DOĞ EY GÜNEŞ ERİT TAŞTAN ADAMI

Şüphesiz ki bir değeri yerinden etmek için, onun yerine bir başka şey koymak lazım gelir. Zira toplumlar her zaman belirli bir siyasi-sosyal düşünce çevresinde kenetlenirler.

Bizim topraklarımızda bir asır önce gerçekleştirilen reformlarla İslam çevresinde oluşmuş olan toplumsal ve siyasi değerlerin yerine bir ulus-devlet anlayışı inşa edildi.

Bu anlayışın kendine ait kutsalları, değerleri, dogmaları, azizleri, evliyaları, ilahları vardı elbette. Belirli kültler ve dokunulmazlar, eski değerlerin yerine konulan yeni değerleri hayatta tutmak üzere ilmek ilmek işlendi.

Bu paralelde belirli odak ve çevreler, söz konusu kültleri ayakta tutmak için tüm mesailerini harcamaya başladı.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan hukuki reformlar ve siyasi atmosferin etkisiyle her ne kadar bu algılar makul eleştirilere açılsa ve artık dayatılmasa da son süreçte yeniden benzeri olaylara şahitlik etmeye başladık.

İnsanlar makul vatandaş sayılmak, yaşamlarına normal insanlar gibi devam edebilmek ve hakarete uğramamak için, belirli şeyleri söylemeye mecbur edilmiş durumda. Bu kültleri takdis etmeyen, yaşanılan ve yaşanılan yanlışları tenkit eden, geçmişten ders çıkarmaya ve geçmişi sorgulamaya çalışan insanlar ise kitlesel linçlerle karşı karşıya.

Öyle ki, bu kültlere karşı üstü kapalı da olsa tepkisini gösteren bir akademisyen, üniversite içerisinde saldırıya uğradı.

Ana akım medya organları şöyle dursun, İslami camiadan da ciddi bir tepki ve eleştiri yükselmedi. Şayet böyle bir saldırıya uğrayan kişi seküler, milliyetçi, partici başka bir akademisyen olsaydı, şu an ülke sathında herkesin bir numaralı gündemi bu saldırı olurdu. Ancak saldırıya uğrayan kişi hakikati gaye edinmiş Müslüman bir akademisyen olduğundan, toplumun ekseriyeti üç maymunu oynamayı tercih etti.

Nereye Bu Didiş?

Müslümanlar olarak, bu çağ da dahil olmak üzere tüm çağların ve algıların ötesinde bir inanca sahibiz. Bu öyle bir inanç ki, sadece Allah’ı razı etmeyi ve Allah’ın dinine savaş açan herkese karşı dik durmayı temel alıyor.

Hal böyleyken, biz Müslümanları başka kültler, İslam’a savaş açan başka değerler ve Allah’ın dininden başka kutsallarla uzlaştırmaya çalıştıranlar, tıpkı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e İslami davetin ilk yıllarında gelen Kureyş’in ileri gelenlerine benziyor.

Kureyşli müşriklerin ileri gelenleri, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası Ebu Talib vasıtasıyla ona bir mesaj göndermişlerdi. O’na çeşitli vaatlerde ve tekliflerde bulunmuş, Rahmani davadan dönmesini, İslami tebliğden vazgeçmesini istemişlerdi.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’e şu yanıtı vermişti:

“Amca, vallahi güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine de bu davadan vazgeçmem. Ya yüce Allah onu bütün cihana yayar ve vazifem tamam olur yahut bu yolda ölür giderim.”[1]

İşte Allah’ın Müslümanlara koyduğu net gaye budur. Yüce önderimiz, rehberimiz ve biricik liderimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bizlere bu muhteşem cevabıyla harika bir örnek bırakmıştır.

İnsanların sevgisini kazanmak için, makul vatandaş olmak için, hakarete uğramamak için, dünyalık menfaatler elde etmek için, dışlanmamak için, Allah’ın düşmanlarıyla uzlaşmak için, barışmak için, ‘normalleşmek’ için Rahmani davadan taviz vermemek… Ancak ve ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamak, sadece onu razı etmeye çalışmak, batıl uğruna haktan sapmamak bu şekilde Müslümanların şiarı olmuştur.

Zira batıl ne kadar saparsa sapsın ne kadar taviz verirse versin, batıllığından hiçbir şey kaybetmez. Ancak haktan sonra yalnızca sapıklık vardır. Hak batıla bir adım yaklaşsa batıllaşmış olur.

Bizler bir gün putlara secde etsek, bir gün putların kutsallarına saygı göstersek, bir gün onlara muhabbet beslesek, bir gün onların yolundan yürüsek, yalnızca bir gün bunu yapsak, hak yolda olduğumuzdan söz etmemiz mümkün olmayacaktır.

Durum böyleyken, kim ne derse desin, Müslümanların davası yalnızca İslam’dır. Bizlerin kutsalları, ilahı, sevgi besledikleri, dini kaideleri, itikadı, fıkhı bellidir. Biz Müslümanlar, İslam olmakla kendisine bir yer edinmiş, dünyada İslam kimliğiyle yaşamayı şiar edinmiş kimseleriz. İslam olmaktan başka biz izzet, şeref tanımayan kimseleriz. Tıpkı adaleti ve hikmetiyle andığımız, İslam’ın ikinci halifesi Ömer radıyallahu anh’ın söylediği gibi:

“Biz insanlar içerisinde en zelil olan kavim idik. Allah, İslam ile bizi aziz kıldı. Ama bir gün gelir de Allah’ın aziz kıldığı şeyden başkasında izzet ararsak Allah yine bizi insanların en zelili kılacaktır.”[2]

Bugün maalesef bizler, İslam’ın dışındaki şeylerle izzet aramış ve zillete düşmüş haldeyiz. Cinayetler, hırsızlık ve gasp, yolsuzluklar, her türlü fesad yayılmış durumda. Her türlü zillete düçar olmuş bu vaziyet, İslam’ı yok etmeye çalışmak, İslam’ın yerine başka kutsallar koymaya çalışıp beşerî değerlerde izzet ve şeref aramakla ortaya çıkmış bir durumdur.

Şayet bütün bir toplum olarak bu fesadın sebep ve sonuçlarını anlayamazsak, son asırlarda yaşananlarla hesaplaşamazsak, belirli kesimlerin bizler üzerindeki sultasını sessizce kabul edersek, hiçbir izzet elde etmemiz mümkün olamaz.

Tüm mesaisini beşerî kutsalları ayakta tutmak için harcayanlar kadar özgüvenli ve aktif olamazsak, fesada göz yumar ve onunla uzlaşırken, şerefli bir gelecek hayal olarak kalacaktır, vesselam.

[1]. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, II, 64

[2]. Hakim, el-Müstedrek,Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye,Beyrut 1990, I,130

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.