İBADET KAVRAMI – 4

10- EN FAZİLETLİ İBADET

Hangi ibadet çeşidinin en faziletli olduğu hususunda dört görüş serdedilmiştir. Bu görüşler özetle şu şekildedir:

1-Bazılarına göre en faziletli ibadet, nefislere en meşakkatli ve en zor olan ibadettir. Zira böyle bir ibadet, nefsin hevasına/ arzularına en uzak olan ibadet şeklidir ki; ubudiyetin de anlamı, nefsin hevasına aykırı hareket etmektir. Bunlara göre meşakkat ne kadar fazla olursa, ecir de o kadar çok olur. Bu konuda “Amellerin en faziletlisi, en meşakkatli olanıdır” Şeklinde bir hadis de rivayet etmektedirler ki; bu hadisin aslı yoktur. Bu görüşte olanlar, mücahede/riyazet yoluyla nefislerini terbiye etmeye çalışan ve nefislerine zulmederek/nefsin meşru olan haklarını vermeyerek arınmaya çabalayan kimselerdir.

Bu görüş doğru değildir. Zira şeriat, her şeyin hakkını gözettiği gibi nefislerin hukukunu da teminat altına almış, nefse zulmetmeyi ve haklarından mahrum etmeyi doğru bulmayıp nefsi terbiye etmeyi ve dengeli bir şekilde nefse muamele etmeyi emretmiştir. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem,” Hiç şüphe yok ki nefsinin de senin üzerinde hakkı vardır…”[1] buyurmuştur.

2-Diğer bazılarına göre ibadetlerinin en faziletlisi, dünyadan soyutlanmak, zahit olmak, mümkün olan en asgari seviyede dünyalık ile yetinmek, dünyaya önem vermemek ve dünyevi olan hususlara ilgi göstermemektir. Böylece kalbin ve ruhun Allah’a bağlanması ve O’nun sıfatlarına odaklanıp rahata kavuşması sağlanmış olur. Bunlara göre en faziletli ibadet, kalbin bütünüyle Allah’a yönelerek her şeyden ilgisini kesmesi, kalple ve dille sürekli bir şekilde Allah’ı zikretmek ve devamlı bir şekilde O’nun murakabesi altında olduğunu hissetmektir. Öyle ki bunlardan bazıları kalp huzurunu bozacağı endişesiyle farzları terk etmiş, diğer bazıları da farzları yerine getirseler de nafile ibadetleri ve faydalı ilimleri öğrenmeyi ihmal etmişlerdir. Ancak bunlardan arif olanlar, odaklanmalarını ortadan kaldırsa bile ilahi emirlere riayet etmiş ve yasaklardan sakınmışlardır.

Bu görüş de doğru değildir. Zira kalp ve ruh huzurunu sağlamak için halk ile ilgilerini kesmek ve içtimai vazifelerini terk etmek isteyen bazı sahabilere, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem izin vermemiş ve bunun sünneti terk etmek olacağını ifade etmiştir. Diğer taraftan İslam’da ruhbanlığın bulunmadığını, İslam’ın Allah yolunda cihadı ve bütün insanları Allah’ın dinine davet etmeyi emrettiğini bildirmiştir. Bundan dolayıdır ki arifler “Halk içinde hak ile birlikte olmak” şeklinde bir prensibi benimsemiş ve tatbik etmişlerdir.

Yukarıdaki görüş doğrultusunda hareket edenlerden birisi, arif bir kişiye,” Ben her şeyden ilgimi keserek bütün benliğimle Allah’a yönelmiş ve O’na odaklanmışken, müezzin ezan okumaktadır. Eğer bulunduğum yerden kalkıp, cemaatle namaz kılmak için çıkarsam, odaklanmam bozulur ve kalp huzurum dağılır; şayet olduğum hal üzere kalırsam, odaklanmam ve kalbi huzurum devam eder; böyle bir durumda ne yapmam daha faziletlidir?” diye sorar. Arif olan kişi ona şöyle cevap verir: “Müezzin ezan okuduğunda, arşın altında olsan bile yerinden kalkarak, Allah’ın davetçisine icabet etmelisin. Daha sonra tekrar yerine dönersin.” Bunun sebebi şudur ki, kişinin bütün benliğiyle Allah’a odaklanması, ruhun ve kalbin hazzıdır. Ezan okuyana icabet etmek ise Rabbin hakkıdır. Kalbinin ve ruhunun hazzını, Rabbinin hakkına tercih eden kimse de “Ancak sana ibadet ederiz” ayetinin gereğini yerine getirmemiş olur.

3- Bazı alimlere göre en faziletli ibadet, faydası başkalarına dokunan ibadetlerdir. Bunlara göre müteaddi (başkalarına faydası olan) ibadetler, kâsır (faydası ibadet edenle sınırlı olan) ibadetlerden daha faziletlidir. Dolayısıyla fakir ve muhtaç kimselere hizmet etmek, insanların maslahatlarına olan hususlarla ilgilenip ihtiyaçlarını gidermek, mal ve makamı insanlara yardım etmek için kullanmak en faziletli ibadetlerdendir. Bunlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in “Bütün insanlar, Allah’ın iyalidir (Allah’ın bakımı altında olup, onların hacetlerini Allah gidermektedir). İnsanların Allah’a en sevimli olanı, O’nun iyaline/kullarına karşı en faydalı olanlardır.”  [2]

Bunlar şöyle demişlerdir: Bundan dolayıdır ki alimin abide olan fazileti, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibi kabul edilmiştir. Ayrıca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur:” Muhakkak ki Allah azze ve celle’nin senin vesilenle tek bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kızıl tüylü develerden daha hayırlıdır.”[3] Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:” Her kim hidayet yoluna davet ederse, kendisine tabi olan kimselerin ecirlerinin aynısını o da alır. Onların ecirlerinden de hiçbir şey eksilmez.”[4] Diğer taraftan kâsır ibadetlerle meşgul olan kimse öldüğü zaman, amel defteri kapanır; ancak faydası müteaddi olan ibadetlerle meşgul olan kimsenin amel defteri, kendisine nispet edilen ve vesile olmuş olduğu hayırlar devam ettiği sürece kapanmaz.

Bu görüş, önceki iki görüşe göre daha doğru olsa da mutlak olarak ve her zaman geçerli değildir. Zira halkın ihtiyaçlarını gidermenin zamanları olduğu gibi, özel ibadetlerle meşgul olmanın da kendine has bazı zamanları vardır. Her şeyin kendine has olan zamanında yapılması daha doğrudur. Bundan dolayı bu konuda en doğru olan görüş, dördüncü görüş olup şöyledir.

4- Bu görüşe göre en faziletli ibadet, her vakitte o vaktin vazifesini yerine getirerek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda yaşamaktır. Şöyle ki:

Cihad vaktinde en faziletli ibadet, cihad etmektir. Bu, gece namaz kılmak ve gündüz oruç tutmak gibi virdleri kaçırmaya ve güven haletinde olduğu gibi farz namazı tamamlamayı terk etmeye sebep olsa bile daha faziletlidir.

Misafir bulunması vaktinde en faziletli olan, onun haklarını yerine getirmektir. Bu, müstehab olan virdleri terk etmeyi gerektirse dahi daha faziletlidir. Aynı şekilde kişinin, eşinin hakkını ve ailesinin haklarını gözetmesi de böyledir.

Seher vakitlerinde en faziletli olan ibadet namaz kılmak, Kur’an okumak, dua ve zikir yapmak ve istiğfar etmekle meşgul olmaktır.

Talebeyi irşad etme ve cahil olana öğretme vaktinde en faziletli olan ibadet, bütün benliğiyle ona öğretmeye yönelmek ve onunla ilgilenmektir.

Ezan vaktinde en faziletli olan, içinde bulunduğu virdini terk ederek müezzine icabet etmekle meşgul olmaktır.

Namaz vakitlerinde en faziletli olan, namazı en güzel bir şekilde kılmak için ciddiyetle gayret etmek ve samimiyetle çabalamaktır.

Makam, beden veya mal ile muhtaç olan kimselere yardım etmek ve onların ihtiyaçlarını giderme vaktinde en faziletli olan, onların yardım çağrılarına icabet etmek ve ihtiyaçlarını gidermektir.

Kur’an okuma esnasında en faziletli olan, kalbin ve himmetin Kur’an üzerinde düşünme ve onu anlamaya odaklanmasıdır. Öyle ki Allah azze ve celle direkt kendisine hitap ediyormuşçasına dikkat kesilmesidir. Böylece bütün benliğinle Kur’an’ı anlamaya ve onun üzerinde düşünmeye yönelir ve onun emirlerini uygulamaya azmedersin. Bu konudaki odaklanman ve azmin, büyük bir sultandan mektub alan kimsenin odaklanma ve azminden çok daha kuvvetli ve yüce olmalıdır.

Arafatta vakfe esnasında en faziletli olan, yalvarıp yakarmak, dua ve zikir yapmak hususunda son derece gayretli olmaktır. Yoksa bu durumda kişiyi takatsiz düşüren oruç, faziletli kabul edilmemiştir.

Zi’l-Hicce ayının ilk on gününde en faziletli olan, özellikle tekbir, tehlil ve hamd etme gibi ibadetleri çoğaltmaktır. Bu vakitte kişinin bunun gibi ibadetlerle meşgul olması, farz olmayan cihaddan dahi daha faziletlidir.

Ramazan ayının son on gününde en faziletli olan, mescidlerde itikafa girmektir. Bu vakitte itikaf, insanlara karışıp onların ihtiyaçlarını gidermekten daha faziletlidir. Hatta birçok alime göre ilim öğretmekten ve Kur’an okutmaktan dahi daha faziletli kabul edilmiştir.

Müslüman kardeşinin hastalanması veya ölmesi durumunda en faziletli olan, onu ziyaret etmen veya cenazesine katılmandır.

Musibetlerin vukuu esnasında en faziletli olan, insanlar sana eziyet etseler bile eziyetlerine sabrederek onların içinde bulunmandır. Bu durumda onlardan ayrılıp yalnızlığa çekilmen doğru değildir. Zira insanlara karışıp eziyetlerine sabreden mümin, onların eziyetlerinden sakınmak için onlara karışmayan müminden daha hayırlıdır. Bu konuda temel prensip şu şekildedir: Hayırlı olan hususlarda insanlara karışmak, onlardan ayrılmaktan ve uzlete çekilmekten daha hayırlı ve daha faziletlidir. Şer olan hususlarda insanlardan ayrılmak, onlara karışmaktan daha hayırlı ve daha faziletlidir. Fakat kişi, bu tür durumlarda insanların arasında bulunduğunda şerri ortadan kaldıracağını veya azaltacağını bilirse onlara karışması daha faziletli olur.

Dolayısıyla her vakitte ve her bir halde en faziletli olan, o vakitte ve o halde Allah’ın rızasını tercih etmek, o vaktin vazifesi ve gereği ile meşgul olmaktır. İşte bu şekilde davranan kimseler, mutlak ve kâmil bir ubudiyeti yerine getirmiş ve ubudiyet mertebelerinde sürekli bir şekilde halden hale geçerek yükselmişlerdir. Bu şekilde kulluk eden kişiyi alimlerin arasında gördüğün gibi, onu abidlerin arasında da görürsün. Mücahidlerin saflarına baktığında onu görür, zikir yapanların halkalarını müşahede ettiğinde yine onu görürsün. İhsan sahibi olan tasadduk ehli arasında onu bulduğun gibi bütün benlikleriyle Allah’a yönelip kalp ve ruh huzurunu elde eden kimselerin içinde de onu görürsün.

İşte mutlak ve kâmil âbid budur. Bu kimse nefsinin muradına göre ve nefsinin lezzet alıp rahata kavuştuğu ibadetleri tercih ederek amel etmez. Aksine nefsinin rahatı ve lezzeti başka bir şeyde olsa bile o, Rabbinin muradına/rızasına göre amel eder. İşte bu kimse “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” Ayeti kerimesini hakkıyla tatbik etmiş ve bu iki esası da sıdk/samimiyet ile yerine getirmiştir.[5]

11- İBADET İLE İSTİÂNE BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR

Bazı alimler tarafından şöyle denilmiştir: “Allah azze ve celle yüz suhuf ve dört kitap indirmiştir. Bütün bu kitaplarda bulunan manaları Tevrat, İncil ve Kur’an’da toplamıştır. Bunların kapsadığı manaları da Kur’an-ı Kerim’de toplamıştır. Kur’an-ı Kerim’deki manaları da mufassal surelerde toplamıştır. Mufassal surelerdeki manaları da Fatiha suresinde, Fatiha suresindeki manaları da “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” Ayetinde toplamıştır.” İşte bunlar, Rab Teala ile kulu arasında taksim edilen iki cümledir. Bu iki cümleden “Ancak sana ibadet ederiz” bölümü Rab Teala’ya ait olup: “Ancak senden yardım dileriz” bölümü de O’nun kuluna aittir.

Nitekim Ebu Hureyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği bir hadiste, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ (bir hadis-i kudside) buyurdu ki: “Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm; yarısı bana ait, yarısı da ona aittir. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: “Elhamdülillahi Rabbi’l-alemîn, (Hamd âlemlerin Rabbine aittir)” deyince, Aziz ve Celil olan Allah: “Kulum bana hamdetti” der. Kul, “er-Rahmanirrahim” deyince, Allah: “Kulum bana senada bulundu” der. Kul, “Maliki yevmiddin (din gününün sahibi)” deyince, Allah: “Kulum beni tebcil ve ta’ziz etti (büyükledi)” der. Kul, “İyyake na’budü ve iyyake nestaîn (yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz)” deyince, Allah: “Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim” der. Kul, “İhdina’s’sırata’l-müstakim sıratallezine en’amte aleyhim ğayr’il-mağdubi aleyhim ve la’d-dallin (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gazaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)” dediği zaman, Allah: “Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir” buyurur.”[6]

Bundan açıkça anlaşılacağı üzere ibadet ile istiâne bölünmez bir bütündür. Bu iki aslı birbirinden ayırmak haktan sapmaya sebep olur. İbadet olmaksızın istiânede bulunmak sapıklık olduğu gibi, Allah’tan istiânede bulunmaksızın ibadet etmek de mümkün değildir. İbadet şu iki temel esası kapsamaktadır: Allah azze ve celle’yi sevmekle birlikte O’nun önünde zilletle boyun eğmek. İstiâne de şu iki temel esası kapsamaktadır: Allah azze ve celle’ye güvenmek ve bütün işlerde O’na itimad etmek. Tevekkül de bu iki esasın birlikte bulunmasından ibarettir.

Nitekim Allah azze ve celle, O’nun emirlerine imtisal etmeyip yasaklarından içtinab etmedikleri halde sıkıntıya düştüklerinde O’ndan yardım isteyen müşrikleri şiddetli bir şekilde kınamıştır. Bu hallerinin ciddi bir tenakuz/çelişki olduğunu ifade buyurmuştur. Zira fayda ve zararın yalnız Allah’ın tasarrufunda bulunduğunu bilerek O’ndan yardım isteyen kimsenin, hayatının en önemli semeresi olan ubudiyeti, O’ndan başkasına yapması büyük bir çelişkidir/sapıklıktır. Aynı şekilde Allah’a kulluk ettiğini iddia eden bir kimsenin O’ndan başkasını sevmesi veya O’ndan başkasından korkup çekinmesi, fayda veya zararı O’nun dışında herhangi bir nesneden/kimseden beklemesi de ciddi bir çelişkidir/sapıklıktır.

Ayet-i kerimede ibadetin, istiâne’den önce zikredilmesinin pek çok hikmeti bulunmaktadır. Ezcümle:

İbadet, bütün varlıkların kendisi için yaratılmış oldukları gayedir; istiâne ise bu gayeye ulaşmanın vesilesidir. Gaye, vesileye mukaddemdir.

“Ancak sana ibadet ederiz” hakikati, Allahu Teâlâ’nın ilahiyeti ile ilgilidir; “Sadece senden yardım isteriz” hakikati ise, Allahu Teâlâ’nın rububiyyeti ile ilgilidir. Fatiha suresinin başında ‘Allah’ ismi celîli, ‘Rab’ ismi celîline takdim edildiği gibi ibadet de istiânenin önüne alınmıştır.

“Ancak sana ibadet ederiz” bölümü, Rab Teâlâ’nın payı olup, Fatiha’nın Allahu Teâlâ’ya övgü olan birinci kısmındandır. “Ancak senden yardım isteriz” bölümü ise, kula ait olan ikinci kısımdandır.

Mutlak ve kâmil olan ibadet, istiâneyi de kapsamaktadır. Ancak istiâne, ibadeti kapsamaz. Zira Allahu Teâlâ’ya kâmil bir ubudiyyetle kulluk eden her âbid, sadece O’ndan yardım ister. Çünkü Allah’a güvenme, O’na dayanıp itimad etme, bütün hacetlerini O’na arzedip dua etmek ve O’na tevekkül etmekten ibaret olan istiâne de zaten ibadettir. Fakat istiâne, ibadeti kapsamayabilir. Çünkü çeşitli hacetleri ve arzuları bulunan bir kişi, bu arzularını gerçekleştirmek için Allahu Teâlâ’dan yardım isteyebilir. Ancak O’na ibadet etmediği halde sadece nefsinin hazzı için istiânede bulunmuş olabilir.

Hakiki ibadet ancak ihlaslı bir kimseden sadır olur; istiâne ise ihlaslı bir mü’min’den sadır olabileceği gibi, ihlası bulunmayan bir kimseden de meydana gelebilir.

İbadet, Allah’ın sana farz kılmış olduğu kendi hakkıdır. İstiâne ise, O’na hakkıyla ibadet etmek için O’ndan yardım istemen ve hacetlerini gidermesi için O’na dua etmendir. O’nun hakkı, kulun hacetinin giderilmesinden önceliklidir.

Diğer taraftan ibadet, Allah’ın bahşetmiş olduğu nimetlerin şükrüdür. Allah, kendisine şükredilmesini sever. İstiâne neticesinde O’nun sana yardım etmesi ise, O’nun senin hakkındaki fiili ve seni muvaffak kılmasıdır. Kul sadece O’na kulluk eder ve ubudiyetin boyunduruğu altına girerse, Allah azze ve celle hem bu hususta ve hem de onun diğer hacetlerini gidermede kuluna yardım edecektir. Dolayısıyla kulun ubudiyetin boyunduruğu altına girmesi, Allah’ın yardımını elde etmesine sebep olur. Kulun ubudiyeti ne kadar kâmil olursa, Allah’ın ona yardımı da o kadar büyük olur. İbadet sebep, Allah’ın kuluna yardımı ise onun sonucudur. Sebep ise, sonuçtan önce gelir.

İnsanlar ibadet ve istiâne esaslarını yerine getirmekte dört sınıftırlar:

1) Ayet-i kerimede geçtiği üzere yalnız Allah’a ibadet ederek, ibadetleri hususunda onları muvaffak kılması için sadece Allah’tan yardım isteyenlerdir. Bunların tek gayeleri Allah’a hakkıyla kulluk etmektir. Allah’dan istekleri de bu hususta kendilerine yardım ederek onları muvaffak kılmasıdır. Bundan dolayıdır ki Allahu Teâlâ’dan istenen en faziletli şey, O’nun rızasını gerektiren hususlarda yardım etmesini ve muvaffak kılmasını istemektir. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok sevdiği Muaz b. Cebel radıyallahu anhu’ya şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz! Vallahi ben seni çok seviyorum; her namazdan sonra şöyle demeyi sakın unutmayasın:” Allah’ım! seni zikretmek, sana şükretmek ve güzelce sana ibadet etmek hususunda bana yardım et!”[7] Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye şöyle demektedir:” En faydalı duanın hangisi olduğunu düşündüm: Bunun, Allah’ın rızasını gerektiren hususlarda O’nun yardımını istemek olduğunu gördüm. Sonra bunun Fatiha suresinde “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” ayetinde zikredildiğini gördüm.”

2) Bunlar Allah’a ibadet etmekten yüz çevirdikleri gibi, O’ndan yardım istemekten de yüz çevirmişlerdir. Bunlarda ne ibadet ne de istiâne vardır. Bunlardan biri faraza Allah’tan bir istekte bulunsa, bunu da sırf kendi hazzını ve arzularını yerine getirebilmek için yapar. Yoksa Rabbi’nin rızasını ve hukukunu gerektiren hususlarda O’ndan yardım istemez. Nitekim yaratılmışlar arasında Allahu Teâlâ’nın en fazla buğzettiği ve kendisine lanet ettiği iblis dahi bir hacetini (kıyamete kadar hayatta kalmayı) O’dan istemiş, O da bunu kendisine vermiştir. Ancak iblisin bu isteği, Allah’ın rızasını gerektiren bir hususta olmayınca sadece onun şekavetini artırmış ve Allah’dan uzaklaştırılıp kovulmasını sağlamıştır. Tıpkı bunun gibi Allah’dan herhangi bir hususta yardım isteyen kimse, eğer istediği bu şey Allah’a itaat ve ibadet hususunda değilse o kişiyi sadece Allah’tan daha çok uzaklaştırır ve onun Allah ile bağının kopmasına sebep olur.

Akıllı kimsenin şunu bilmesi gerekir ki Allahu Teâlâ’nın herhangi bir kişinin dünyevi isteklerini yerine getirmesi ve bu tür hususlarda ona imkanlar tanıması, o kişinin Allahu Teâlâ nezdinde makbul ve sevimli olduğunu ifade etmez. Allahu Teâlâ’nın herhangi bir kimsenin dünyevi isteklerini yerine getirmemesi ve bu tür hususlarda onu birtakım imkanlardan mahrum bırakması da onun Allah katında sevilmediğini ifade etmez. Aksine Allahu Teâlâ, sevmediği ve değersiz gördüğü kullarına değersiz olan dünyevi imkanları verirken; sevdiği ve değerli kıldığı salih kullarını dünyevi pek çok imkândan mahrum bırakıp onlara değerli olan uhrevi nimetlerini bahşetmiştir. Bunun aksini düşünenler ancak nankör olan kafirler ve münafıklardır. Nitekim Allahu Teâlâ, bu tür kimselerin bozuk inançlarını şu şekilde ifade etmektedir: “İnsan ise; Rabbi onu deneyip de kendisine ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler verdiğinde, “Rabbim bana ikram etti” der. Ama onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: “Rabbim beni hor kıldı” der.” (Fecr, 15-16)

Özlü akıl sahibi olan bir müminin bu nankörlüğü irtikab etmekten şiddetle sakınması gerekir. Allahu Teâlâ’dan istediği her hususta ancak hayırlı olan şeyleri istemesi, Allahu Teâlâ’nın kendisi için takdir buyurduğu her halin kendisi için en hayırlı hal olduğunu yakinen bilmesi gerekir. Aksi takdirde Allah’ın takdirini itham etmiş ve kendi nefisini Allah’a karşı hak sahibi konumuna çıkarmış olur ki, akıbeti açısından bu çok tehlikelidir. Nitekim İbni Abbas radıyallahu anhuma şöyle demiştir:” Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır. Her kim Allah’a iman eder de O’nun kaderini yalanlarsa, bu tekzibi onun tevhidini nakzetmiş/bozmuş olur.” 

3) Bir tür ibadet ehli olup da istiâne esasını yerine getirmeyenlerdir. Bu kimseler zahiren Allahu Teâlâ’ya ibadet ettikleri, O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından sakındıkları halde, kalpleri sebeplere bağlanmakla dolmuştur. Bunlar Allahu Teâlâ’ya tevekkül etmek yerine, sebeplere dayanıp itimat etmişlerdir. Zarar ve faydayı, bir yaprağın dahi ancak O’nun izniyle düştüğü Allahu Teâlâ’dan bilmeyip çeşitli sebeplere bağlamışlardır. Fayda umdukları sebepleri sevmiş, zararından çekindikleri sebeplerden korkup nefret etmişlerdir. Muhabbetleri/umutları ve korkuları sebeplere yönelmiştir. Tevekkül noktasında bütün sebepleri sonuçlarıyla birlikte meydana getiren Rabbu’l- âlemin’i unutmuşlardır. Bütün kafirlerde, müşriklerde ve münafıklarda bulunan bu bozuk anlayış teessüf ki dünyevileşen Müslümanlara da sirayet etmiştir. Aynı şekilde türbelerden medet uman, putperest dönemlerden kalma bir gelenek olarak çaput bağlanan ağaçlara umut bağlayan ve evliya olduklarına itikat edilen kimseleri kulluk seviyesinin üzerine çıkaran kimselerin kalpleri de bu bozuk inançla doludur.

4) Bunlar da fayda ve zararın sadece Allah’ın tasarrufunda olduğunu bilen, O’nun dilediği şeylerin meydana geldiğini ve O dilemedikçe hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini müşahede eden kimseler olup; bundan dolayı hazlarını, arzularını ve hacetlerini sadece O’ndan istemektedirler. Ancak O’nun sevip razı olduğu şeyleri yerine getirmemekte, emirlerine imtisal etmemekte ve yasaklarından sakınmamaktadırlar. Zira bunların tek gayeleri mal, makam, güç, şöhret, mülk ve benzeri hazlarına kavuşmaktır. Bunları elde edebilmek için Allah’tan yardım isterler ve bu istekleri de yerine getirilir. Ancak Allah’ın şeriatına riayet etmezler. İstedikleri kendilerine verilince, verene asla şükretmezler. Bu kimseler bir tür istiânede bulunmakla birlikte ibadet esasını ihmal etmişlerdir. Allah’a itaat ve ibadet etmeyince, kendilerine verilen nimetler sadece onların azgınlığını ve haktan iyice sapmalarını sağlamıştır.

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere hak üzere bulunanlar, ibadet ve istiâne esaslarını birleştirerek ikisine de riayet edenlerdir. Bu iki esası birbirinden ayıran ve birini yerine getirip diğerini ihmal edenler haktan sapmış olurlar. Bunlardan bazıları bidat ehli olurken, diğer bazıları da küfür ve şirk ehli olurlar. Hepsi de derecelerine göre hakkın ya bir kısmından ya da tümünden mahrum kalmış, batılın ya bir kısmına ya da tümüne maruz kalmışlardır.[8]

[1]. Buhârî, Savm, 51

[2]. Ebu Ya’lâ: 3315; Bezzar: 1949; Taberani, el-Kebîr:10033. Hafız Heysemi’nin ifadesine göre isnadında bulunan Yusuf b. Atıyye metruk bir ravidir. Dolayısıyla hadis zayıftır.

[3]. Buhari:3701; Müslim:2406

[4]. Müslim:2674; Ebu Davud:2409

[5]. İbni Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-Salikîn,1/103-108

[6]. Müslim, Salat 38; Muvatta, Salat 39

[7]. Ebu Davud: 1522; İmam Ahmed, Müsned: 5/245. Sahih bir hadistir.

[8]. İbni Kayyım el- Cevziyye; Medaricu’s- Salikîn,1/93-100

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.