MÜSLÜMANLARDA AZMİN ARTMASINA NEDEN OLAN ETKENLER

Hepimiz hayatımızın değişik dönemlerinde farklı hedefler belirliyor ve onlara ulaşmak için çabalıyoruz. Hedef belirlediğimizde, hedefe ulaşma yolunda ilerlerken yaşanılan zorluklar bazen bizi olumsuz etkileyebiliyor ve azim ve gayretimizi kaybedebiliyoruz. Hedefimizden emin olduğumuzda ve bu yolda yürümekte ısrarcı davrandığımızda ise inşallah hayallerimize ulaşmamız mümkün olacaktır.

Küfrün bütün güç ve kuvvetiyle hâkim ve baskın geldiği ve Allah’ın dinini omuzlayarak hak ettiği hale geri çevirecek kişilerin varlığının pek az olduğu böyle bir dönemde Müslümanların kendilerini Allah’ın dinine vakfetmeleri pek elzem bir durumdur. Allah’ın dinine yönelmek, Allah azze ve celle’nin yardımına ve dini üzere sebat göstermeye vesile olur. Ayrıca kulun Allah’a yönelmesinden daha fazla Allah’ın kuluna yönelmesine vesile olur. Böylece Allah’ın koruması ve gözetiminde olur ve Allah’ın yakın kullarının arasına girer. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin rivayet ettiği bir kutsi hadiste Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu, onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.”[1]

Peygamber aleyhisselâm da kişinin bütün gayret ve çabasını nereye yönlendirmesi gerektiğini bize şu sözleriyle açıklamıştır: “Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.”[2]

Hak ile meşguliyet kişide gönül rahatlığına ve hayattan zevk almaya vesile olur. Allah’ın razı olacağı şeylerle meşgul olan kulda kalbî bir huzur, sekînet ve mutmainlik hali oluşur. Azla yetinir, çokla azmaz, her halde haline şükreder, kendisinden aşağıdakilere bakıp ibret alır, üsttekilere bakıp da haddini aşmaz. Batıla bulaşmaktan uzak durur. Hakka ve hakikate boyun eğer, küfür ve batıldan nefret eder. Doğru ve yanlışı ayırd edebilecek bir melekeye sahip olur.

Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 29)

Eğer kişi Allah’ın dininden uzaklaşırsa nefsi ve şeytan ona batılı süsler ve güzel gösterir. Batıla yönelmeyi tercih ederek Hakk’tan uzaklaşmaya ve neticede de nefret etmeye başlar. Batılı sevip razı olurken, haktan ve hak ehli insanlardan uzak durur. Onlarla birlikte olmaktan sıkılır. Nitekim Hasan-ı Basri rahmetullahi aleyh şöyle demiştir: “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen o seni batılla meşgul eder.”

Yüksek bir gayeyi amaçlayan kişiler asla çalışmaktan ve mücadele etmekten yılmazlar. Hedeflerin belirgin olması kişilerin azmini artırarak hedefe doğru iletirken Rablerinin kendilerinden haberdar olduklarını hissetmeleri, müminlerin gayret ve azim göstermelerine ve daha bir özveriyle çalışmalarına vesile olur. Kişinin gayretsiz oluşu onu aşağılara sürüklerken, azim ve gayret insanı dinde zirveye çıkarır.

İnsanın yaratılanlara değil de yaratana bakıp O’nu düşünmesi, değerli işlerin peşine düşmesine vesiledir. Samimi bir azimle beraber bütün işlerde Rabbine karşı samimi olmak kadar kul için yararlı bir şey yoktur. Gerek azim göstermekte ve gerekse de yapılacak işlerde samimi olmak gerekir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İş kesinleşince Allah’ın emrine sadakat gösterselerdi (samimi olsalardı) elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed, 21)

Kuşkusuz kişinin mutlu olması azmindeki ve amelindeki samimiyetindendir. Azmin samimi olması; kişinin kesin kararlılık göstermesi ve azminde tereddüdün bulunmaması manasına gelir.

İbni Kayyım şöyle der: “Kişi uyanık olur, basiretli davranırsa kasıtlı bir çalışmaya girer. Samimi bir iradeye sahip olur. Niyetini Allah’a hicrete sevk eder. Bilir ki bundan başka yol yoktur. Sefer için hazırlıklarını yapar. Önündeki engelleri tespit edip aşmaya çalışır.”

Azim, basirete de sebep olur. Bu ikisi bir kişide bulununca, kişi dünya ve ahiret saadetini elde eder, gayreti onu zirvelere çıkarır.

Azim bütün engellere rağmen hedefe doğru yürümektir. Ona bu uğurda destek olacak her meşru vesileye sarılmaktır. Kişinin uyanık oluşunun derecesine göre azminin kuvveti ya da zayıflığı belli olur.[3] Mükemmel olanı talep etmemek ise ya basiretsizlikten ya da azimsizlikten kaynaklanır.[4]  

Azim iki kısımdır. Birincisi; bir yola girme konusunda azimli olmak, ikincisi de; o yolda devam etme konusunda azimli olmaktır. Bu yolda tereddütlü davranmamak gerekir. İhtimal ve şüpheler kişiyi bu yolda yürümekten alıkoymamalıdır.

Azimli ve gayretli bir kişi, kalbi için de gayret sarf eder. Dağınıklığının düzelmesi, gafletinin bitip hedefe kilitlenmesi, kötü huylarını terk edip güzel ahlâkla süslenmesi için de gayret sarf eder. İşte tüm bunları yapabilenler değerli bir nefse sahip olanlardır. Değersiz bir kişilik ve nefse sahip olanlar ise bu konuda herhangi bir çaba sarf etmezler.

Bu dini yaşama konusunda gayretli olup yüksek hedeflere sahip olan kişiler “saniyelerin” bile hesabını yaparlar. Başlarına gelen musibetler asla zamanlarını zayi etmelerine sebep olamaz. Meşhur âlimlerden İbnu’l Esir, yatağa mahkûm bir hastayken “Camiu’l Usul” ve “En-Nihaye fi Garibil Hadis” kitaplarını yazmıştır. İmam Serahsi 15 ciltlik meşhur kitabı “el-Mebsut”u hapisteyken yazmıştır. İbni Kayyım el-Cevziyye “Zadu’l Mead” isimli kitabını seferdeyken yazmıştır. İmam Kurtubî “Sahihi Müslim Şerhi”ni gemideyken yazmıştır. İbni Teymiyye fetvalarının çoğunu hapisteyken vermiştir.

İmam Serahsi yöneticilere nasihat ederken sarf ettiği cümlelerden dolayı Özcend bölgesinde bir kuyuda hapsedilmeye mahkûm edilmişti. Kuyunun içerisindeyken kuyu başına gelen talebelerine ezberden kitap yazdırıyordu. Mebsut isimli kitabını yazdırıp ibadet bölümünü bitirince “Cuma ve cemaatlerden alıkonulan mahpus kişi, bu bölümü yazdırdı” ifadesini kullanmıştır. Yine “İkrar” isimli kitabını bitirince “Şerli insanların kurduğu hapishanede mahpus olan kişi, bunu yazdırdı” ifadesini kullanmıştır. Kuyuda kaldığı süre boyunca 15 ciltlik el-Mebsut kitabının yanı sıra “Siyer-i Kebir” kitabına da şerh yazmıştır.[5]

Azimli gayretkâr olan yiğit insanlar nefislerine muhalefet etmek için arzuladıkları mübah olan birçok şeyi terk ediyor ve böylece harama bulaşma ihtimallerini de azaltıyorlardı.

İbni Ethem der ki: “Hür ve değerli olan kişiler çıkarılmadan önce dünyadan çıkarlar (yani kalplerini ahirete bağlar dünyaya fazla değer vermezler).”

Bişr b. Haris der ki; “İbadetin tadını almak istiyorsan arzularınla arana demirden bir set çekeceksin.”

Seriyyu es-Sekati der ki: “Dinini arzularının önüne geçiren kişi kemale erer, arzularını dininin önüne geçiren kişi ise helake gider.”

Muhammed Mürteiş’e “Şu adam suda yürümüş” denilince O da: “Şehevi arzularına muhalefet edebilen kişi ondan daha büyük sayılır” demiştir.

Dini yaşama konusunda insanı şevklendirecek birçok sebep ve etken vardır. Muhakkak ki maksadında azimli olmak, iradenin ve isteğin zayıflığından alıkoyar. Yapılacak işteki samimiyet ise kişiyi tembellik ve bıkkınlıktan alıkoyar. Zayıf karakterli, düşük ahlâklı kişilerle geçirilen zaman insanı tembelliğe ve ahlâksızlığa sürükler. İnsanların huyları bulaşıcıdır. Salihlerle dolaşan selahat, facirlerle dolaşan fecaat bulur.

Nitekim Peygamber aleyhisselâm bu konuda şöyle buyurmaktadır: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken (üfleyen) insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.”[6]

Abdullah b. Mübarek’e evinde neden çok zaman geçirdiği, sıkılıp sıkılmadığı sorulunca: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabileriyle birlikte olduğum halde nasıl canım sıkılır?” demiş ve hadis-i şeriflerle meşgul olduğunu ve bunun insana fayda verdiğini anlatmaya çalışmıştır.

Yaşadığı bölgenin de insan üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Eğer kişiyi tembelliğe sevk eden, hayırlı işlerden alıkoyan bir mekânda yaşıyorsa orayı terk edip yüce makamlara ulaşmak için fırsat bulacak yerlere gitmek gerekir.” Özellikle birtakım günahları terk edip yeni tevbe eden insanların eski günahlarını işleme fırsatı bulamayacağı yerlere gitmek gerekir. Kişi kendisine o günahları hatırlatmayan salih arkadaşlarla beraber zaman geçirmeli ve hayırlı ortamlara yönelmelidir. Hayatına yeni bir sayfa açabileceği mekânlar ona daha çok fayda verecektir. Bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnek verdiği kişiye ve yaşadıklarına dikkat etmek gerekir:

“Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir rahip tarif edildi. Ona kadar gidip doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Rahip: ‘Hayır yoktur!’ dedi. Adam onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adam, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: ‘Evet, vardır. Seninle tevben arasına kim perde olabilir?’ dedi ve ilave etti: ‘Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.’ Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azap melekleri onun hakkında ihtilafa düştüler. Rahmet melekleri: ‘Bu adam tövbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti’ dediler. Azap melekleri de ‘Bu adam hiçbir hayır işlemedi’ dediler.” Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: ‘Onun çıktığı yer ile gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin’ dedi. Ölçtüler, gördüler ki gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü salih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.”[7]

Leş, bulunduğu yere pis kokular yayar. Uzaklaşınca temiz havayı anlarsın. Günahkârların nefesi de buna benzer, uzaklaşmak zorunda kalırsın. Semud kavmi günahkâr bir toplumdu. Allahu Teâlâ onları helâk etti. Aradan yüzlerce yıl geçmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahabilerle beraber onların yaşadığı bölgeden geçiyordu. Sahabiler orada bulunan kuyulardan su çıkarıp içmeyi isteyince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem izin vermemişti -kim bilir neler sirayet edecek belki ne zararlar göreceklerdi?-

Tüm bunlardan bir çıkarım yapmak durumunda kalırsak eğer; kişiyi tembelliğe ve gevşekliğe sevk eden ve ibadetlerden uzaklaştıran mekânlardan uzaklaşıp hayırlı mekânlara yönelmek gerekir. Bu şekilde yapılacak bir hicret nefsi arındırmaya ve yeni bir hayata kapı aralamaya yardım edecek, kalbin ve zihnin arınmasını sağlayacaktır. Bir madde pis bir mekâna düşse onu temizlemek için bolca suya ihtiyaç vardır. Fakat onu oradan çıkarıp temiz bir yere çeksek daha az suyla bu temizlik rahatlıkla yapılacaktır.[8]

Sadık, samimi dostu olmayan kişi sol eli olduğu halde sağ eli olmayan gibidir. Daima yüksek hedefleri olan kişilerle dostluk kurmaya ve onlarla çok zaman geçirmeye çalış. Facir, günahkâr, karaktersiz ve değersiz insanlardan uzak dur. Onlar senin için büyük tehlikedir. Kişi dostuyla bilinir. Allah’a giden yolda sana yardımcı olabilecek kişilerle dost ol, köstek olacaklarla değil.

Kardeşim! Sen muttaki, Allah’tan korkan insanların hayatlarını az çok biliyorsun. Onların yürüdüğü yolda yürümeye çalış. Sonra bu yolda kendine bir yardımcı bul ve ona danış. O yolda yürü ki onlara benzeyesin, onların takıldıkları yerlere takıl ki onların duyduklarını duyasın.

Kardeşim! Sana laflarıyla değil yaptıklarıyla örnek olacak kişilerle birlikte ol. Hedefi yüksek olan, gayretli olan kişi, sürekli anlatan değil yaptıkları anlaşılan kişidir. Unutma akşama kadar “gül” diye bağırsan, gülü eline almadıkça kokusunu alamazsın. Boş iddialarda bulunanları bırak! İşini yapan salihlere bak… Salih insanlara sadece bakmak bile kişiyi gayrete getirir, ona şevk verir. Hele bir de nasihat ettiğini düşün!

İnsanlar İmam Şafii’nin hocası Veki b. Cerrah’ı gördüklerinde melek zannediyorlardı, Muhammed b. Sirin’i gördüklerinde yüzündeki nurdan dolayı “Subhanallah!” diyorlardı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Asıl Allah’ın dostları, görüldüğü zaman Allah’ı hatırladığınız kişilerdir” buyurmuştur.

Cafer b. Süleyman der ki: “Kalbimde bir katılık, bir karartı hissedince soluğu Muhammed b. Vasi’nin yanında alırdım. Onu görünce kalbim yavrusunu bulmuş bir ana gibi olurdu.”

Fudayl b. İyad der ki: “Müminin mümine bakması kalbini parlatır, bidatçiye bakması ise kalbini köreltir. Bidatçilerle beraber oturan kişi hikmetten mahrum kalır.”

Abdullah b. Mübarek: “Fudayl’a bakınca kalbim hüzünle dolar, kendi nefsimden nefret ederdim” der ve ağlardı.

Sohbet ve nasihat dinlemeye gittiği halde hiç etkilenmeyen, kalbinde bir değişiklik hissetmeyen, etrafındaki insanların gayretini kendinde görmeyen kişinin bıkmadan ve usanmadan o meclislere devam etmesi gerekir. Düzenin ve devamlılığın da kişiye mutlaka faydası vardır. Ortamlar insana bulaşıcıdır. Ağlayan kişilerle dostluk kur, belki onların duyguları sana da bulaşır. Kişi arkadaşlarının tesiri altındadır ve yavaş yavaş onlara karışır.

Muhammed b. Yusuf der ki: “Salih bir kardeş gibisi yoktur. Sen öldükten sonra ailen bıraktığın mirası paylaşırlarken o ise kabrinin başında sana dualar eder.”

“Kardeşlerimiz bizim için ailemiz ve evladımızdan daha sevimli geliyor. Ailemiz bize dünyayı hatırlatırken onlar ahireti hatırlatıyor.”[9]

“Çokça tevbe edenlerle beraber olmaya çalışın çünkü onların kalpleri incedir. Allah’ın rahmeti onlara çok yakındır.”[10]

İmam Ahmed’e bir adamın hayırlı işleri anlatılınca o kişiyi sorar, soruşturur ve tanımak isterdi. Şöyle derdi: “Çok salih insan gördüm. Abdullah b. İdris vardı, aynı cübbeyi yıllarca giymişti. Ebû Dâvûd el-Hafri yamalı cübbe giyerdi. Pamukları sağdan soldan dışarı çıkardı, namaz kılarken açlıktan sağa sola sallanırdı. Eyyüp en-Neccar bütün malını terk etmişti. Avfi diye bir genç vardı, gece namaza kalkar sabaha kadar ağlayarak namaz kılardı.”

Salih insanlarla uzun zaman geçiren kişinin ahlâkı güzelleşir ve salih bir zat olma yolunda emin adımlarla ilerler.

Ahmed bin Hanbel ile uzun zaman geçiren Mervezi ona hizmet etmiş, ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. Onun hakkında İmam Ahmed: “Senin söylediğin her sözü ben söylemiş sayılırım” demiştir. Abdulvehhap el-Verrak takvalı ve ilim sahibi biriydi. Ahmed bin Hanbel’e “Senden sonra kime soru sormamızı tavsiye edersin?” denilince “El-Verrak’a sorun. Salih biridir, onun gibi biri genelde hakka muvaffak olur” demiştir.

İshak b. Mansur, Ahmed bin Hanbel’in fetvalarını yazan ve onları insanlara aktaran bir öğrencisiydi. Ona yazdığı bazı fetvalardan Ahmed bin Hanbel’in vazgeçtiği söylenince Nisabur’dan Bağdat’a yürüyerek gelmiş ve yazdıklarını tek tek ona okumuş ve onaylatmıştı. Onun bu titizliği Ahmed bin Hanbel’in çok hoşuna gitmişti.

Birçok şahıs, salih kişilerin yanında fazla zaman geçirip kendi değerine değer katmış, dini yaşama konusunda azim ve gayretini artırmıştır.

Muğire el-Dabbi arkadaşlarıyla sabah namazına kadar fıkıh dersi yapardı. Zühri sekiz yıl İbni Müseyyeb’den ayrılmamıştır. Böylece gayretkâr biri olmuştur. Onun hakkında: “Kur’an’ı 80 gecede ezberledi” denilmiştir.

İbni Kasım: “17 yıl İmam Malik’in yanından ayrılmadım” demiştir.

Ebu Yusuf’un oğlu vefat ettiğinde defin işlemlerini ailesine bırakıp Ebu Hanife’nin dersine gitmişti. Muhammed bin Hasen, Ebu Hanife’den ayrılmadığı için gayretini artırmıştı. Çok az uyur “Müslümanlar bizim yerimize de uyusunlar, kaybedecek vaktimiz yok” derdi.

Talebesi, İbni Kayyım’ı anlatıyor: “Sakin, huzurlu biriydi. Kalbi kuvvetli, nefsi mutlu, yaşadığı manevi nimetlerin parıltısı yüzünde beliriyordu. Korktuğumuzda, dünyamız karardığında, başımız sıkıştığında ona giderdik. Görünce, iki kelamını duyunca, bütün derdimiz biterdi. Kalbimiz rahatlar, gönlümüz huzur dolardı.”[11]

“Yeryüzünde kalbimiz için salih insanlarla beraber olmak, onların yaptıklarına bakmak kadar faydalı, fasık insanların yanında olmak ve yaptıklarına bakmak kadar zararlı başka bir şey yoktur.”[12]

İbni Akil el-Hanbeli der ki: “Gençlik döneminde Allah azze ve celle beni çok korudu. Oyun eğlenceye dalmadım, ilme ve ilim ehline çok vakit ayırdım, elhamdülillah.”

Kardeşim! Vaktinin hatta saniyelerinin değerini bilen kişilerle beraber ol. Onlar sana zamanın kıymetini ve dünyanın asıl değerini öğretirler.

Hz. Ömer: “Allah size mümin bir dostu tanıyıp onunla zaman geçirmeyi nasip ettiyse bu nimetin peşini bırakmayın” demiştir. Yine o: “Bine yakın kardeşim var. Adlarını, evlerini ve hallerini biliyorum” diyerek salih kişilerle sık zaman geçirdiğini, onları çokça ziyaret ettiğini bildirmiştir.

Ahnef b. Kays der ki: “Allahtan korkan salih bir arkadaşa denk geldiğinde sakın ha ondan uzaklaşma, ayrılma, yanında çok zaman geçirmeye çalış. Onlara yaklaşırsan onlar da sana yaklaşır, uzaklaşırsan onlar zaten Allah’a yakındır, sana ihtiyaçları olmaz.”

Yine Hz. Ömer: “Samimi müminlerle zaman geçir. Onların omuzlarında yaşa, çünkü onlar rahatlık döneminde senin süsün, sıkıntı anında ise yanına alacağın yardımcın olacaktır” demiştir.

Salih, çalışkan, gayretli ve Allah’tan korkan insanların hayatlarını okumak da azim ve kararlılık noktasında kişiye fayda verir. Kişinin onlardan ibret almasına, hayatına çeki düzen vermesine ve makamını mertebesini yükseltmesine vesile olur. Yaşanmış hikâyeler Allahu Teâlâ’nın görünmez ordularından bir ordudur. Allahu Teâlâ bunlarla sevdiği kullarının kalbine sebat verir.

Ebu Hanife şöyle der: “Âlimlerin hayatları ve yaşadıkları güzellikler okuduğumuz birçok fıkıh kitabından daha faydalıdır çünkü bize edep ve ahlâkı öğretir.”

Cüneydi Bağdadi: “Hikâyeler Allah’ın bir ordusudur. Allahu Teâlâ bunlarla bazı kullarının imanını kuvvetlendirir” deyince bu konuda bir delil var mı diye sorulmuş o da: “İşte bunların tamamı kalbini sabit tutmak için sana anlattığımız peygamberlerin haberleridir” (Hud, 120) ayetini okumuştur.

Kişinin değerli insanların hayatını mütalaa etmesi ve araştırması terbiye konusunda oldukça etkilidir. İnsan yaşadığı sürece fitnelere maruz kalır. İnişli çıkışlı bir hayat içerisindedir. Yaşadığı fitneler onun maneviyatını etkiler ve bazen de kalbini karartır. Bu süreçte kalbine canlılık katan en önemli etkenlerden biri, hiç şüphesiz salih insanların yaşadıklarını anımsamak olacaktır. İbni Cevzi: “İlim talep eden kişi kemale ermek isterse geçmiş ulemanın hayatlarına göz atmalıdır. Bu şekilde gayreti artar, ilme olan düşkünlüğü çoğalır. Mutlaka okuduğu her kitapta bir fayda vardır.”

Ne üzücüdür ki günümüz insanlarının yaşantısında bize örnek olacak durumlar pek de söz konusu değildir. Maalesef insanlar dini konularda gayret sahibi değillerdir. Dolayısıyla kendimize örnek alacak kişileri bulmakta zorlanıyoruz. Bizler için ümmetin selefinde bu konuda birçok örnek vardır, elhamdulillah.

İbni Cevzi: “Ben geçmiş insanların hayatlarıyla alakalı belki yirmi bin kitap okumuşumdur, hâlâ da okumaya devam ediyorum. Okudukça kendi eksiklerimi görüp düzeltmeye çalışıyorum. Onların gayretleriyle kendi eksiklerimi tespit ediyorum. Okumayan kişi benim elde ettiğim bu faydalardan uzaktır” demiştir.

Allahu Teâlâ’nın insanları birtakım imtihanlara tabi tutması kaçınılmaz bir gerçektir: “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

“Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda denemeden geçirilirsiniz. Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok üzücü şey işitirsiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız bilin ki bu size gereken davranışlardandır.” (Âl-i İmran, 186) Asıl yapılması gereken önemli iş, bu imtihanlara sabretmek ve tüm sıkıntılara rağmen takva ipine sarılmaya devam etmektir.

“Batılı yok etmek ve hakka yardım etmek isteyen her Müslümanın azmetmesi gereken durum işte budur.”[13]

Davet yolu uzundur, zordur, meşakkatlidir. Sabır ister, azim ister, çaba ister. Sonsuz nimetler ucuz değildir, cennet bedava değildir. Çaba ister, emek ister, başa gelenlere sabretmek, acıya kedere katlanmak, yolun sonuna kadar bir gayret ve çalışma ister. Tüm bunların yanında ilahi yönlendirmeye dikkat etmek ve davet düşmanlarının bizleri acele davranmaya sevk edecek tuzaklarına karşı bir uyanıklık ister. Allah yardım edecektir, çünkü vaadi vardır. Allah zafer verecek, çünkü yemini vardır: “Elbette biz hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz.” (Mümin, 51)

“Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik. Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.” (Saffat, 171-173) Zafer gelecektir Allah’ın izniyle. Bazen düşmanın kahrolması bazen yalancıların helak olması bazen iftiracıların rezil olması ile zafer mutlaka gelecektir, yolunda yürüyen ve sabırla hareket edenlere…

Bazen insanların yenilgi ya da hezimet olarak gördüğü durumlar Allah katında gerçek zafer sayılabilir. Öldürülme, hapse atılma, yaralanma ya da kovulma. Bunlar ilk bakışta yenilgi gibi dursa dahi Allah katında kişinin elde ettiği en büyük zaferler olabilir. Kişinin maruz kaldığı bu gibi imtihanlar insanların gözünde onu değerli kılar, davasını yükseklere çıkartır. Seyyid Kutub: “Söylediğimiz sözler yerde yatan cansız bedenlere benzer. Eğer uğrunda canımızı verir, kanımızı akıtırsak işte o zaman canlanır ve yaşayanların arasında hayat bulur” demiştir.

İbni Teymiyye rahmetullahi aleyh: “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum, nereye gitsem o benimle gelir. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir. Değil mi ki göğsümde Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünneti vardır! Asıl esir olan hevasının peşine takılandır.”

Şam zindanlarına atılıp üzerine kapı kapatılınca: “Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir. Duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır.” ayetini okumuş: “Bana burada verdikleri hediyeyi bilseler, bu kale dolusu kadar altın versem onu bana veremezler” demiştir. Sürekli tefsir yazmaya başlamış ve: “Hayatıma yeniden başlasam ben tüm hayatımı bunu bitirmeye adardım” demiştir. Elinden kâlemi aldılar, kömürle duvara yazmaya başladı. Kömürü de aldıkları zaman artık sadece Kur’an okumaya başladı. Vefat ettiği zaman: “Takva sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadır. Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzurundadırlar” (Kamer, 54-55) ayetlerini okuyordu. Vefat ettiği gün onu hapse atanlar hapis hayatı yaşıyordu. Toplumun tepkisinden korkarak evlerine çekildiler hiçbiri dışarı çıkamıyordu.

Allah yoluna davet eden kişi, davasında sebat etmenin zaferin ilk adımı olduğunu unutmamalıdır. Bazen bu zaferin güzel delilleri sunmak olduğunu, herhangi bir zaman ya da mekânla sınırlı olmadığını, İbni Teymiyye’nin hapiste ölmesine ve asırlar geçmesine rağmen yine de davasının galip geldiğini aklından çıkarmamalıdır.

Evet bazen de zafer düşmanın kişiye ulaşamaması ile Allah’ın bir engel çıkarmasıyla da gerçekleşebilir. Davetçi, zaferin hakikatini tam olarak öğrenmeye çalışmalıdır. İşte bunu öğrendiği vakit gayreti artacak ve yalancı sahtekârların rezil olacağını bilecektir; “Muhakkak ki Allah fesatçıların yaptıklarını ıslah etmez” (Yunus, 81) “Ve Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz.” (Yusuf, 51)

İstikbal İslam’ındır! Batıl yok olmaya mahkûmdur! Bu hakikatı anlayan sebat eder, sabreder ve acılara tahammül eder. Kişi Ehl-i Sünnet vel-cemaat akidesi üzerinde olduğu müddetçe bu dini yaşamada gayretkâr olur. Bu inanç ve akideden uzaklaşırsa bu inancı ona dini yaşama konusunda engel olur.

Gayret edip sebeplere sarılan kişi, sonucun kesin gerçekleşeceğini ve sebeplerin mutlaka sonuç doğuracağını da iddia etmez. O, elinden geleni yapmış, sonucu ise Allah’a bırakmıştır. Olursa Allah’ın hediyesidir, olmazsa: “Vardır bir hikmeti” diye düşünür. Sonuçta her zaman sebep sonucu doğurmaz. Bazen bıçak kesmez, bazen ateş yakmaz, bazen sayıca üstün olsa da düşman galip olamaz. Bize tüm bu konularda düşen, amel etmek, elimizden geleni yapmak ve Allah’a tevekkül ederek sonucu beklemektir.

Bir adam Cüneydi Bağdadi’ye: “Allah’a ulaştıran yol nedir, söyler misin?” der. O “Her şeyden önce günahlarda ısrarı ortadan kaldıracak bir tevbe etmen, seni hayır yollarına sevk edecek bir umuda sahip olman, kalbinden ve aklından geçirdiklerini bile Allahu Teâlâ’nın bildiğini unutmamandır.” der.

Kişinin gayretini arttıran maneviyatını coşturan en büyük etkenlerden biri de sürekli cennet ve cehennemi hatırlamaya çalışmaktır. Kişi, bunu hatırında canlı tuttuğu sürece kemale doğru ilerler. Unuttuğu vakit değerini kaybeder, alçalır, taşlaşır gider.

Cennet asıl mutluluğun ve huzurun elde edileceği yerdir. Nefis ancak değerli bir karşılık görürse fedakârlık yapmayı kabul eder. Cennetten daha değerli bir yer olabilir mi? Bunun farkında olan kişiye bu uğurda çekeceği sıkıntılar kolaylaşacaktır elbette.

Toprak ve çamurdan oluşan değersiz dünyayı gören ve sonsuzluk için yaratılan içindeki nimetlerin hiç bitmeyeceği, derdin, kederin, sıkıntının olmayacağı ve tüm bunların ötesinde âlemlerin Rabbi olan Allah’ın rızasını görüp hissedeceği bir mekânın varlığını bilen kişi elbette gayret edecek, meşakkatlere göğüs gerecektir.

Cennet ve cehennemi sıkça hatırlamak, bedeni yormak ve var gücüyle çalışmak için yeterli sebeplerden biridir. Cenneti isteyen gayret eder, gafletten kaçar, Rasûlullah’ın sözlerine kulak verir, amel etmek için çabalar. Ebu Said radıyallahu anh anlatıyor: “Rasûlullah buyurdu ki: “Cennet ehli gurfelerde (köşklerde) kalanları görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı (gurfelerde kalanları) böyle yukarıda gösterir.”[14] 

Son Olarak Söyleyeceğimiz Söz: Derdi Allah Olan Gayret Eder, Bu Yolda Sebat Eder, Hedefe Ulaşmak İçin Çaba Sarf Eder

Derdi Allah rızası olan kişi manevi olarak yavaş yavaş yükselir ta ki Allah’a ulaşır. Kişi Rabbini bırakıp sağa sola yönelmiyorsa gerçekten said olmuş, felaha ermiştir. O kişi Allah’tan başka vekil bilmez. Ondan başkasına dayanıp güvenmez. Bilir ki rızkı veren O’dur, hükmetmek O’na aittir, yardım edecek olan yine O’dur.

“Kişi başkasıyla meşgul olduğu sürece Allah ona sevgisini, muhabbetini nasip etmez. Allah hazinelerini kendini sadece O’na muhtaç hisseden kişinin kalbine yerleştirir. Allah yoksa zengin olsan da fakirsin, O yoksa yükselsen de zelilsin, O varsa zilletin izzete dönüşür, O yoksa nimetler azap olur, O varsa azap da nimettir, hayat O varsa gerçek hayattır. O’nun olmadığı bir hayat dert, keder, sıkıntı ve tasadır. İki cennet vardır; biri dünyada bir diğeri ise ahirette kıyametten sonradır.

Kalbin Allah’a yönelmesi, bedenin mescitte itikâfa girmesi gibidir. İçerisinde suret ve resimlerin bulunduğu eve nasıl melekler girmiyorsa, Allah’tan başkasıyla dolan bir kalbe de onun muhabbeti nasıl girsin? Kim muhabbetini sadece Allah’a yöneltmezse, O’nun dışındaki varlıklara yönelir. Onun kalbine ve benliğine sahip olan yüce zat, o kalpte başka ortaklar görmek istemez. Akıllı kişi kalbini kendini zehirleyecek olana teslim eder mi? Kişi sevdiğine vurulur, köle olur, ondan başkasıyla huzursuz olur. İşte tüm bunlardan dolayı kişi kalbini yaratana teslime etsin, değersiz bir paha karşılığından mahlûkata satıp kendini zelil etmesin.

Derdi büyük olan kişi şu üç şeyle karşılaşır;

Yüce ahlâk ve güzel edepleri bilir, onlara ulaşmak ister.

Allah’ın kendisine sayısız nimetini bilir, onlara şükreder.

İşlediği günahların ne kadar çok ve büyük olduğunu bilir ve onlardan tevbe eder.

Bu üç şeyin dışında başka işlerle meşgul olan, kalbini bağlayan vesvese ve pişmanlıklarla koca bir ömrü heba eder.

Bu dini yaşama isteği eğer kalbimizde canlıysa Allah’a şükredelim, gayretimizi arttıracaktır. Eğer bu isteğimiz azsa O’na dua edelim, şüphesiz ki O, duaları duyacaktır. Allah Fettah’dır kapıları açar, gayret eden kuluna imkânlar sunar. Bize düşen adım atmak, tevekkül etmek ve işlerin sonucunu Allah’a havale etmektir.

“Kişinin değeri derdiyle ölçülür. Derdi dünya olanın değeri az olur. Derdi Allah rızası olan kişinin değeri ise düşünemeyeceğimiz kadardır.”

Süfyan es-Sevri, Abbad bin Abbad’a mektup yazar: “Özellikle bu dini yaşamaya başladığın dönemdeki duygulara sıkıca sarıl, gevşeklikten sakın. Unutma, günümüz gevşeklik günü, dikkat etmek lazım. Artık kişiye reislik, altın ve gümüşten daha sevimli geliyor. Bu, kapalı bir kapıdır. Çok uyanık âlimler ancak bu kapıyı görebilir. Nefsini kontrol et, niyetini halis tut, iş yaparken niyetini canlı tut. İnsanların ölümü temenni edecekleri vakit yaklaştı, unutma! Vesselam” demiştir.

[1]. Buhari, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizi, Da’avat 142, (3598)

[2]. Tirmizî, Kıyamet 31

[3]. İbni Kayyım, Medaricu’s Salikin

[4]. İbni Kayyım, el-Fevaid

[5]. Fehmi Abdullatif, Kitmanu’l Hak

[6]. Buhârî, Büyû 38; Zebâih 31; Müslim, Birr 146, (2628)

[7]. Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbni Mâce, Diyât 2, (2621)

[8]. Uluvvul Himme, Muhammed Ahmed İsmail 39.

[9]. Hasan-ı Basri

[10]. İbrahim en-Nehai

[11]. El-Vabil es-Sayyib

[12]. Ahmed bin Harb

[13]. Abdulkerim Zeydan, Süneni İlahiyye

[14]. Buhârî

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.