İBADET KAVRAMI – 3

7- Yasama Yetkisini Herhangi Bir Kişiye Vermek, Ona İbadet Etmektir

Bütün kâinatı yoktan var eden ve en küçük zerrelerden en büyük kürelere kadar akıllı, akılsız her şeyin üzerinde tasarruf sahibi olan yüce yaratıcı, bu kâinatta bulunan bütün varlıkların sadece kendisine ibadet etmeleri gerekli olan tek ilahtır. Bütün varlıkların Rabbi ve ilahı ancak O’dur. O’nun ilâhiyyetinin en temel özelliği de yaratıp terbiye ettiği varlıkların yaşam şartlarını ve tabi olacakları nizamı/kanunları belirlemesidir. Akılsız olan canlı-cansız varlıklar için kevni kanunları belirleyip koyduğu gibi; melekler, cinler ve insanlar gibi akıllı varlıklar için de şer’î kanunlar koymuştur. Bütün bu varlıklar, kendileri için belirlenen kanunlar çerçevesinde yaşamlarını sürdürerek yüce yaratıcıya ibadet etmektedirler. Bundan dolayıdır ki bütün peygamberler ve onların izini takip eden bütün âlimler ister kevni olsun ve ister şer’î olsun yasama (helal ve haram belirleme) hakkının ancak yüce yaratıcıya ait olduğunu beyan etmiş ve insanlığı, yüce Allah’ın yaratmış olduğu âlemler üzerindeki bu tasarruf hakkını kabul etmeye davet etmişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının!’ diye her ümmete bir elçi gönderdik!” (Nahl, 36)

Bütün ümmetlerin kendilerinden sakınmak hususunda uyarıldıkları ‘Tağûtların nelerden/kimlerden oluştukları hususunda pek çok söz söylenmişse de bütün bunların özetini en muteber tefsirlerden biri olan Taberi tefsirinin sahibi İbni Cerir ve ansiklopedik âlim İbni Kayyım yapmışlardır.

Şeyhu’l-Müfessirin İbni Cerir et-Taberi şöyle demektedir: “Bana göre tağûtun manasında doğru olan; Allah’a karşı azgınlık yapan ve O’nun dışında kendisine tapılan/itaat edilen her şeydir. Tâğûta tapmak, ya tâğûtun kendisine tapanları zorla taptırmasıyla ya da tapanların kendi istekleri ile gerçekleşir. Tapılan tağut ister insan ister şeytan ister put, isterse heykel veya herhangi bir şey olsun.”[1]

Hafız İbni Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir:” Tâğût; kulun kendisi sebebiyle haddini aştığı her şeydir ki, bu bir ma’bûd (kendisine ibadet edilen) veya kendisine tâbi olunan yahut itaat edilen biri olabilir. Buna göre her kavmin tağutu, Allah ve Rasûlü dışında hükmüne başvurdukları veya Allah dışında ibadet ettikleri ya da Allah’tan bir basiret üzere olmaksızın tabi oldukları yahut Allah’a itaat olmadığını bildikleri hususlarda itaat ettikleri her şey ve herkestir. İşte bütün âlemin tağutları bunlardan ibarettir ki, sen bunları ve insanların bunlara karşı olan hallerini iyice düşünecek olursan, insanların çoğunun Allah’a ibadetten tağuta ibadet etmeye, Allah ve Rasûlü’nün hükmüne başvurmaktan tağûtun hükmüne başvurmaya, Allah’a itaat ederek Rasûlü’ne tabi olmaktan tağuta itaat edip tabi olmaya yöneldiklerini göreceksin.”[2] 

Nitekim Allahu Teâlâ, Kur’an ve sünnete aykırı bir şekilde hüküm veren kimselere rızaları ile müracaat edenleri ve onların nezdinde muhakeme olmak isteyenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır: “Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ettiklerini iddia edenleri bilmez misin; tağutu inkâr etmeleri kendilerine emredildiği halde onun hükmüne başvurmak istiyorlar! Şeytan da onları derin bir delalete sürüklemek istiyor. Kendilerine, ‘Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve elçisine (sünnete) gelin’ denilince; münafıkların senden büsbütün yüz çevirdiklerini görürsün.” (Nisa, 60-61) Görüldüğü gibi burada Allahu Teâlâ, Kur’an ve sünneti terk ederek başka herhangi bir kimsenin hükmüne rıza göstererek başvurmayı dalalet/küfür olarak kabul etmiştir. Böyle davrananların, ilahi kitaplara iman iddialarının yalan olduğu ve böyle bir iddianın asla kabul edilmeyeceği açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu da göstermektedir ki, yasama hakkını Allah dışında herhangi bir kişide veya kurumda görmek Allah’a ibadeti/itaati terk edip o kişi veya kuruma ibadet etmek anlamına gelir.

Allahu Teâlâ Tevbe Suresi’nde, semavi kitaplara iman ettiklerini iddia eden kitap ehliyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din olarak benimsemeyen kitap ehliyle, boyun eğenler olarak elden cizye verinceye kadar savaşın!” (Tevbe, 29)

Allah azze ve celle daha sonra, ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında birer Rab edindiler. Oysa kendilerine ancak tek bir ilah (olan Allah)’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka hiçbir ilah/ma’bud yoktur. O, onların koştukları ortaklardan münezzehtir!” (Tevbe, 31)

Adiyy bin Hatim radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre kendisi, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in  yanına girdi. Bu esnada Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında birer Rab edindiler.” ayetini okumaktaydı. Adiyy der ki: Ben, ‘Muhakkak ki onlar, hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmemektedirler’ dedim. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: ‘Evet, onlar (hahamlar ve rahipler) onlara helâli haram kıldılar, haramı da helâl kıldılar. Ve onlar da (bu konuda) kendilerine uydular. İşte onların hahamlarına ve rahiplerine ibâdeti budur.”[3]

“Hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında birer Rab edindiler.” ayetini, Huzeyfe îbn el-Yemân, Abdullah İbn Abbâs ve daha başkaları şöyle tefsir etmişlerdir: ‘Muhakkak ki onlar (Yahudi ve Hristiyanlar), onların (din adamlarının) helâl ve haram kıldıklarında onlara tâbi olmuşlardır.’ İşte bunun içindir ki Allahu Teâlâ: ‘Oysa kendilerine ancak tek bir ilah (olan Allah)’a ibadet etmeleri emredilmişti.’  buyurmuştur. Buna göre O’nun haram kıldığı şey haramdır, O’nun helâl kıldığı da helâldir. Koyduğu kanuna tâbi olunur. Hükmettiği şey uygulanıp yerine getirilir. ‘O’ndan başka hiçbir ilah / ma’bud yoktur. O, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.’ Ortaklardan, benzerlerden, yardımcılardan, zıdlardan, çocuklardan münezzeh, mukaddes ve yücedir. O’ndan başka ilah, O’nun dışında rab yoktur.[4]

Helal ve haram belirleme ve yasamada bulunma hakkını Allahu Teâlâ dışında herhangi bir kişi veya kuruma vermenin şirk olduğu şu ayet i kerimede açık bir şekilde ifade edilmiştir: “Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyleri kendilerine şeriat (hukuk düzeni) yapan ortakları mı vardır? Eğer fasl kelimesi (kesin hüküm yeri kıyamet) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Nitekim zalimler, elbette çok acı bir azaba uğrayacaklardır.” (Şura, 21)

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde İbni Kesir şöyle demektedir: ‘Onlar, Allah’ın kanun olarak koymuş olduğu dosdoğru dine uymamakta; aksine insanlardan ve cinlerden şeytanların onlara meşru’ kıldıklarına uymaktadırlar. İnsanlardan ve cinlerden olan şeytanları onlara, ‘bahîra, sâibe, vasîla ve hâm’ denilen develeri yemeyi haram kılmış; leşi, kanı, kumarı ve benzeri sapıklıkları, bâtıl bilgisizlikleri helâl kılmışlardır. Onlar bu şekilde helâl kılmayı, haram kılmayı, bâtıl ibadetleri ve bozuk sözleri câhiliyyet dönemlerinde uydurmuşlardı.’’[5]

Görüldüğü gibi Kur’an ve sünnete aykırı olarak hüküm veren merciler, bütün insanların inkâr etmekle emrolundukları tağutlar kabul edilmiştir. Allah’ın şeriatını terk ederek, bu tağutların nezdinde muhakeme olmaya rıza gösterenlerin iman iddiaları reddedilmiştir. Bu kimselerin, tek hak ilah olan ve kâinatın yaratıcısı, sahibi ve mutasarrıfı olan Allah azze ve celle’ye ibadet etmekle emrolundukları halde, O’na ibadet etmeyi bırakıp yasama hakkını verdikleri bu tağutlara ibadet ettikleri açık bir şekilde belirtilmiştir. Teessüfle belirtmek gerekir ki bugün insanlık aleminin çoğunluğu ve toplumların yönetimlerini işgal etmiş bulunan zalimler, Allah’ın şeriatına uymayı ve İslamî hukuk düzenini tatbik etmeyi yasaklamış olup, insanlardan ve cinlerden şeytanların hevâ ve heveslerinin sonucu olan beşerî kanunları/hukuk düzenlerini uygulamaktadırlar. Bu zalimler, bütün kâinatın ve kâinatın küçük bir parçası olan şu yeryüzünün sahibi olan Allah’ın, yeryüzündeki tasarruf hakkını/hâkimiyetini reddederek insanlık alemini vahim bir felakete sürüklemektedirler. İnsanlık alemi, bütün kâinatın boyun eğdiği, ibadet/itaat ettiği yüce yaratana ibadet etmeyip, insanlardan ve cinlerden olan şeytanlara ibadet/itaat etmekle bütün kâinatın gazabına maruz kalmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla insanlık alemini bu vahim akıbetten kurtaracak yegâne çare, bu zalimlerin yönetimlerini ve kanunlarını/hukuk düzenlerini reddedip, tekrar Allah azze ve celle’ye, O’nun şeriatına dönmektir. Bunu da sağlayacak tek güç, şu anda uluslararası güçlere ve emperyalist servet sahiplerine boyun eğmek zorunda bırakılan ve bu onur kırıcı durumdan kurtulması zorunlu olan İslam ümmetidir. İslam ümmetinin öncelikli olarak, batılı güçlerin kendilerine dayattıkları beşerî kanunları ve laik düzenleri reddederek kendilerini ıslah etmeleri ve ardından bütün insanlık âlemini insî ve cinnî şeytanların boyunduruğu altından kurtarmaları hem fıtri ve hem de şer’î bir vazifedir.

8-Ubudiyyet Vazifesinin Kapsayıcılığı

Bütün mahlukat, Allah’ın ilahiyyet sıfatının karşısında ubudiyet vazifesi ile muvazzaftırlar. Canlı -cansız, akıllı-akılsız ve küçük-büyük bütün varlıklar O’nu teşbih etmekte ve kendilerine yakışır bir şekilde O’na kulluk etmektedirler. Kulluk çerçevesinin dışına çıkan hiçbir varlık mevcut değildir. Kafirler dahi ihtiyarî olmayan fiillerinde yüce yaratıcının koymuş olduğu nizama göre hareket etmektedirler. Sadece ihtiyarî fiillerinde bütün kâinattan ayrılmış ve şaz kalarak âsi olmuşlardır. İşte ubudiyetin bu kapsayıcılığını şu ayet-i kerimeler açık bir şekilde ifade etmektedir:

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.” (İsra, 44)

“Göklerde ve yerdeki (melek)lerin; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanların; insanların da birçoğunun Allah’a secde ettiklerini; bir çoğunun da azaba müstehak olduklarını bilmez misin? Allah kimi hor ve hakir kılarsa, onu onurlandıracak hiçbir güç yoktur. Kesinlikle Allah dilediğini yapar.” (Hac, 18)

“Göklerde ve yerde kimler varsa hepsi, Râhman’a ancak kul olarak gelecektir. Andolsun, sayımlarını yapmış ve onları bir bir saymıştır.! Hepsi de kıyamet günü ‘O’nun huzuruna ferd (yapayalnız) olarak geleceklerdir.” (Meryem, 93-95)

Aynı şekilde akıllı varlıklar olan melekler, cinler ve insanların bütünü de Allah’a kulluk etmekle vazifelidirler. Melekler, bu kulluk vazifesini fıtratlarının/yaratılışlarının gereği olarak yerine getirmekte ve onların fıtratı tek taraflı olup, fıtratlarında isyan etme tarafı bulunmamaktadır. Bu hakikat pek çok ayet-i kerimede ifade edilmiştir. İnsanlar ve cinler ise, yaratılışlarının gereği olarak hem hayra ve hem de şerre kabil olup, çift tabiatlıdırlar. Allah azze ve celle, bütün bu kullarını pek çok hikmete mebni olarak bu şekilde yaratmış ve istisnasız hepsini kendisine kulluk etmekle vazifelendirmiştir. Bu vazifeye riayet ederek O’nun emirlerini imtisal ve yasaklarından içtinap edenleri ebedi saadete mazhar kılacağını vaat etmiş, ubûdiyyet çerçevesinin dışına çıkarak hadlerini aşanları ise sonsuz şekâvete maruz bırakmakla tehdit etmiştir. Bu hakikat şu ayet’i kerimelerde açıkça ifade edilmiştir:

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, “Benden başka ilâh yoktur, şu hâlde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım. Böyle iken (bazıları) “Rahman evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri (melekler) lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır. O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler.” (Enbiya, 25-27)

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.” (Bakara, 21)

Diğer taraftan emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak anlamında olan kulluk vazifesi, hayatın bütün alanlarını kapsamaktadır. Hayatın, kulluk çerçevesinin dışında düşünüle bilecek hiçbir alanı yoktur. Allah azze ve celle tarafından yaratılan ve hayatının her anında O’nun sayısız nimetlerine mazhar olan bir kul için, kulluk vazifesinin bulunmadığı bir an düşünülebilir mi? Hayatın ferdi, ailevi ve toplumsal alanlarıyla ilgili bütün ilişkiler, haklar ve sorumluluklar kulluk vazifesinin çerçevesine dahildir. Toplumun ilmi, ahlaki, ictimai, iktisadi ve siyasi bütün alanları kulluk çerçevesinin kapsamındadır. Kafirlerin zannettiği gibi kulluk vazifesi ferdlerin vicdani bir meselesi değildir. Kulluk vazifesi sadece mabetlere hapsedilebilecek kadar dar bir çerçeveye sahip değildir. Bu ancak hevâ ve heveslerini ilah edinenlerin saplandığı bir vehimdir. Yüce Mevla tarafından yaratıldığını ve her an O’nun sayısız nimetlerine mazhar olduğunun şuurunda olan her akıl sahibi kul olduğunu ve hayatının her alanında kulluk vazifelerini icra etmekle mükellef olduğunu bilmektedir. Nitekim şu ayet-i kerimelerde bu hakikat açık bir şekilde ifade edilmiştir: 

“De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi. (Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de yaşamım da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” De ki: “Her şeyin Rabbi O iken, ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.” (Enbiya, 161-164)

Ubudiyet vazifesi, ölünceye kadar her kulun mükellef olduğu bir vazifedir. Kul, teklif yurdu olan dünyada bulunduğu sürece ubudiyette bulunmakla yükümlüdür. Hatta Berzah aleminde bile özel bir ubudiyet bulunmaktadır. Zira melekler; kime ibadet ettiğini ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ne dediğini kabre giren her bir kişiye sorarak, ondan sorulan suallere cevap vermesini isterler. Yine kıyamet günü haşir meydanında dahi özel bir ubudiyet bulunmaktadır. Nitekim Allah azze ve celle bütün varlıkların secde etmesini talep edecek; buna karşılık mü’minler secde ederken, kafirler ve münafıklar secde etmeye güç yetiremeyeceklerdir. Fakat insanlar ve cinler mükafat yurdu olan cennete ve azap yurdu olan cehenneme girdiklerinde, teklif/ubudiyet sona erecektir. Artık cennet ehlinin ubudiyeti, hiçbir yorgunluk hissetmeyecekleri ve nefes alıp vermekle birlikte yerine getirecekleri tesbih ve hamd olacaktır. İşte kulluk vazifesinin ölünceye kadar devam edeceğini şu ayet-i kerime açık bir şekilde ifade etmektedir: “Ölüm sana gelinceye kadar rabbine ibadet etmeye devam et!” (Hicr, 99)

Kendilerini tasavvufa nispet edenlerden sapkın bazı kimselerin ortaya attıkları, kulun belirli bir makama ulaşması durumunda ibadet yükümlülüğünün ondan sakıt olacağı iddiası kesin bir şekilde batıl bir kuruntudur. Böyle iddiada bulunan bir kimse, Allah ve Rasûlü’nü inkâr etmiş bir zındıktır. Böyle bir kimse, olsa olsa Allah’ı inkâr etme ve O’nun dininden tamamen çıkma makamına vasıl olmuştur. Bu iddianın tam aksine kul ubudiyet makamlarında yükseldikçe, kulluk vazifesi/sorumluluğu daha büyük olur. Daha yüksek makamda olanın sorumlulukları, onun altındaki makamlarda bulunanlara göre daha ağır ve daha fazladır. Nitekim Rasûlullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ve diğer bütün elçilerin sorumlulukları, ümmetlerinin sorumluluklarından daha büyük ve daha fazladır. Yine Ûlü’l-azm peygamberlerin sorumlulukları, diğer peygamberlerin vazifelerinden daha ağır ve daha fazladır. Aynı şekilde ilim sahiplerinin vazifesi, ilim sahibi olmayanların vazifelerinden daha ağır ve daha fazladır. Herkesin sorumluluğu, kendi derecesine göredir.[6]

Ubudiyet vazifesi, ölünceye kadar her kulun mükellef olduğu bir vazifedir. Kul, teklif yurdu olan dünyada bulunduğu sürece ubudiyette bulunmakla yükümlüdür. Hatta Berzah aleminde bile özel bir ubudiyet bulunmaktadır. Zira melekler; kime ibadet ettiğini ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ne dediğini kabre giren her bir kişiye sorarak, ondan sorulan suallere cevap vermesini isterler. Yine kıyamet günü haşir meydanında dahi özel bir ubudiyet bulunmaktadır. Nitekim Allah azze ve celle bütün varlıkların secde etmesini talep edecek, buna karşılık mü’minler secde ederken, kafirler ve münafıklar secde etmeye güç yetiremeyeceklerdir. Fakat insanlar ve cinler mükafat yurdu olan cennete ve azap yurdu olan cehenneme girdiklerinde, teklif/ubudiyet sona erecektir. Artık cennet ehlinin ubudiyeti, hiçbir yorgunluk hissetmeyecekleri ve nefes alıp vermekle birlikte yerine getirecekleri tesbih ve hamd olacaktır. İşte kulluk vazifesinin ölünceye kadar devam edeceğini şu ayet-i kerime açık bir şekilde ifade etmektedir: “Ölüm sana gelinceye kadar rabbine ibadet etmeye devam et!” (Hicr, 99)

Kendilerini tasavvufa nispet edenlerden sapkın bazı kimselerin ortaya attıkları, kulun belirli bir makama ulaşması durumunda ibadet yükümlülüğünün ondan sakıt olacağı iddiası kesin bir şekilde batıl bir kuruntudur. Böyle iddiada bulunan bir kimse, Allah ve Rasûl’ünü inkâr etmiş bir zındıktır. Böyle bir kimse, olsa olsa Allah’ı inkâr etme ve O’nun dininden tamamen çıkma makamına vasıl olmuştur. Bu iddianın tam aksine kul ubûdiyyet makamlarında yükseldikçe, kulluk vazifesi/sorumluluğu daha büyük olur. Daha yüksek makamda olanın sorumlulukları, onun altındaki makamlarda bulunanlara göre daha ağır ve daha fazladır. Nitekim Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ve diğer bütün elçilerin sorumlulukları, ümmetlerinin sorumluluklarından daha büyük ve daha fazladır. Yine Ûlü’l – Azm peygamberlerin sorumlulukları, diğer peygamberlerin vazifelerinden daha ağır ve daha fazladır. Aynı şekilde ilim sahiplerinin vazifesi, ilim sahibi olmayanların vazifelerinden daha ağır ve daha fazladır. Herkesin sorumluluğu, kendi derecesine göredir.

9- İbadet ve Abd Kelimelerinin Kur’an-ı Kerim’deki Kullanımları

Mecduddin Fîrûzâbâdi şöyle demektedir: Abd/kul ve ibadet kavramları, Kur’an-ı Kerimde otuz farklı anlamda kullanılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1) Müminleri ve kafirleri kapsayan genel anlamda kullanılmıştır: ‘’Allah (bütün) kulları görendir.’’ (Âl-i İmran, 15)

2) Sadece mü’minler anlamında kullanılmıştır: “Allah, kullara karşı şefkatlidir.” (Âl-i İmran, 30) ve “Allah kullarına karşı lütufkârdır.” (Şura, 19)

3) Sadece kafirler anlamında kullanılmıştır: “Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her elçiyi mutlaka alaya alırlardı.” (Yasin, 30)

4) “Şüphesiz ki mümin bir kul/köle, müşrik bir köleden daha iyidir” (Bakara, 221) ayetinde köle anlamında kullanılmıştır.

5) “Rahmanın kulları…” (Furkan, 63) ayetinde itaatkâr kullar anlamında kullanılmıştır.

6) İsyankâr suçlular anlamında kullanılmıştır: “Kullarının günahlarını hakkıyla bilen, hakkıyla gören olarak Rabbin yeterlidir.” (İsra, 17)

7) İyi ve seçkin kullar anlamında kullanılmıştır: “Allah’ın kullarının içtikleri bir kaynaktan ki, onu (diledikleri yerde) fışkırtırlar.” (İnsan, 6)

8) Peygamberler ve onların dışındaki alimler gibi insanlar arasından seçilmiş olanlar anlamında kullanılmıştır: “Sonra kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba mirasçılar yaptık.” (Fatır, 32)

9) Allah’a yakın olan ve O’nun ikramına mazhar olanlar anlamında kullanılmıştır: “Kullarım beni sana sorarlarsa, hiç şüphe yok ki ben çok yakınım! Dua edenin, bana dua ettiği vakit duasına icabet ederim.” (Bakara, 186)

10) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti anlamında kullanılmıştır:” Muhakkak ki yer yüzüne, benim salih kullarım varis olacaklardır.” (Enbiya: 105)

11) Hz. Musa aleyhisselam’ın ümmeti anlamında kullanılmıştır: “Musa’ya; ‘kullarımı geceleyin yola çıkar’ diye vahyettik.” (Şuara, 52)

12) Takva sahipleri anlamında kullanılmıştır: İşte takvalı olan kullarımızı varis kıldığımız cennet budur!”  (Meryem, 63)

13) Peygamberler anlamında kullanılmıştır:” (Allah,) emri uyarınca ruhu (Cebrail’i/vahyi) kullarından dilediğine indirir.” (Mümin, 15)

14) Melekler anlamında kullanılmıştır: “Bilâkis o evlât dedikleri (melekler), lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.” (Enbiya, 26)

15) Şeytanlardan korunan ve onların şerrinden emin kılınan kullar anlamında kullanılmıştır: “Hiç şüphe yok ki benim kullarımın üstünde senin hiçbir otoriten yoktur.” (Hicr, 42)

16) Düşmanlara karşı muzaffer kılınanlar anlamında kullanılmıştır: “Ve kasem olsun ki, elçi olarak gönderilen kullarımıza bizim önceden verilmiş sözümüz vardır! Kuşkusuz onlar, (tarafımızdan) yardım görecek olanlardır. Üstelik bizim askerlerimiz, elbette galip geleceklerdir.” (Saffat, 171-173)

17) Alimler anlamında kullanılmıştır: “Şüphesiz ki kulları arasından ancak alimler Allah’tan hakkıyla korkarlar.” (Fatır, 28)

18) Vefat esnasında ve kıyamet gününde korkudan emin kılınan seçkin kimseler anlamında kullanılmıştır: “Ey kullarım! Bugün size korku yoktur.” (Zuhruf, 68)

19) Hz. İbrahim Halil ve evlatları anlamında kullanılmıştır: “Kullarımız İbrahim, İshak ve Yakûb’u da an.” (Sad, 45)

20) Allah’a dönme ve O’na yönelme makamında Hz. Davud için kullanılmıştır: “Ve güçlü kulumuz Davud’u hatırla (örnek al)! Gerçekten O, (bize) hepten yönelen biriydi.” (Sad, 17)

21) Nimetlere şükür makamında Hz. Süleyman için kullanılmıştır: “Ve Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O ne güzel bir kuldur.” (Sad, 30)

22) Tertemiz olmak ve arınmışlık makamında Hz. İsa için kullanılmıştır: “Dedi ki: ‘Muhakkak ki ben Allah’ın kuluyum…” (Meryem, 30)

23) Allah’a yakınlık ve her türlü ikrama mazhar olma anında Seyyidü’l- Mürselin Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem için kullanılmıştır: “Doğrusu Allah’ın kulu (Muhammed), O’na dua etmeye kalkınca …” (Cin, 19)

“Böylece kuluna, vahyetmesi gerekeni vahyetti.” (Necm: 10)

“Kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Rabbin)’in şanı pek yücedir.” (İsra, 1)[7]

[1]. İbni Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân:3/13.

[2]. İ’lâmü’l-Muvakkiîn:1/53.

[3]. Tirmizi, 3095. Hasen bir hadistir.

[4]. İbni Kesir Tefsiri, 4/ 275-276

[5]. İbni Kesir Tefsiri,6/545. ‘Bahîra, sâibe, vasîla ve hâm’ denilen develer, belirli özelliklere sahip olan develerdir ki cahiliye döneminde bu hayvanların etlerini yemek haram olarak kabul edilmekteydi.

[6]. Bkz; İbnu’l – Kayyım, Medaricü’s – Salikin:1/121

[7]. Fîrûzâbâdi, Besâiru Zevi’t -Temyiz: 4/10-13

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.