YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK

Ümitsizlik-Küfür İlişkisi

Ümitsizlik, psikolojik bir bozukluk olup, kişinin hayatın anlamını yitirmesine, her şeyin gözünde boş görünmesine ve umut halinin tamamen yok olmasına sebep olan ruhsal bir durumdur. Böyle bir duruma düşen kişinin bu hastalıktan kurtulabilmesi, Allah’a samimi bir kalple yönelerek dua etmediği ve yardımı O’ndan beklemediği müddetçe neredeyse imkânsızdır.

“Sıkıntılı anlarda duasının Allah tarafından kabul edilmesinden hoşlanan kimse geniş zamanlarda Allah’a daha çok dua etsin.”[1]

Yeis, karamsarlık, bezginlik, üzüntü ve yılgınlık nankörlüğü oluşturan ve küfre kapı açan sebeplerdir. Bundan dolayı ümitsizlik, imansızlığın bir neticesi olarak kâfirlerin genelini içine alan ve onları müminlerden ayırt eden bir özellik olmuştur.

Daha geniş manada yeûs; ilerisi hakkında bütün ümidini kesen, Allah’ın bu sıkıntıyı kaldırabileceğine inanıp sabretmeyen, şükretmeyen ve büsbütün nankör kesilen kişi demektir.

Kur’an’da yeûs (ümitsizliğe düşen) anlamına çok yakın olarak kullanılan kelimelerden bir tanesi de “kanût” kelimesidir. Bu kelime de hayırdan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesen kimseye denir. Başına gelen bir sıkıntının savuşup gideceğinden ümitsiz olan kişi için kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de “k-n-t” kökü türevleriyle birlikte altı yerde geçmektedir. Kanût olarak ise yeûs kelimesi ile birlikte bir ayette zikredilmektedir.

“İnsan hayır (mal, sağlık, refah gibi dünyalık arzular) istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir şer/kötülük (fakirlik, mihnet ve sıkıntı) dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.” (Fussilet, 49).

Yeûs, kalbin sıfatıdır. Kanût ise yeis halinin yüzde ve insanın dış görünüşünde belli olmasıdır. Yeûs, duânın icâbetinden ümitsiz olan, kanût ise Rabbine karşı kötü zanda bulunan insandır. Yeûs “başına gelen musîbet ve sıkıntıların gitmesinden ümidini kesen kişi, kanût ise bunların devam edeceği zannında bulunan kimse” diye tefsir edilmiştir.[2]

İnsan karakteri devamlı değişkenlik gösterir. Kendisinde güç ve kuvvet bulduğu zaman aşırı derecede kibirlenir ve büyüklük gösterir. Ancak âciz bir duruma düşer ve kendisinde bir zayıflık hissederse bu takdirde zillet ve meskenet içerisine düşer. İnsanın bu hali şu ayet-i kerimelerde dile getirilir:

“İnsan, hayr/iyilik istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer/kötülük gelince ümitsizliğe/yeise düşer. Başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine katımızdan bir rahmet tattırsak ‘elbette bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde de güzel şeyler bulacağım’ der. And olsun ki biz muhakkak kâfirlere yaptıklarını bildireceğiz ve and olsun ki muhakkak biz onlara ağır bir azap tattıracağız.” (Fussilet, 49-51)

Müminin böyle bir duruma düşmemesi için Kur’an, bütün ümit kapılarının açık olduğunu ve asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini bildirerek, şirkten başka bütün günahların bağışlanabileceğini vurgular. “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günahları) dilediği kimseler için bağışlar…” (Nisâ, 48)

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, imanın zıddı olan bir durumdur ve asla imanla bağdaşmaz. Yeis, karamsarlık ve buna bağlı olarak aşırı üzüntü, şikâyet, sızlanma gibi hususlara sebep olmaktadır. Nankörlük de bu sebeplerin verdiği ruh hâletinden kaynaklanmakta ve insanı küfre yaklaştırmaktadır.

Kur’an’da yeis ve kanût, kâfirlerin özelliği olarak belirtilmektedir. Ümitsizliğin bir küfür eylemi olduğu ayetlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir: “İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden çekip alıversek o, ümidini kesen bir adam, bir nankör olur.” (Hûd, 9)

“Allah’ın rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (Hicr, 56)

“…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfir topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf, 87)

Kâfirler, Allah’ın rahmetinin genişliğini, ilminin ve kudretinin kemâlini bilmezler; bundan dolayı da ümitsizliğe düşer, çareyi başka yerlerde ve başka kimselerde ararlar. Ümitsizlikleri sadece dünya ile sınırlı kalmayıp ahirete dair bir ümitleri de bulunmamaktadır.

“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.” (Mümtehine, 13)

Bu ayete göre kâfirler ahirete dair o kadar ümitsizdirler ki, bir ölünün mezardan kalkıp geri gelmesi nasıl ki umulmuyorsa, onların da aynı derecede umutsuz oldukları ifade edilmiştir. Onların durumu ahirette makamı belli olup gerçeklere şâhit olmuş, ahiretin kalıcı nimetlerinden mahrum olup azabını tatmış ve artık kurtuluş ümidi kalmamış kimsenin ümitsizliği gibi ifade edilmiş ve onlardaki umutsuzluğun şiddeti vurgulanmıştır.[3]

Müslümanların da bir insan/beşer olma hasebiyle zaman zaman ümitsizliğe düşmeleri mümkündür. Peki, bu durum da kâfir ile mümin aynı şekilde mi değerlendirilmelidir?

Aktarılan ayetler, Müslümanı ümitsiz olarak nitelememekte, mutlak ümitsizliği sadece kâfire hasretmektedir. Mümin, Allah’ı ve nimetlerini tasdik eden kişi olarak zikredilirken kâfir kişi ise asla bunları kabul etmeyen biri olarak bildirilir. Bu sebeple mümin kişi, ümitsizliğe düştüğü zaman, Allah’ı ve nimetlerini inkâr etme konumuna düşmediği için, kâfir kimse ile bu hususta aynı şekilde değerlendirilemez. Kâfir kişi, küfrünün sonucu olarak sürekli ümitsizlik hali içindedir. Hâlbuki Müslüman kişi, zaman zaman ümitsizliğe düşse de nimetlerin ancak Allah’ın takdirinin sonucu olduğuna inanır. Takdirlerin her zaman gerçekleşmesi mümkün olduğu için ümitsizliği kalıcı ve sürekli değil, imtihanın bir gereği olarak görür, sabretmenin gereğini kavradığı için onun ümitsizliği anlık veya kısa sürelidir. Bu hal onu hiçbir zaman karamsarlığa sevk etmez. Ümitsizlik haline rıza göstermek yerine çıkış yolları aramaya koyulur ve bunu da Allah’a yönelmekte görür. Allah’a samimi olarak yönelerek bu halden kurtulmanın çarelerini arar. 

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. (Allah’ın azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na dua edin. Muhakkak ki ihsan sahiplerine/iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.” (A’râf, 55-56).

Allahu Teâlâ, kulların ümitsizlik konumuna düşmemeleri için onları daima kendisine karşı ümitlerini muhafaza etmeye çağırmakta ve bütün günahları affedecek derecede merhametli olduğunu kullarına bildirmektedir:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer, 53)

Allah’ın rahmetini ummak ve beklemek müminin vasfıdır. Şükran duygusu ile Rabbine bağlı olan mümin, başına gelen sıkıntı ve zarardan dolayı asla ümidini yitirmez. Kur’an hükümleri, müminin ümitsiz olamayacağını, olduğu takdirde ümitsizliğinin asla uzun sürmemesini ve karamsar bir tarzda olmamasını gerekli kılmaktadır.          

“Allah’ı koru ki O’nu önünde bulasın. Rahat zamanında (Allah’ın hükümlerini yerine getirmek suretiyle) Allah’a karşı iyi ol ki, sıkıntılı zamanlarında da Allah sana iyilik yapsın. Şunu bil ki sana isabet etmeyen bir şey, hiçbir şekilde sana isabet edecek değildi ve sana isabet eden bir şeyin hiçbir şekilde sana isabet etmemesi söz konusu olamaz ve yine şunu bil ki muhakkak (Allah’ın) yardım ve zafer sabır ile birliktedir ve muhakkak kurtuluş, keder ve sıkıntı ile beraberdir ve şüphesiz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.”[4]

Ümitsizlik Psikolojisi

Allahu Teâlâ, insanı bazen darlıkla, bazen de genişlikle imtihan eder. Bolluk, nimet, refah ve huzurla yapılan imtihanın derecesi, kimi zaman şiddet, sıkıntı ve musibetle yapılan sınavdan daha fazla olabilir. Bazen nimetlerle imtihan kişiye daha zor gelebilir. İnsan zorluklarla sınandığını daha kolay anlasa da rahatlık ve nimetlerle imtihan edildiğini çoğunlukla unutur. Aslında bolluk da bir başka imtihan şeklidir; tıpkı sıkıntı ve darlıkla imtihan olunduğu gibi.

Allah, kendisine iman ve itaat edenleri çeşitli şekillerde dener. Bazen musibet, hastalık, korku, açlık, mallardan ve canlardan eksiltme şeklindeki darlık ve sıkıntılar ile bazen de üstünlük, iktidar, hâkimiyet, zafer, galibiyet, emniyet, sağlık, bolluk ve nimetler ile imtihana tabi tutabilir. Darlık ve sıkıntı ile imtihan edilen mümin kişi sabreder, bollukla ve nimetlerle sınava tâbi tutulduğunda ise şükreder. Neticede her iki husus da mümin için hayırlı olur. Ancak bilinmelidir ki bu durum sadece mümine has olan bir durumdur. Mümin kimseden başkası ise bundan mahrumdur. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

“Müminin işine şaşılır, onun bütün işleri onun için hayırdır. Ve bu hayır, müminden başkası için yoktur. Ona bir bolluk isabet edince şükreder ve bu onun için hayırlı olur. Ve yine ona bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için hayır olur.”[5]  

İbni Abbas radıyallahu anh: “Mümin her durumda Allah’tan gelecek bir hayır ümidi içindedir. Çünkü mümin bir sıkıntıya düştüğünde Allah’a yönelir, bolluk anında ise O’na hamd eder” demiştir.

Allahu Teâlâ’nın bol rızık ve çeşitli nimetlerle imtihan ettiğini şu ayet net bir şekilde ifade etmektedir: “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm, 44)

Önceki ümmetler, kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri için, Allahu Teâlâ onlara çeşitli sıkıntılar ve musibetler verdi fakat onlar tevbe edip Allah’a yönelme yerine isyan ve azgınlıklarında direttiler ve iman etmediler. Allahu Teâlâ da cezalarını daha da arttırmak için onlara bütün nimetlerin kapılarını açtı, böylece bol rızık ve nimetlere sahip oldular. Nimetin gerçek sahibi olan Allah’a şükredecekleri yerde zevk-u sefaya daldılar. Allah’ı unutup şehvetlerine esir oldular. İşte tam da böyle bir sarhoşluk ve dalgınlık anında Allahu Teâlâ onları azabıyla yakaladı ve neye uğradıklarını şaşırdılar sonuçta helâk olup gittiler.

Elmalılı tefsirinde bu ayet şöyle tefsir edilmektedir: “Her türlü rahatlar, sıhhatler, zaferler, başarılar, zevkler, sefalar önlerinde amade idi. Ne arzu etseler bulacak, ne isteseler yapabilecek hale geldiler. Kendilerine, kendi iradelerinden başka yasak koyacak ve kayıtlayacak bir şey görünmüyordu. Öyle serbest bir imtihana kondular ve öyle derece derece yükselmeleri arttı ki nihayet bu hürriyet ve refah ile ferahladılar. Tuttukları yolun iyi olduğuna ve bütün bunların kendi hakları olduğuna ve her sorumluluktan kurtulmuş olduklarına hükmettiler. Hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz oldular, keyiflerini çattılar. Tam böyle ferahladıkları, “Gel keyfim gel!” dedikleri bir sırada kendilerini birdenbire bastırıp yakalayıverdik. O saat, İblis gibi bütün ümitleri kesildi. Ümitsizlik ve tam mahrumiyet içinde donakaldılar.”[6]

Bazen de insan, elindeki nimetlerin ve yaşadığı huzur ortamının elinden alınması ile imtihan edilir.

“Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur.” (Hûd, 9)

“İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.” (İsrâ, 83)

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (Rum, 36)

Zorluklarla sınanmayı hatırlatan bu ayetlerde insanın karakteri çizilmektedir. Bu ayetler; huzur, refah, mutluluk ve nimet içinde yaşarken haktan yüz çeviren bir ruh halini; sıkıntı, musibet, darlık ve yokluk ânında ise ye’se düşen, karamsar, bezgin ve üzgün bir tavır sergileyen insanın durumunu çok güzel bir şekilde tasvir etmektedir.

Yeis, karamsarlık ve üzüntü hali, insanı nankörlüğe sevk etmekte ve küfre yaklaştırmaktadır. Önceki halini, bol bol rızıklarla geçirdiği o mutlu yaşayışını hiç hesaba katmadan ve nimetleri hiç hatırlamadan, içinde bulunduğu fakirlik ve zarûret halini ve musîbetin verdiği sıkıntıları ve ıstırapları anlatır durur. “Önceden bol bol veren ve ihsanda bulunan yüce Rabbim tekrardan yine bana verecektir” demez de ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılır. Nimetlere ve tüm nimetlerin sahibi olan Allah’a karşı nankörlük etmeye başlar.

Şu ayet-i kerime, peygamberler başta olmak üzere hiçbir müminin Allah’ın yardımından ümidini kesmemesi ve ye’se düşmemesi gerektiğini bizlere bildirmektedir:

“Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) suçlular topluluğundan azabımız asla geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, ancak insanın, âlemin ilâhının kâmil manada eşyaya kadir olmadığına veya tam malumatının bulunmadığına ya da cömert değil de cimri olduğuna inandığında söz konusu olur. Hâlbuki bu üç şeyden her biri o insanın küfrünü gerektirir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ise ancak kâfir kimse için söz konusudur.[7]

İnsan, tabiatı gereği refaha erip kudret sahibi olduğunda zevkine düşkün, kibirli ve böbürlü bir hal alır. O kadar ki herhangi bir ihtimalin bu mutlu şartları sona erdirebileceğini hayal etmek bile istemez. İşler bir gün tersine döndüğünde de ümitsizliğin heykelleşmiş biçimi haline gelir ve her yerde kötü talihinden şikâyet etmeye başlar. Hatta Allah’ı suçlamaktan, O’nun ulûhiyetine hakaret etmekten bile geri durmaz. Fakat talihi tekrar geri döndüğü zaman uzak görüşlülüğü, bilgi ve başarısıyla övünmeye başlar.[8]

İnsanda öyle psikolojik bir hal vardır ki, bundan dolayı çokları mün’imi (nimet veren Allah’ı) düşünmez. Daha önce eline nimet geçtiğini gördüğü halde o elinden alınıverdiği zaman her şeyi unutur, ümitsiz ve karamsar olur. Zarûret tecrübesi gördüğü, birtakım sıkıntılarla daha önceden karşılaştığı halde de bir nimet tadınca bir daha bu nimet elinden alınamaz ya da acı göremezmiş gibi istikbalden emin olarak ferahlanır, iftihar eder durur ki zikrolunan inkâr ve istihzalar hep bu psikolojik durumla alâkalıdır.[9]

Bir başkası da Allah kendisine sıkıntıdan sonra rahmetini tattırsa nimeti küçümser, şükrünü unutur ve bolluk onu baştan çıkararak şımartır. “İşte bu benim hakkım” (Fussilet, 50) der. Ahireti unutur ve böyle bir şeyin olacağını çok uzak bir ihtimal sayar. “Kıyametin kopacağını sanmıyorum” (Fussilet, 50) der. Kendisinde bir böbürlenme belirir ve Allah’a karşı çıkarak katında kendisinin de bir yeri olduğunu sanır. Ahireti ve Allah’ı inkâr eder. Ama yine de Rabbine döndürülecek olsa O’nun yanında kendisinin önemli bir yeri olduğunu kabul eder. Ve der ki: “Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde güzel şeyler bulacağım.” (Fussilet, 50)

Ama bunların hepsi birer gurur ve kuruntudan ibarettir. Allah, kendisine nimet verdiği zaman insan şımarır, azıtır, büyüklenir, sırtını döner ve gider. Ama bir kötülük dokunacak olursa küçülür, düşer, aşağılaşır, yalvarır ve bıkmadan, usanmadan dua eder durur.

İnsanın ruhundaki yüce ve basit değerleri ne kadar titizlik ve dikkatle tescil etmektedir bu ayetler. Çünkü onu tavsif eden, onun giriş-çıkış noktalarını bilen, hangi noktada ne gibi harekette bulunacağını, Allah’ın dosdoğru yolu olmaksızın nerede yanılacağını bilen yaratıcısıdır.[10]

Genelde insanın karakteri, maksûduna ve matlûbuna ulaştığında aklanma, Allah’a itaat ve ubûdiyetten uzaklaşarak gâfil olma şeklinde tezâhür eder.     

İnsan cinsine sıhhat ve zenginlik gibi şükrü gerektiren nimetler verildiğinde, şükür ve zikirden yüz çevirmekte, hastalık ve fakirlikle baş başa kaldığında ise, Allah’ın rahmetinden şiddetli bir şekilde ümidini kesmektedir.[11]

Rabbimiz bizi kaza ve kaderine rıza gösteren, sıkıntı ve musibetler karşısında sabreden ve yardımı Allah’tan umarak samimi bir kalple O’na yönelenlerden eylesin. Ümitsizlik karşısında Mümin kişinin göstermesi gereken tavrı gösteren ve her zaman ve her durumda Allah’a el açan kullarından eylesin. Rabbimizden niyazımız: “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Sen bizim mevlâmızsın…”

[1]. Tirmizi, Hâkim.

[2]. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, VIII/332; Şevkânî, a.g.e., IV/652.

[3]. Ebû’s Suud, İrşâdu Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kur’âni’l-Kerim, VII/241

[4]. Ahmed, Taberani, Hâkim.

[5]. Müslim, Zühd 64; Ahmed bin Hanbel, IV/332, 333, VI/15, 16

[6]. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III/1928

[7]. F. Râzi, Tefsir-i Kebir, 18/159

[8]. Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, II/353

[9]. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/2768

[10]. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 12/63-64

[11]. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, III/314

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.