EVLİYAULLAHIN SIFATLARI

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir. O, her şeyi bilir.” (Maide, 54)

Kur’an-ı Kerim’in üzerinde durduğu çok önemli bir konu vardır. Bir yönüyle bu konu sünnetullaha da taalluk etmektedir. İlk insandan kıyametin kopmasına kadar devam edecek olan bu mesele, emaneti ehline vermektir.

Allahu Teâlâ emaneti ehline verirken asla ırk, renk, dil ve daha insanların değer verdiği nice kavramları önemsememiştir. O’nun katındaki tek değer takvadır. Takva ile insan bu emanete aday olur, takva ile onu taşır ve gereklerini yerine getirir.

Kur’an-ı Kerim “Ey İsrailoğulları! Geçmişte size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın” (Bakara, 122) buyurarak dikkatimizi bu meseleye yöneltmiştir. İsrailoğullarının nimetlere kavuşma ve alemlere üstün kılınması tesadüfen meydana gelmemiştir. Yine onların atalarının peygamber olması veya dünyevi bir üstünlük elde etmeleri sebep değildir. Asıl sebep onların hududulllaha riayet etmeleri ve kendilerine gelen hidayete sarılmalarıydı. Oysa İsrailoğulları günümüzdeki İsrailoğullarıyla aynıdır. Ancak onlar kendilerine tevdi edilen emaneti koruyamayınca Allah’ın evrende cari olan kanunu devreye girmiş ve günümüzde bildiğimiz şekliyle İsrailoğulları dünyaperest bir toplum haline gelmiştir. Onlardan alemlere üstün olma sıfatı alındığı gibi zillet ve meskenet damgasıyla dağlanmışlar, alemlere ibret olacak şekilde pek çok cezaya maruz kalmışlardır. Artık onların kıblesi olan Kudüs bu görevi Kabe’ye bırakmış İsrailoğulları da hakkı görmelerine rağmen inatlarına yenik düşerek muttakilere önder olma konumundan uzaklaştırılmışlardır.

Bu ilahi kanun sadece geçmiş ümmetlerin başına gelen bir durum değildir. İslam tarihi, bu dine tutunduğu zaman yükselen nice topluluklar görmüştür. Aynı topluluklar dine yönelmeyi terk edince alaşağı olmuş, tarih sayfasından silinmiştir. Ardından ismi duyulmayan başka topluluklar gelmiş ve emanete bağlı oldukları ölçüde yükselmiş emaneti terk ettikleri nispette düşmüşlerdir. Bu hakikati Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle beyan etmiştir: “Sizin şu soylarınız kimsenin kınama noktası değildir. Hepiniz Âdemoğlusunuz, mükemmel değilsiniz. Kimsenin başkasına karşı dindarlık ve takva harici bir üstünlüğü yoktur. İnsana kötü sözlü, cimri ve fuhşiyata meyilli olması kötülük olarak yeter.”[1]

İslam Tarihini incelediğimizde bu dinin Arap yarımadasına gönderiliş sebeplerinden birinin de Arapların her ne kadar itikaden bozuk olsalar da bazı önemli erdemleri bünyelerinde barındırdıklarını görmekteyiz. Özellikle o zaman dünyanın süper güçleri olan Roma ve Sasani Devletlerinin ellerindeki imkânlarla şımardıkları ve gerek itikaden, gerek ahlaken, gerekse düşünce yönüyle bozulduğu müşahede edilir. Allahu Teâlâ nasıl ki peygamberlik görevini ehil olarak gördüğü birine vermişse peygamberlerin mirası olan tevhid mücadelesini de hayatını peygamberlerin hayatına benzetmeye çalışanlara verecektir. Eğer bu vazife soyluluğa, nüfuza ve dünyevi ölçülere vurulsaydı elbette Roma ve Sasaniler o zamanki şartlarda buna daha layık idiler. Ancak Allah katındaki ölçü adalet terazisi olduğu için şaşması mümkün değildir. Kulların en başından en sonuna kadar, insanıyla ciniyle en takvalı veya en günahkâr olmaları Allah’ın mülkünden bir şey artırmayacağı gibi bir şeyi de eksiltmez.

İbn Kesir rahimehullah Tefsiru Kur’an-il Azim’de şöyle der: Allahu Teâlâ yüce kudretinden haber vererek kendi dinine yardım etmekten ve şeriatını yeryüzüne hâkim kılmaktan yüz çevirenlerin yerine dini için onlardan daha hayırlısını, güç olarak daha kuvvetlisini ve yöntem olarak daha olgununu getireceğini söylüyor.

Aynı konuda şöyle buyuruyor: “Eğer yüz çevirirseniz sizden başka bir kavim ile yeriniz değiştiririz. Sonra onlar sizin gibi olmazlar da.” (Muhammed, 38)

Başka bir ayette şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Allah dilerse sizi kaldırır başkalarını getirir.” (Nisa, 133)

Bir diğer ayette şöyle buyuruyor: “Dilerse sizi kaldırır da yeni insanlar getirir. Ve bu Allah için zor değildir.” (İbrahim, 19-20)[2]

Seyyid Kutup rahimehullah şöyle der: Allah’ın mümin topluluğu seçmesi, müminlerin Allah’ın dinini yeryüzünde egemen kılmak suretiyle ilahi takdire aracılık etmeleri, insan hayatında O’nun otoritesini gerçekleştirmeleri sebebiyledir. İlahi sistemi kendi durum ve düzenlerinde hâkim kıldıkları, problem ve meselelerinde O’nun şeriatını uyguladıkları, kurtuluşu, iyilik, temizliği ve yeryüzünde gelişmeyi bu şeriat ile gerçekleştirdikleri için ilahi seçime layık görülmüşlerdir. Söz konusu durumları canlandırmak üzere müminlerin seçilmesi, Allah’ın bir lütfu ve nimetinin bir sonucudur. Kim bu lütfu reddeder ve kendisini bu nimetten mahrum ederse kendisi ve yapacağı iş ortadadır. Allah’ın ne ona ve ne de başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah kulları içinden bu büyük lütfa layık olanları bilip seçer.

Kur’an’ın, burada seçkin topluluk için çizdiği tablo, özellikleri belli, parıltıları güçlü olan, kalplere çekici, sevimli ve ışıklı gelen bir tablodur.”[3]

Aynı ayetin tefsiri hakkında İmam Kurtubi rahimehullah şöyle der: Bu sıfatlar kimde var ise bu kişinin Allahu Teâlâ’nın veli kulu olduğu bilinen bir durumdur.

İslam davetçisi olan Abdülkerim Zeydan rahimehullah şöyle der:

Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey müminler sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir kavim getirecek ki (O) onları sever, onlarda O’nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler. Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar…” (Maide, 54)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…’’ (Âl-i İmran, 31)

Bu iki ayet ışığında Müslümanın Rabbini sevmesinin icapları şunlardır:

“Müminlere karşı alçak gönüllüdürler.” Müslüman Müslüman kardeşine karşı yumuşak kalpli, şefkat ve merhametlidir. Müslüman kardeşini Allah’ın rızasının bulunduğu şeye davet eden davetçi, meşru alçak gönüllülük halini alan bu şefkat ve merhametin farkındadır ve şuurundadır. Buradaki alçak gönüllülük Yüce Allah’ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ve ashabının vasıfları hakkında ifade ettiği “..kendi aralarında merhametlidirler…” tavsifine benzemektedir.

“Kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler.” Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetlidirler…” mealindeki ayetidir. Müslüman kafirler karşısında boyun eğmez, kendini horlamaz, onların önünde kendini küçümsemez, onlar varken de ve onlar yokken de bu şuur ve ruh içindedir. Kafirlere karşı ne kadar şiddetli ve kuvvetli ise, o nispette de müminlere karşı yumuşaktır.

“Allah yolunda cihad ederler.” Allah yolunda cihadın içinde şunlar vardır: Dürüst, sabit, değişmez, devamlı Allah’a itaat haline girinceye kadar insanın kendisiyle : kendi nefsiyle cihad etmesi – zararını def edip, kendisini geri püskürtünceye kadar düşmanla cihad etmek –İnsanların önünde hidayet ve doğru yollar açılıncaya kadar, tebliğ ve İslam’ı açıklama işi tamamlanıncaya kadar insanların Allah’a davet etme cihadı; Müslüman davetçinin insanları Yüce Allah’a davet etme cihadında harcadığı gayret:

 

  1. A) Davet işlerine kendini vermesinde,
  2. B) Davet hususunda zihin yormak ve davet yolları, vesileleri hakkında görüş ve düşünüşleri tetkik etmek,
  3. C) Davetin başarısına büyük ihtimam göstermesinde,
  4. D) Daveti kendi evlatlarına, mala, cana, rahata, bütün dünyalıklara tercih etmesinde kendini gösterir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret (iniz), hoşlandığınız meskenler, size Allahtan, Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyen (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez.” (Tevbe, 24)
  5. E) “Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” Yani Müslümanları Allah’a itaatten, Allah’a insanları davet etmekten, iyiliği buyurup fenalığa engel olmaktan geri çevirecek, yollarını değiştirecek hiçbir şey mevcut değildir. Bunları yapmaktan Müslümanları hiçbir tenkid ve kınama men edemez.[4]
  6. F) Allah Rasûlü’nün yasakladığından ırak bulunmak, emrine itaat etmek, bütün durumlarında onun gösterdiği doğru yolu takip etmek. Allah şöyle diyor: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının…” (Haşr, 7)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, insanları Allah’a davet eden Müslüman için bir imtisal numunesidir: Yaşayış tarzında, davet ve tebliğ tatbikatında onu karış karış izleyip örnek ve önder kabul eder. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “And olsun sizin için, Allah’ın elçisinde (uyulacak) en güzel bir örnek vardır…” (Ahzab, 21)[5]  

[1]. Ahmed b. Hanbel, Müsned c: 4 s.158

[2]. Aynı ayetin tefsirinden

[3]. Fi Zilali’l – Kur’an, aynı ayetin tefsirinden, – Hikmet yayınları

[4]. Tefsiru İbni Kesir, c.II, s.70

[5]. Abdulkerim Zeydan, İslam’a Davet Esasları, Hisar Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.