İBADET KAVRAMI – 2

4- İbadetin Şartları

İbni Kayyım el- Cevziyye şöyle demektedir: “Kulun ‘Ancak sana kulluk ederiz’ prensibini hakkıyla yerine getirebilmesi için, önemli iki esası gerçekleştirmesi gerekir:

a) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmalı ve onun sünnet-i seniyyesine muvafık hareket etmelidir.

b) Mabud olan Allah Teâlâ’ya karşı ihlaslı olmalı ve bütün işlerini O’nun rızası için yapmalıdır. İşte ancak bu şekilde ‘Ancak sana kulluk ederiz ‘prensibine riayet etmiş olur.

Bu iki esas hususunda insanlar dört kısma ayrılmaktadırlar:

1) Mabud olan yüce Allah’a karşı ihlaslı olmakla birlikte, O’na kulluk ederken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olanlardır. İşte bunlar ‘Ancak sana kulluk ederiz’ hakikatini gerçekleştirenlerdir. Bunların bütün amelleri Allah için, bütün sözleri O’nun rızasına muvafık olup; verdiklerinde O’nun için verir, kıstıklarında da O’nun için kısarlar. Allah için sever, O’nun için buğzederler. Bunların gizli açık bütün ilişkileri sadece Allah’ın rızası doğrultusundadır. Amelleri karşılığında insanlardan herhangi bir mükafat veya teşekkür beklemezler. İnsanlar nezdinde makam sahibi olmaya çalışmak, onların övgülerine mazhar olmak, onların gönüllerinde yer edinmek veya onların kınamalarından çekinip sakınmak gibi bir gayeleri yoktur.

Fudayl b. İyad şöyle demektedir: “Salih amel; ihlaslı ve doğru olan ameldir. “Dediler ki: Ey Ebu Ali! İhlaslı ve doğru ne demektir? “Şöyle dedi: “Muhakkak ki ihlaslı olup, doğru olmayan amel kabul edilmez. Aynı şekilde doğru olup ihlaslı olmayan amel de kabul edilmez. Amelin kabul edilmesi için hem ihlaslı ve hem de doğru olması şarttır. İhlaslı olan, Allah için olan ameldir. Doğru olan da sünnet-i seniyyeye muvafık olan ameldir. “İşte Allahu Teâlâ’nın, “Artık kim rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel yapsın ve rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin!” (Kehf, 110) sözünde zikredilen husus budur. Bu şartlara haiz olmayan bir amel, ameline en fazla muhtaç olduğu bir anda sahibinin yüzüne savrularak reddedilir. Nitekim Hz. Aişe radıyallahu anha’nın rivayet ettiği hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bizim emrimize (dinimize) muvafık olmayan her amel, reddolunmuştur.”[1]

2) Yüce Allah’a karşı ihlaslı olmadıkları gibi, amelleri Hz. Peygamber’in sünnetine muvafık olmayanlardır. Bunlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine muvafık olmayan birtakım amelleri, sırf insanlara gösteriş olsun diye işlemekte ve bununla da Kur’an’a ve sünnete uymuş gibi göstermeye çalışanlardır. Bunlar yaratılmışların en şerlileri olup, Allah’ın gazabına en fazla maruz olan kimselerdir. “Yaptıklarına sevinen, yapmadıklarıyla da övülmeyi sevenlerin azaptan kurtulacaklarını sakın sanma! Elbette onlara çok acı bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 188) ayeti kerimesinden en fazla hissesi bulunanlar bunlardır. Çünkü bunlar işledikleri bid’at, dalalet ve şirk amelleri ile sevindikleri gibi; yapmadıkları halde sünnete tabi olmak ve ihlaslı olmakla da övülmek istemektedirler. Bu tür insanlar, sünnet dairesinin dışına çıkmış bulunan ve hakketmedikleri halde kendilerini tasavvufa nisbet eden kimseler arasında pek çok bulunmaktadırlar. Bid’atlere bulaşmış oldukları halde sünnete tabi olma, ihlas ve ilme riayet etmek gibi üstün sıfatlarla anılmayı/ övülmeyi istemektedirler.

3) Amellerinde yüce Allah’a karşı ihlaslı olup, ancak amelleri Kur’an ve sünnete muvafık olmayan kimselerdir. Bu tür kimselere, cahil abidler arasında ve kendilerini zühd yoluna nispet edenler içinde çokça rastlamak mümkündür. Örnek olarak bu tür kimseler Cuma namazını ve cemaatle namaz kılmayı terk ederek halvethaneye girmeyi ibadet saymaktadırlar.

4) Amelleri Kur’an ve sünnete muvafık olan, ancak amelleri Allah rızası için olmayan kimselerdir. Örneğin gösteriş için ibadet eden riyakarlarda olduğu gibi. Aynı şekilde gösteriş, tarafgirlik/milliyetçilik ve kahramanlık için savaşan kimsede olduğu gibi. Yine gösteriş için hacceden ve duysunlar diye Kur’an okuyan kimselerin hali gibi… İşte bütün bunların amelleri zahiren Kur’an ve sünnete uygun olan salih amellerdir; ancak gerçekte amelleri salih ve makbul değildir. Zira, “Dini O’na halis kılarak yalnız Allah’a kulluk etmekle emrolundular!” (Beyyine, 5) Buna göre mükellef olan her kişi, Kur’an ve sünnette emrettiği şekilde Allah’a kulluk etmek ve ibadetini sadece O’nun rızası için yapmakla emrolunmuştur. İşte “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” hakikatini tam olarak gerçekleştirenler, bu iki şartı yerine getirenlerdir.[2]

5- İbadetin Mertebeleri

Ubudiyetin ilmî ve amelî pek çok mertebeleri bulunmaktadır. İbadetin ilmi mertebeleri şu iki mertebedir:

A) Allah azze ve celle’yi tanıyıp bilmek; bu da kendi içinde şu beş mertebeye ayrılmaktadır: Allah’ın zatı hakkında, sıfatları hakkında, fiilleri hakkında, isimleri hakkında ilim sahibi olup; O’nun şanına yakışmayan noksanlıklardan O’nu tenzih etmek…

B) Allah azze ve celle’nin dinini bilmek; bu da kendi içinde iki mertebeye ayrılmaktadır: Birinci mertebe: Allah’ın emir ve yasaklarından ibaret olan şeriatını bilmektir ki, bu da kişiyi Allah’a ulaştıran sıratı müstakimdir. İkinci mertebe ise; Allah azze ve celle’nin müminlere müjdelediği mükafatını ve kafirleri uyarıp korkuttuğu azabını kapsayan cezası anlamındaki din gününü bilmektir. Buna göre ubudiyetin ilmi mertebesine melekler, kitaplar ve peygamberler hakkında ilim sahibi olmak da g Zira bütün mertebeleriyle birlikte Allah’ı ve O’nun dinini bilmek, ancak melekleri, peygamberleri ve kitapları bilmekle mümkün olabilir.

Ubudiyetin ameli mertebeleri de “Ashâbu’l-yemin” mertebesi ve “Allah’ın yakın kulları olan Sâbikûn” mertebesi olmak üzere şu iki mertebedir:

“Ashâbu’l-yemin” mertebesine gelince; bunlar farzları eda eder ve haramlardan sakınırlar. Bununla birlikte mubahlarla amel ederek, bazı mekruhları işleyip, müstehab olan bazı hususları da terk ederler.

“Allah’ın yakın kulları olan Sâbikûn” mertebesine gelince; bunlar farzlarla birlikte mendub olan hususları da yerine getirir; haramlarla birlikte mekruh olan hususlardan da sakınırlar. Bununla beraber ahirette kendilerine fayda vermeyen dünyevi şeylere karşı zahid davranır, kendilerine uhrevî olarak zararı dokunabilecek hususlardan şiddetle sakınırlar. Bunların seçkinleri hakkında niyet ve ihlasları sebebiyle mubah olan şeyler dahi taat ve ibadete dönüşmüştür. Zira bunlar için iki tarafı eşit olan mubah bir amel söz konusu olmayıp, bütün amelleri, Allah rızasının gözetilmesi sebebiyle mükafata mazhardır. Mertebece bunların altında bulunanlar ibadetlerle meşgul olup, mubahları terk ederlerken; bunlar mubahları dahi taat ve ibadet olarak yerine getirirler. Bu iki mertebede bulunanların -Ancak Allah’ın bildiği- pek çok dereceleri vardır.

Görüldüğü gibi ihlas ile emirleri yerine getirmek ve yasaklardan sakınmak anlamında olan ubudiyet, mükellef olan kişinin bütün hayatını ilmi ve ameli olarak kapsamaktadır. Buna göre kalbin/aklın, dilin ve diğer azaların her birine mahsus ibadetleri bulunmaktadır ki; bunların tafsilatına şeriat denilmektedir.[3]

6- İbadetin Ferdî ve İctimaî Semereleri

İbadetin ferdî ve ictimaî semerelerini ve saadet-i dareyn’i temin eden yegâne sebep olduğunu izah eden Said Nursi şöyle demektedir:

“Akaidî ve imanî hükümleri kuvvetli ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve yasaklarından sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdani ve akli olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse; eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslam’ın hal-i hazırdaki vaziyeti şahittir.

Ve keza ibadet, dünya ve ahiret saadetlerine vesile olduğu gibi, dünya ve ahiret işlerini tanzime sebeptir, şahsi ve ictimaî kemalata vasıtadır ve yüce yaratıcı ile kulu arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir bağdır.

İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:

 1) İnsan, bütün hayvanlardan üstün ve ayrıcalıklı olarak hayret verici ve latif bir mizaçla yaratılmıştır. Bu mizacı yüzünden insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Örneğin, insan en güzel şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete layık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister. Şu meyillerin gereği olarak yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini istediği gibi, bunları güzel bir şekilde tedarik etmek için çok san’atlara ihtiyacı vardır. O san’atlara vukufu olmadığından, diğer insanlarla teşrik-i mesai etmeye mecburdur. Böylece her birisi, çalışarak ortaya koyduğu ürünle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını giderebilsinler. Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye yüce yaratıcı tarafından belirli bir sınırla sınırlanmadığı ve insanın cüz-i ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığı için; muamelatta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, insan topluluğu, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Ancak her ferdin aklı, adaleti idrak etmekten aciz olduğundan, külli bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler, o külli akıldan istifade etsinler. Öyle külli bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır. Şeriatın da tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci, bir sahip lazımdır. O merci ve o sahip de ancak peygamberdir. Bununla beraber Cenab-ı Hakkın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, yüce yaratıcının azametini zihinlerde tespit etmeye ihtiyaç vardır. İşte bu tespit de ancak akaid ile, yani ahkam-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmani hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak sürekli tekrarlanıp yenilenen ibadetle olur.

2) İbadet, fikirleri hikmet sahibi yüce yaratıcıya çevirmek içindir. Kulun, hikmet sahibi yüce yaratıcıya olan teveccühünü, itaat ve inkıyadını meydana getirir. İtaat ve inkıyad ise, kulu kâmil anlamda disiplin altına alır. Kulun intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sayfalarında parlayan san’at nakışlarında ortaya çıkmaktadır. (Böylece kul da bütün kâinatın san’at nakışları olduğu ve emrine amade bulunduğu yüce yaratıcının emirlerine amade olmuş olur. Yüce yaratıcıyı tesbih ve hamd eden kâinattan ayrılıp şaz bir konumda kalmaz.)

3) İnsan, santral gibi, bütün yaratılış nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kainattaki ilahi kanunlarının parıltılarına mazhar olan bir merkez hükmündedir. Binaenaleyh, insanın o kanunlarla intisap ve irtibatının bulunması ve o kanunlara riayet etmesi lazımdır ki, umumi cereyana muvafık hareket etsin. Ve tabakat-ı âlemde işleyen çarkların hareketlerine muhalefetle, o çarkların altında ezilmesin. Bu da ancak emirlere imtisal ve yasaklardan ictinab etmekten ibaret olan ibadetle olur.

4) Emirleri imtisal, nehiylerden içtinap etmek sayesinde bir fert, toplumsal hayatta çok mertebelerle bağı meydana gelmiş olur. Bilhassa ahkam-ı diniye ve umumi maslahatlar hususunda bir fert, bir tür hükmüne geçer. Yani, pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer emirleri imtisal, nehiylerden içtinap eden o şahıs olmasa, o vazifeler tamamen işlevsiz kalır. (Zira vazifesiz serseri fertlerden, ancak başıboş ve karmakarışık bir toplum meydana gelir. Bu da yüce gayeleri bulunmayan bu toplumda, umumi maslahatların yok olmasına ve bütün bir toplumun süfli gayelerle meşgul olmasına sebep olur ki; bu ictimaî hayat için büyük bir felakettir. Günümüzdeki pek çok toplum bunun açık bir örneğidir. Müslüman toplumlar bile insanlığa şahit olma ve insanlığı ıslah etmek gibi yüce bir gayeyi terk edip, süfli dünyevi meşgaleler içerisinde boğulmuş durumdadırlar. Ubudiyet vazifesini hakkıyla yerine getiren Hz. İbrahim gibi büyük bir fert, bir ümmetin vazifesini görürken; Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem gibi Seyyidu’l- Murselin’in ümmeti, şu ahir zamanda dünyevileşmeleri ve Allah azze ve celle’ye hakkıyla ibadet etmekten uzaklaşmaları sebebiyle mukaddes vazifesinden uzaklaşmış bulunmaktadır. Allah azze ve celle’ye hakkıyla ibadet etmeye ve yüce İslam dinine tekrar dönmedikçe de bu kutsal vazifesini yerine getirmesi mümkün görülmemektedir.)

5) İnsan, İslamiyet sayesinde, ibadet yoluyla bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kuvvetli bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakiki bir muhabbete sebep olur. Zaten toplumsal hayatın kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvetle muhabbettir.

İbadetin ferdi kemalata sebep olduğunun izahı:

İnsan, cismen küçük, zayıf ve aciz olmakla beraber canlı varlıklardan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor. Ve pek büyük bir istidada maliktir. Ve sınır altına alınmayacak derecede meyilleri vardır. Ve sonsuz emeller sahibidir ve sayılamayacak kadar çok fikirleri vardır. Ve sınırsız şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır. Ve öyle acayip bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

İşte, böyle bir insanın o yüksek ruhunu inkişaf ettiren, ibadettir. İstidatlarını geliştiren, ibadettir. Meyillerini ayıklayıp temizleyen ibadettir. Emellerini tahakkuk ettiren, ibadettir. Fikirlerini genişleten ve intizam altına alan, ibadettir. Şeheviye ve gadabiye kuvvelerini sınır altına alan, ibadettir. Zahiri ve batıni uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir. İnsanı, mukadder olan kemalatına yetiştiren, ibadettir. Abd ile Ma’bûd arasında en yüksek ve en latif olan bağ, ancak ibadettir. Evet kemalat-ı beşeriyenin en yükseği, şu intisab ve münasebettir.[4]

İşte bu ve benzeri binlerce faydasından dolayı yüce Mevla, insanın fıtrî vazifesi olan ibadeti bütün insanlığa emrederek şöyle buyurmaktadır: “Ey İnsanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin; ta ki takva sahibi olasınız. O (rabbinize) ki, size yeri döşek ve göğü bina (tavan) yaptı ve gökten su (buluttan yağmur) indirip, onunla rızık olarak size (topraktan) birçok ürün çıkardı. (Allah’tan başka ma’bûd ve hâlıkınız olmadığını) bildiğiniz halde Allah’a eşler koşmayın.” (Bakara, 21-22)

[1]. Buhari, 2697; Müslim, 1718

[2]. İbni Kayyım el- Cevziyye, Medaricü’s – Salikin: 1/101-103. Tasarrufta bulunularak aktarılmıştır.

[3]. İbni Kayyım el- Cevziyye, Medaricü’s – Salikin: 1/124-125. Tasarrufta bulunularak aktarılmıştır.

[4]. Said Nursi: İşârâtü’l- İ’câz: 404-410. Sadeleştirilerek ve tasarrufta bulunularak iktibas edilmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.