İSLAM HUKUKUNDA YARGI ESASLARI VE KUL HAKKINA RİAYET ETMEK

İbni Abbâs radıyallahu anh’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Eğer insanlara sırf iddialarıyla (delil olmadan) talep ettikleri verilseydi, insanlar başkalarının kan ve mallarını istemeye kalkarlardı. Ancak iddia sahibine beyyine[1] gerekmektedir. İddiayı inkâr edene de yemin gerekmektedir.”[2]

[1]. Bir hakkın veya kendisine hukukî sonuç bağlanan bir olayın ispatını sağlayan özel kati delil” demektir. Bu da genelde şahit getirmek, yazılı delil ve kesin karîne sunmakla olur. (D.İ.A, Beyyine)

[2]. Buhârî, Tefsir, Al-i İmran 3, Rükûn 6; Müslim, Akdiye 2, (1711); Ebu Davud, Akdiye 23, (3619); Tirmizî, Ahkâm 13, (1343); Nesâî, Kudât 35, (8, 248)

AÇIKLAMA

İslam muhakeme usulüne göre dava esnasında dikkat edilmesi gereken hususlara dikkat çeken bu hadisi şerif, dünyada adaleti sağlamak ve kaosu engellemek için yapılması gerekenleri kısaca ifade etmektedir.

Delilsiz iddialara itibar edilmemelidir. Aleyhinde iddia olan kişi eğer bu iddiayı kabul etmiyorsa gerektiğinde Allah adına yemin ederek beraatini ifade etmelidir.

Bu hadisi şerifin bizlere aktarılmasına neden olan olay şu şekilde gerçekleşmiştir:

İbni Abbas radıyallahu anh anlatıyor: “İki kadın bir odada deri dikiyorlardı. Bunlardan biri avucuna biz (büyük iğne) batırılmış olarak dışarı çıktı. Bunu diğerinin yaptığını iddia etti. Dava İbnu Abbas’a götürüldü. İbni Abbas dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardı: “Eğer insanlara sırf iddialarıyla (delil olmadan) talep ettikleri verilseydi, insanlar başkalarının kan ve mallarını istemeye kalkarlardı. Ancak iddia sahibine beyyine gerekmektedir. İddiayı inkâr edene de yemin gerekmektedir.” (Bu kadına) Allah adına (yalan yere yemin etmenin günahını) hatırlatın. Ona şu ayeti okuyun: “Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenler, işte bunlar için ahirette hiçbir nasip yoktur” (Âl-i İmran, 77) Kadına bu hatırlatıldı. Bunun üzerine kadın suçunu itiraf etti.”[1]

Bu değerli hadisi şerif ışığında dikkat edilmesi gereken bazı hususlara bakalım;

1) “Eğer insanlara sırf iddialarıyla (delil olmadan) talep ettikleri verilseydi, insanlar başkalarının kan ve mallarını istemeye kalkarlardı.”

Herkesin kendi hakkına razı olması, başkalarının hakkına saygı göstermesi gerekir fakat yaşadığımız dönemde bu kurala çok fazla dikkat edilmediği aşikârdır.

İnsanın başkasını düşünmesi demek kendi nefsi için istemiş olduğu şeyleri başkaları için de istemesi demektir. Bu durum nefse ağır gelen bir durumdur. Nefis bencildir, nefis enaniyet sahibidir, başkalarını çok fazla düşünmez, empati yapmak istemez.

Maalesef insanoğlu kendisini başkalarının yerine koyamıyor ve böylece kendisini diğerlerinden daha üstün görüyor bu durum ara sıra kişinin zulmetmesine neden oluyor. Komşu tarladan “bir avuç toprağı nasıl kendi tarlama dahil ederim” düşüncesi kafasını sürekli meşgul ediyor. Başkalarının hakkını ele geçirdiğinde kendini kâr etmiş zannediyor.

Maalesef birçok insan dürüst yaşam ve ahlaki değerleri tercih etmediği için hoşlanmadığı ve kin tuttuğu kişilere karşı suç isnat etmekten geri durmamaktadır.

Onları mahkûm ettirmek ya da halkın nazarında küçük düşürmek gibi yollara tevessül ederler. Bu sebeple ahlak dışı davranışlar sergileyerek nice ailelerin perişan olmasına ve milletlerin belinin bükülmesine sebebiyet verirler. Mahkemeleri dolduran bu tarzdaki davalar sayı bakımından oldukça fazladır. Dolayısıyla İslam hukukuna göre idare eden hâkim, dava ile alakalı öne sürülen delilleri iyi tahkik etmeli ve asılsız iddialara kulak asmamalıdır.

2) “Ancak iddia sahibine beyyine gerekmektedir. İddiayı inkâr edene de yemin gerekmektedir”

İslam dini insan haklarının çiğnenmemesi için maddi ve manevi çareler getirmiştir. Bir hakkın kendine ait olduğunu iddia eden kişinin “beyyine” getirmesi gerekir.

Bir kişi hakkın gerçek sahibi olduğu halde elinde yeterli bir delil bulunmayabilir ya da mahkemeye delil olarak sunmuş olduğu belgeler davanın ispatı için yeterli gelmeyebilir o takdirde karşı tarafa yemin ettirilir. Aleyhindeki iddiayı kabul etmeyen kişi “sözlerimin doğru olduğuna dair Allah’ı şahit tutarım” diyerek yemin eder.

Yemin sadece Allahu Teâlâ’nın ism-i şerifi zikredilerek yapılır, diğer mukaddes varlıklar adına yemin ettirilmez (örneğin; Kâbe hakkı için yemin edilmez). Allah’a ve ahiret gününe inanan bir insan dünyada elde edilecek fani bir menfaat uğruna yalan yere yemin ederek kendisini ateşe atmayı aklından bile geçirmez.

-Bunun yanı sıra bir kişi aslında haksız olduğu halde gayri meşru yollara başvurarak kendi lehine bir sonuç çıkarttığı takdirde ahirette bundan sorumlu olmaz mı?

Hâkim vereceği hükmü zahiren gördüğü durum ve şartlara göre verir. Hüküm vermeye ehil olan bir kişi, davanın hakikate uygun olması için gereken araştırmayı yaptıktan sonra vicdani kanaatine göre hüküm verir.

Hâkim elinden gelen tüm bu çabayı sarf etmiş buna rağmen yanlış bir hüküm vermiş olursa “mazeretli” kabul edilir. Fakat hâkimin bir kusuru varsa o takdirde mesul olacaktır.

Yalan yeminle hâkimi aldatmaya çalışan kişinin akıbeti vahim olacaktır;

Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duruma şöyle işaret etmiştir: “Bir kişi yemin ederek bir Müslümanın hakkını gasp ederse Allah o kişiye cehennemi vacip kılar ve cenneti haram kılar.” Bir adam dedi ki: “Ya Rasûlallah! O gasp ettiği şey değersiz bir şey ise durum değişir mi?” Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem “Misvak ağacından bir dal parçası dahi olsa durum aynıdır” buyurmuştur.[2]

Hâkimin de hata yapabileceğini unutmamak gerekir Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem buyurduğu gibi; “Ben sadece bir beşerim. Sizler bana yargılanmak üzere geliyorsunuz. Belki sizin biriniz, delilini getirmekte diğerinizden daha becerikli ve daha üstün anlatımlı olabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem, ona cehennemden bir parça ayırmış olurum.”[3]

Ümmü Seleme validemizin rivayet etmiş olduğu başka bir hadisi şerif şöyledir; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e iki adam geldi. İzleri bile kalmamış, hiçbir delil bulunmayan bir miras hakkında dava ediyorlardı. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem onlara dedi ki; “Siz bana bir davanın hallolması için geldiniz, ben ise bir insanım. Umulur ki biriniz delilini diğerinden daha güzel anlatır, ben de sizden dinlediğim gibi aranıza hüküm veririm. Kime kardeşinin hakkı olan bir şeyi verdiysem onu almasın çünkü o cehennemden bir parçadır, kıyamet günü onu elinde bir ateş parçası olarak getirir.” Bunun üzerine adamlar ağlamaya başladı ve her biri “Hakkım kardeşimin olsun, razı oldum.” dedi. Ardından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Böyle dediğinize göre gidiniz taksim ediniz. Taksim ederken adaleti gözetiniz, sonra kura çekerek hisselerinize düşeni alınız ve birbirinize haklarınızı helal ediniz.”[4]

– Üzerinde kul hakkı olmadan Allah azze ve celle’nin huzuruna varabilmek bir müminin elde edebileceği en büyük nimetlerden bir tanesidir.

Kul hakkı ile vefat edenlerin ödeme zorunluluğu devam eder. Allahu Teâlâ’ya karşı işlenen günahların her zaman affedilme ihtimali vardır. Yüce Allah dilerse bu tarz günahları işleyenleri hiç cehenneme atmaksızın affedebilir, dilerse işlemiş oldukları günahların miktarına göre cehennemde azap edebilir. Allah’ın azabından korkmak ve rahmetinden ümit kesmemek gerekir fakat vefat eden insan üzerindeki kul hakkını dünyada ödemediyse ahirette hesaba çekileceği muhakkaktır. Alacaklısı ile karşı karşıya getirilecek ve aralarında alışveriş başlayacaktır. O diyarda para, altın ve gümüş geçmediğinden dolayı dünyada yapılan hayır ve hasenatlar nakit olarak kullanılacaktır. Eğer verecek bir hasenatı bulunmuyorsa o zaman o kişinin günahlarından kendi sırtına yükleyecek ve böylece ödemesini tamamlayacaktır.

Mümkün mertebe kul hakkını dünyadayken vermek gerekir. Dünyadayken helalleşmek daha kolaydır. Helalleşemeden vefat eden kişinin mirasçıları bu durumu çözmeli vefat eden akrabalarına karşı en büyük sorumluluklarını yerine getirmelidir.

Kul affedici olurda başkalarına hakkını helal ederse affetmeyi seven Allah azze ve celle ona aynı muameleyi yapar “Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz?” (Nur, 22)

Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem haklarını helal eden kişileri övmüş ve onlar gibi olmamızı istemiştir;

Sizden biri Ebû Damdam gibi olmaktan aciz midir?” diye sual eden Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e oradaki sahabiler:

– Ebû Damdam kimdir?

– Sizden önceki kavimlerden birine mensup biriydi. ’Bana hakaret eden ve dil uzatarak gıybetimi yapan kimselere hakkımı helal ediyorum.’ derdi.”[5]

Üzerinde kul hakkı olan fakat bu durumdan rahatsız olan, pişman olduğu halde helallik alamayan, Allah azze ve celle’ye bu durumdan dolayı yalvarıp yakaran fakat bir türlü üzerindeki hakları eda edemeyen ve öylece vefat eden kişilerin âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ tarafından affedilmeleri ihtimali vardır. Konuyla alakalı Hakim’in zayıf bir senetle rivayet etmiş olduğu bir hadis şerif bizlere biraz olsun fikir vermektedir;

Hz. Enes dedi ki; Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda oturuyorduk. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Hz. Ömer ona “Anam babam size feda olsun ya Rasûlallah, sizi güldüren nedir?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;

Ümmetimden iki kişi Allahu Teâlâ’nın huzuruna çıktı. Birisi:

– Allah’ım bu adamdan hakkımı al ve bana ver! dedi. Allahu Teâlâ o adama; “Onun hakkını ver!” buyurdu. Adam:

– Ya Rabbi, bir iyiliğim kalmadı ne vereyim?

Allahu Teâlâ hak sahibine; “Ne yapacaksın? Bu adamın hiçbir iyiliği kalmadı” buyurdu. Hak sahibi “Bari günahlarımı alsın ya Rabbi!” dedi. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ağlayarak şöyle buyurdu: “O gün öyle büyük bir gündür ki o günde başkalarının günahlarını yüklenmek şöyle dursun insan kendi günahlarının yükünden kurtulmaya çalışacaktır.” Devamında şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ hak sahibine “Başını kaldır ve şu cennetin muhteşem köşklerine bir bak” buyurdu. Hak sahibi “Ya Rabbi cennette gümüşten şehirler, inci ve pırlantalarla işlenmiş altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi şehirde, hangi sıddıka ya da hangi peygambere aittir?” diye sordu. Allahu Teâlâ “İşte o gördüğün göz kamaştırıcı köşkler bedellerini ödeyenler içindir” buyurdu. Adam “Ya Rabbi bunların bedellerini kim ödeyebilir ki?” dedi. Allahu Teâlâ “Sen ödeyebilirsin” buyurdu. Hak sahibi “Neyim var ki, ben bunları nasıl alabilirim?” dedi. Allahu Teâlâ “Hakkını bu kardeşine bağışlarsan bunlara malik olursun.” buyurdu. Adam “Bağışladım ya Rabbi!” deyince Allahu Teâlâ “Hadi arkadaşının elinden tutup beraberce cennete girin” buyurdu. Sonra Rasûlallah sallallahu aleyhi ve sellem devamla “Allah’tan korkun ve aralarınızı düzeltmeye çalışın” buyurdu…[6]

Kul Rabbini razı etmeye çalışırsa Allah azze ve celle de o kulu razı eder.

Hadisten Çıkarılacak Dersler

1- İslam dini insanların mallarını ve kanlarını koruma konusunda oldukça titiz davranır.

2- Kesin delil olmaksızın ileri sürülen boş iddialarla suç sabit olmaz. Özellikle günümüzde fasık haber kaynakları ve sosyal medyada dolaşan her iddiaya kulak asmamak gerekir. Haberin ve iddianın doğruluğu dikkatli bir şekilde araştırılmalıdır.

3- Her zaman ve mekânda nefsine hâkim olamayan ve iftira etmekten imtina etmeyen insanların var olabileceğini asla unutmamak gerekir.

4- Aksi ispatlanmadığı sürece her insan masum kabul edilir.

5- Herhangi bir konuda hüküm vermek durumunda kalırsak bu hadisi şerifi özellikle hatırlamamız gerekir.

[1]. Buhârî, Tefsir, Al-i İmran 3, Rükûn 6; Müslim, Akdiye 2, (1711); Ebu Davud, Akdiye 23, (3619); Tirmizî, Ahkâm 13, (1343); Nesâî, Kudât 35, (8, 248).

[2]. Müslim/ Kütabul İman; 1/122

[3]. Buhârî, Şehâdât 27, Hıyel 10, Ahkâm 20; Müslim, Akdiye 4. Ebû Dâvûd, Akdiye 7, Edeb 87; Tirmizî, Ahkâm, 11,18; Nesâî, Kudât 12,33; İbni Mâce, Ahkâm 5

[4]. Ebu Davud 3/410

[5]. Ebû Dâvud, Edeb, 36/4887

[6]. Hâkim zayıf bir senetle rivayet etmiştir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.