İZZETİ YANLIŞ YERDE ARAMAK

İslam ümmeti olarak Allah’ın dininden uzaklaşmamızın bedelini en ağır şekilde ödediğimiz günlerden geçmekteyiz. Geldiğimiz noktada İslam coğrafyası Müslümanların kontrolünden çıkmış ve batının bir oyuncağı haline gelmiştir. Yaşadığımız toprakların sahibi olarak hâkim konumunda olmalıyken tam aksine zelil bir mahkûm durumundayız.

Ekonomiden sağlığa toplumsal hayattan siyasal hayata hiçbir karede etkin ve yetkin değiliz. Her daim üzerimize dayatılan baskılara boyun eğme durumunda kalıyoruz. Tüm bunlara mâni olabilecek bir gücümüz olmadığı gibi söyleyecek sözümüz de kalmadı, farkındayız.

Şu hususu belirtmek gerekir ki bu satırlar derin bir ümitsizliğin ya da küffarın egemenliğini kabulün bir ifadesi değil tam aksine rahatsızlık duyulan hali pürmelalin değişimi için yapılan küçük bir değerlendirmedir ki; esasında herkesçe malumdur.

Tüm çıplaklığıyla karşımızda duran bu tablo henüz gerçekleşmeden asırlar öncesinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in lisanıyla ifadesini bulmuş ve mümin dimağlara nakşolunmuştur.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla birlikteyken “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” buyurmuştur. Bunun üzerine birisi: “Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sormuş. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çer çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” buyurmuştur. Yine bir adam: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” diye sorunca Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurmuştur.[1]

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği bu durum günümüzde karşılığını bulmuştur. Zira Müslümanlar olarak dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini teşkil etmemize rağmen sahibi olduğumuz bir izzetimiz, onurumuz kalmamıştır. Materyalist Avrupa, topraklarımızı madden manen istila etmiş, mukaddesatımıza el uzatmış, benliğimizi elimizden almıştır. Bunu yaparken Müslümanlara karşı en ufak bir korku hissetmediği gibi kendi heybetini de zayıf kalplere ilmek ilmek işlemiştir. Tüm bunlar meydana gelirken tamamen edilgen bir durumda olan İslam ümmeti ise kaybettiği izzetini cihad meydanlarında ya da ilim meclislerinde değil dünyevi makam ve mevki elde edeceği sahalarda ya da bir sonuca ulaşamayacağı gereksiz mecralarda arama gafletine düşmüştür. Netice itibarıyla bir zamanlar sadece kendi topraklarına değil dünyanın büyük bir kısmına adalet ve saadet dağıtan aziz İslam ümmeti, Allah’ın lanetine ve gazabına uğramış zelil güruhların oyuncağı haline gelmiştir. 

İslam ümmeti yaklaşık olarak iki asırdır ciddi bir kimlik krizi yaşamaktadır. Bir taraftan değişen dünya şartlarına uyum sağlamaya çalışmakta diğer yandan da belirli ölçülerde İslami varoluşunu korumaya gayret etmektedir. Ne var ki; bu iki durumun aynı anda gerçekleşmesi pek mümkün gözükmemektedir. Zira güç ve kuvvetle dengeleri kendi lehine çeviren Hristiyan görünümlü materyalist Avrupa oyunu kendi menfaatlerine göre kurmakta ve Müslümanlara Müslümanca kaldıkları müddetçe hayat hakkı tanımamaktadır. Şu hâlde Müslümanlar için geride yapılması gereken iki yol bulunmaktadır. Ya kendi öz kimliklerini her ne pahasına olursa olsun muhafaza edip batı dünyasıyla çok yönlü bir mücadeleye girecekler ya da kendi benliklerinden vazgeçerek batıya benzemek suretiyle onların bir uydusu haline geleceklerdir.

Geldiğimiz noktaya bakacak olursak İslam ümmetinin çatışma yolunu seçtiğini ya da seçmiş olsa da başarıya ulaştığını söylemek zor gözükmektedir. Aile yaşantılarımız, giyim kuşamımız, dertlerimiz, heveslerimiz, önceliklerimiz, hassasiyetlerimiz velhasıl tepeden tırnağa bütünüyle değişen öz kimliğimiz bu durumun en net göstergesidir. Arada sırada yapılan ibadetler ve şeklî birtakım unsurlar da ortadan kalkacak olsa Türkiye Müslümanıyla Avrupa Hristiyan’ı arasında çok da bir fark kalmayacaktır. İkisi de aynı şekilde yiyip içmekte, aynı tarzda giyinmekte, aynı müzikleri dinleyip aynı jenerasyonlara kapılmakta, aynı arzuları taşıyıp aynı hedefe koşmaktadır. Bu yönüyle dünya gerçekten de küçük bir köyün tek tip sakinleri gibi olmuştur.

Yaşadığımız bu değişimi daha doğrusu geçirdiğimiz bu evrimi sebepleriyle sonuçlarıyla irdelemek zorundayız. İman ettiğimiz bu dinin öncüleriyle aramızda oluşan uçurumları sorgulamalıyız. Dosdoğru olan yolumuzun yolcularının hangi yollara saptığını bulmalı ve paralel yolları kapatmalıyız. Bu mesele günümüz Müslümanının en önemli vazifesidir. Çünkü bu herhangi bir mesele değil bizatihi kulluğumuzun meselesidir. Muhammed ümmetine eski izzetini kazandırmak, nesillerimizi Müslümanca yetiştirmek ve imanın bahşettiği özgüveni kazandırmak için bu hususu dert edinmek gerekir. Değilse güçlü bir şekilde gelen bu akıntıya kapılmak, akıntının sürüklediği çer çöp olmak hem dünyamıza hem ahiretimize mal olacaktır.

Peki bu hususta ne yapmalı, bu gidişata nasıl dur demeliyiz?

1- İzzetin tümüyle Allah’a, peygamberine ve müminlere ait olduğuna yakinen iman etmeliyiz.

Bilmeliyiz ki; sahip olduğumuz ya da olabileceğimiz tüm izzet Allah’ın dilemesiyledir. Kim Allah’ın yolunda olursa, O’nun Rasûlü’nün yolunu takip ederse ve O’na halisane iman eden müminleri kardeş bilirse Allah da ona bu izzeti bahşedecektir. İzzeti ve şerefi onun yolunun dışında arayanlar da hüsrana uğrayacaktır. Allah azze ve celle kitabında şöyle buyurmaktadır:

“Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir.” (Fatır, 10)

“…Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” (Münafikun, 8)

“Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (Nisa, 139)

2- Allah’ın yolundan uzaklaşırsak bu izzetten mahrum kalacağımızı idrak etmeliyiz.

İzzet Allah’ın yolunda yüründüğü müddetçedir. Bu yolu terk edenler için izzet yerine zillet vardır. Bu hususta Yahudiler ve Hristiyanlar bizim için en önemli örneklerdir. Bir zamanlar âlemlere üstün kılınan bu topluluklar Allah’ın kitabını tahrif ederek, Rasûllerini madden-manen katlederek sahip oldukları izzeti kaybetmişler ve Allah’ın gazabına uğramışlardır. Bu nedenledir ki Allah azze ve celle günde defalarca okuduğumuz Fatiha Suresi’nde bu hakikati bize sürekli hatırlatmakta ve unutmamamızı istemektedir. Biz de Muhammed ümmeti olarak bu davadan vazgeçecek olursak Allah da bize verdiği bu nimetleri elimizden alacak ve yerimize başka kullarını getirecektir.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.” (Maide, 54)

3- Zilletin bataklığından kurtulup izzetin pınarlarından içen ashab-ı kiramı örnek almalıyız.

Ashab-ı kiram, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden önce çok değersiz bir konumdaydı. Arap toplumlarının dışında bir itibarları yoktu. Başkaları tarafından “baldırı çıplak bedeviler” olarak kabul edilirlerdi. Allah azze ve celle bu zelil durumda olan insanlar içinden bir peygamber çıkardı ve iman nimeti sayesinde onlara hayal dahi edemeyecekleri bir izzet ikram etti. Eğer Allah’ın dilemesi olmasaydı kim nereden bilecekti ki Bilalleri, Zeydleri, Ebu Zerleri? Bir önemi olacak mıydı Habbabların, Ammarların?

Ama Allah azze ve celle onları öyle bir yüceltti ki hem hayatlarında dünya liderlerine kafa tutup onları hakir görme şerefine eriştiler hem de vefatlarından sonra gelecek milyarlarca Müslümanın dilinde şan şöhret sahibi oldular.

Onlar için Peygamberin dizinin dibinde oturmak en şaşalı saraylarda sefa sürmekten bile daha önemliydi. Dünyaları yöneten bir kral olmak mı koyun çobanı bir peygambere tabi olmak mı diye sorulsa hiç tereddütsüz ashablığı tercih ederlerdi. Büyük zaferler yaşadılar, Kayzerlerin, Kisraların saraylarını ganimet olarak aldılar ama izzet ve şerefi asla buralarda aramadılar. Onların yollarına tenezzül etmediler ve şu mübarek satırlara isimlerini altın harflerle yazdırarak bu dünyadan göç ettiler:

“Rabbleri katında onların mükafatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları Adn Cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 8)

Ciddi buhranlar geçiren Müslüman nesiller olarak ashabı kiramdan alacak çok dersimiz var. Aynı yolun yolcusu isek sinelerinde taşıdıkları imanın, hayatlarında sergiledikleri İzzetin varisleri olmak zorundayız. Derinden hissettiğimiz aşağılık kompleksini bir kenara bırakarak daha emin adımlarla yol almalı ashab-ı kiramı rehber edinmeliyiz. Ancak bunu başardığımız taktirde kendi öz benliğimize döner ve sahibi olduğumuz izzete tekrar kavuşabiliriz.

[1]. Ebu Davud, Melahim, 5

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.