bağlanmamak, davetçiyi daveti terk etme gibi olumsuz davranışlara itmemelidir. Bu şeytanın bir aldatmacasıdır. Unutulmamalıdır ki davetçi davet ile sorumludur, muhatapta meydana gelecek olumlu ya da olumsuz tepki ile değil.

“Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır.” (Şura, 48)

Bizim görevimiz insanları hidayete sevk etmek midir veya insanları hidayete ve imana davet konusunda çaba sarf etmek midir? Bizim görevimiz insanları imana zorlamak mıdır veya onlara imana götüren yolu açıklamak mıdır?[4]

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!” (Yunus, 99)

Davet konusunda şu mühim hakikati unutmamak gerekir: “Bizim görevimiz, insanları Allah’ın dinine davet konusunda gayretli olmaktır. Bunun için meşru yolları denemektir. Olması gereken şekli terk ederek, “böyle olmuyor” deyip de meşru olmayan yollara başvurmamaktır. Davet ettiğimiz muhatabımızda etkilenme görmemiz bizi sevindirse de bu durumu görüp görmemek de bizim işimiz değildir.”

Davette başarı elde etme yolunda meşru yolları terk edenlere şu ayet-i kerimeyi göz önünde bulundurmalıdır: “De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf, 103-104)

Davetçi, “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) ayeti gereğince kendi üzerine düşen daveti hakkıyla yapabilmek için gayretli olur ancak muhataplarından gerekli olumlu tepkiyi almaması durumunda bu durumun doğal bir durum olduğu hakikatine kendisini inandırmalıdır.

İnsanlar içerisinde en üstün ahlaka sahip peygamberlerin bir kısmının dahi davetlerini yaptıktan sonra muhataplardan çok azının davete olumlu tepki vererek, söylenilenleri kabul ettiği ve söylenilenlere göre hareket eden bir yaşam tarzını hayata tatbik ettiği gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır.

Nuh aleyhisselam kavmi içinde kaç sene kalmıştır?

“…Nûh, bin yıldan elli yıl daha az bir süreyle onların arasında kaldı…” (Ankebut, 14) Bu süre zarfında iman edenlerin azlığıyla ilgilenmemiş ve daveti sürdürmüştür.

Davetçinin asla kapılmaması gereken bir duygu da şudur: “Ben anlatıyorum ama muhataplarda tesiri göremiyorum.” Bu da şeytanın davetçilere kurduğu büyük bir tuzaktır.

Bu durumda davetçinin davet yönünden önce kendi eksiklerini göz önünde bulundurması, ardından da uyanık olması, muhataplarında gördüğü olumsuz tavırlara ve olumlu tepkiler almaya bakmadan davetini sürdürmesi gerekir. Adeta davete küsermişçesine (!) bir tavır sergileyerek daveti terk etmek ya da daveti sadece ailesinde kısır bir döngü halinde sürdürmek, kabuğuna çekilmek de davetçinin yapmaması gerekli davranışlardandır.

[1]. Abdulaziz Hatip, Hidâyet Ve Bazı İhtida Sebepleri, Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin İlmi Mecmuası, 2007, Sayı:7, s.99.

[2]. Vezir Harman, Sebep-Sonuç İlişkisi Açısından Hidâyet ve Dalâletin Allah’a Nispeti Meselesi, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: XIX/I (Haziran 2015), s.264.

[3]. Vezir Harman, A.g.m, s.266.

[4]. Nasır B. Süleyman El-Umer, Başarı ve Zaferin Gerçek Anlamı, s.45, Guraba Yayınları, 2009.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.