EHL-İ KİTABI DOST EDİNME YANILGISI

Şehid Hasan el-Benna rahimehullah El-Ezher Âlimler Kurulu’nun başkanı Şeyh el-Meragi ile yaptığı bir görüşmede şeyhin bir münasebetten dolayı anlattığı şu hadiseyi nakleder:

Şeyh el- Meraği şöyle dedi:

Bizim kalplerimiz katılaşmış bulunuyor, İslam’dan oldukça uzaklaşmış, batılıları taklide sapmış ve bu taklitçilik içinde gömülmüş bulunuyoruz. Bana öyle geliyor ki bizzat onlar İslam’a bağlanmadıkça, İslam’ı kabul etmedikçe İslam’a dönecek değiliz. Onlar döndükten sonra biz de onlar döndüler diye İslam’a döneceğiz.

Daha sonra da şunları anlattı:

Ben, yanımda küçük kızım olduğu halde, az önce Kahire’den geldim. Tren kompartımanında batılı bayan bir öğretmen de bizimle birlikte oturmuştu. Öğretmen, kızımla uzun boylu konuşmaya daldı. Trenden indikten sonra taksiye bindik. Bu sefer kızım büyük ve sonu gelmez bir ısrarla Hz. Ömer radıyallahu anh’ın siretini benden istemeye başladı. Beklenmedik bir zamanda benden bunu istediği için epey garibime gitti. Ortada böyle bir şey istemesini gerektirecek bir durum da yoktu. Ben de kendisine dedim ki:

Neden bunu böyle hemen isteyip duruyorsun?

Çünkü bayan öğretmen bana onun hakkında güzel şeyler anlattı.

Allah Allah! Ben bir İslam âlimi olarak ondan sana yetmiş defa söz ettim. Benim bu söz edişim seni onun siretini istemeye itmedi de nasıl olur kısacık bir oturumda ve söz arasında bayanın sana ondan söz edişi onun siretini öğrenmeye bu şekilde itebildi?

Daha sonra da şunları ekledi:

Ben de size üstadımızın söylediklerini tekrarlıyorum: Onlar bizi ıslah etmeden bizim kendilerini ifsad edeceğimizden korkuyorum”[1]

Üstad Hasan el-Benna’nın naklettiği bu hatırada bir asır önceki Müslümanların batı taklitçiliği konusundaki durumu bu olduğuna göre acaba günümüzde durum nasıldır? Ancak burada kıyametin kopmasından önceki hadiseleri anlatan hadisleri göz önünde bulunduracak olursak kitap ehlinin toplu halde İslam’a girerek Müslümanlara rehberlik edemeyeceklerini bilmemiz lazım.

Bir toplumun başka bir toplum karşısında yenilgi alması çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Belki bize yenilgilerin en ağırı savaş meydanında veya tartışma esnasında yaşanan yenilgi olarak görülebilir. Hatta bazı toplumlar büyük savaşlar sebebiyle tarih sahnesinden tamamen çekilmiş veya onarılmaz yaralar almışlardır. Bazen kerhen de olsa seni mağlup eden bir topluluğun egemenliği altında yaşamak zorunda kalabilirsin. İşin aslında bu yenilgiler telafi edilmesi mümkün olan ve mağlup olanın her an teyakkuz halinde olmasını sağlayan durumlardır.

Asıl mağlubiyet insanın bedenine uğrayıp da onu tarih sahnesinden silen yenilgi değildir. Asıl mağlubiyet düşmanının tuzaklarına düşüp ona benzemek, onun sana hakkı batıl, batılı da hak olarak göstermesine aldanman ve ona bu manada muhabbet beslemendir.

Özellikle günümüzde Müslümanların dinî gayretlerinin zayıflaması, ellerindeki rehberi kenara bıraktıkları için kendilerine faydalı ve zararlı olan şeyleri tespitte zorlanmaları ve düşmanlarını yeterince tanıyamamaları dostlukta ve düşmanlıkta tercihte bulunmaları hususunda onları hataya sevk etmiştir. Kendileri gibi Müslüman olanları terörist olarak vasıflandırırken azılı düşmanları olan Yahudi ve Hristiyanları dost ve barış havarisi olarak benimsemişlerdir. Oysa Allah’ın kelamı onları kesin olarak tanıtmış ve onların düşmanlık seviyesini bize göstermiştir:

“Yahudi ve Hristiyanlar kendi dinlerine uymadığın müddetçe senden asla razı olmayacaklardır. De ki: ‘Hidayet ancak Allah’ın hidayetidir.’ Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra şayet onların arzularına uyarsan Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara, 120)

Müslümanları bu manayı iyice tefekkür etmeleri için uyaran Allahu Teâlâ gelecek dönemde müminlerle ehli kitap arasında büyük imtihanların vuku bulacağına işaret etmektedir. Müslümanların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminden başlayarak günümüze kadar devam eden hadiselerde Yahudi ve Hristiyanların Müslümanlara karşı düşmanlığı ortada iken bugün onların kendilerine dayattıkları ideolojileri benimseyip savunmaları dünyaya olan meylin bir göstergesi gibidir. Tarihinden habersiz bir şekilde yaşamaları da gaflet perdelerinin yavaş yavaş her yönlerini kuşatmasına yol açmıştır. Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir hakikat onların bizden razı olmasının ancak dinimizden çıkmakla hasıl olacağını beyan ediyor.

İslam’ın ilk yıllarında yaşanan hadiselerden habersiz olan günümüz Müslümanları yakın tarihe baksalar bile kitap ehlinin niyetini çok rahat bir şekilde anlayabilir. Dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan acı tecrübelerin hepsini anlatmaya lüzum yoktur. Sadece Bosna-Hersek’te yaşanan hadiseler bile dikkatle incelense gerekli dersler çıkacaktır. Dört yıl süren abluka ve iki yüz elli bin Müslümanın katledilmesinden sonra Müslümanlar toparlanıncaya kadar hiç kimse ses çıkarmadı. Müslümanlar birlik olup karşı taarruza geçip kaybettikleri toprakları geri almaya başlayınca dünyayı idare eden büyük devletler tarafları barış masasında toplamaya karar verdiler. Kuşkusuz Bosna Savaşı bize batının gerçek yüzünü bir kere daha gösterdi. Bosnalıların şahsında tüm Müslümanlara da dinimizden dönmedikçe onların bizden razı olmayacağını ayan etti.

Ehl-i kitabı dost edinmenin çok tehlikeli boyutları da vardır. Bunlardan birincisi onları dost edinmek suretiyle onların sözlerine inanarak Allah’a samimi olarak yönelen Müslümanlara düşmanlık beslemektir. Günümüzde bunun açıkça görülmesi gerçekten çok üzücüdür.

İkincisi ise konu edindiğimiz ayetin arkasında zikredilen sebeptir. Bu durum Müslümanı belki de farkında olmadan münafık olma durumuna getirebilir. Özellikle Yahudi ve Hristiyanların teknoloji alanındaki ilerlemeleri, askeri alanda gösterdikleri gelişmeler Müslümanlar üzerinde olumsuz bir baskı oluşturmuştur. Allah’ın kitabından bağlar zayıfladığı ölçüde Allah’a ait olan murakabe durumunu kitap ehline vererek onların bizleri her noktada gözetlediği vehmine kapıldık. İşte bu durum yenilgilerin en kötüsü olduğu kadar aynı zamanda en iğrencidir de. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kalplerinde hastalık bulunanların, onlara doğru koştuğunu görürsün. ‘Bize kötülük isabet etmesinden korkarız’ derler. Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerinden pişman olurlar.” (Maide, 52)

Yahudi ve Hristiyanları dost edinmenin ne kadar ince bir ölçüsü olduğunu Hz. Ömer radıyallahu anh’ın halifeliği dönemindeki şu hadiseden öğreniyoruz. İbn Ebi Hatim, İyaz’dan şöyle nakleder: “Hz. Ömer radıyallahu anh, Ebu Musa el-Eş’ari radıyallahu anh’-a bir deri konusunda alınıp verilenlerin bilgisini getirmesini emretti. Ebu Musa el- Eş’ari radıyallahu anh’ın Hristiyan bir kâtibi vardı. Bilgileri Ömer radıyallahu anh’a o götürdü. Hz. Ömer radıyallahu anh hayretle:

– Bu bir bekçi! Sen mescidde Şam’dan gelmiş bir mektubu bize okur musun?’  dedi. Ebu Musa el Eş’ari:

– Hayır, okuyamaz.

– O cünüp mü?

– Hayır, Hristiyan’dır. Bunun üzerine Ömer radıyallahu anh beni azarlayarak baldırıma vurdu ve ‘Onu çıkarın’ dedi.’ Sonra ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin…’ ayetini okudu.”

Şehid Seyyid Kutup şöyle der:

Evet kitap ehli birbirinin dostudurlar. Bu, sadece bir döneme bağlı olmayan sürekli bir gerçektir. Çünkü bu, eşyanın tabiatından kaynaklanmaktadır. Onlar, hiçbir yerde, hiçbir dönemde Müslüman toplumun dostu olmamışlardır. Art arda geçen bunca yüzyıllar da ilahi kelamdaki bu değişmez gerçeği onaylamıştır. Medine’de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve Müslümanlara karşı giriştikleri savaşta birbirlerinin dostu olmuşlardır. Tarih boyunca yeryüzünün her tarafında yine bu dostluklarını sürdürmüşlerdir. Bu kural, bir kerede olsa bozulmamıştır. Yeryüzünde bir tek olayda değil, sürekli bir biçimde hep Kur’an’ın ortaya koydukları gerçekleşmiştir.

“Onlar birbirlerinin dostudurlar ‘’ biçiminde isim cümlesinin seçilmesi, sadece bir ifade tarzı değildir. Aksine, isim cümlesinin kullanılmasının nedeni, belirtilen niteliğin sürekliliğine işaret etmek içindir.

Belirtilen temel gerçeğin ardından sonuçları sıralanmıştır… Buna göre Yahudi ve Hristiyanlar birbirlerinin dostu olduklarına göre onlara ancak onlardan olanlar dostluk besleyebilir. Müslüman saflarında bulunup da onları dost edinen bir kişi, kendisini Müslüman saflardan çıkarmış, taşıdığı “İslam” sıfatından kendisini soyutlamış ve bir başka safa katılmış demektir. Böylesi bir davranışın doğal ve gerçek sonucu da budur: “Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur.”

Kendine, Allah’ın dinine ve Müslüman topluma zulmetmiş olur. Bu zulmü sebebiyle de Allah onu dostlukta bulunduğu Yahudi ve Hristiyanlar topluluğunun içine sokmuştur. Artık Allah onu hak yoluna iletmez ve Müslüman saflarına döndürmez…

Kararlı bir Müslümanın, kendisiyle İslam dışı bir sistemi benimseyenler arasında tam bir ayrılık gözetme konusunda gevşeklik göstermesi mümkün değildir. Yine kendisiyle, İslam sancağının dışında bir sancağı yükseltmek isteyenler arasında bir ayırım gözetmemesi de imkansızdır. Çünkü o zaman hedeflenen büyük İslami hareketin pratik olarak kendi imkân ve iradesiyle gerçekleşmesi düşünülemez. Diğer düşüncelerden farklı ve diğer sistemlere benzemeyen eşsiz İslam nizamının kurulması düşünülemez…

Hoşgörü ve semavi dinlere bağlı insanları birbirine yaklaştırma adına, bu kesin ayrımı sulandırmak isteyenler, dinlerin anlamları kavrayamadıkları gibi hoşgörünün anlamını da kavrayamamışlardır. Allah katındaki son din, sadece İslam’dır. Hoşgörü ise inanç düşüncesi ve sosyal düzende değil, kişisel ilişkilerde söz konusu olabilir. Oysa bu girişimciler, Müslümanın gönlündeki kesin din inancını Allah’ın sadece onu kabul edeceğini bildirdiği İslam anlayışını sulandırmaya çalışırken, diğer taraftan da İslam sistemini gerçekleştirebileceğini söylemektedirler. Oysa İslam sisteminde herhangi bir değişiklik, ufak da olsa herhangi bir düzeltme söz konusu değildir. Bu inancı Kur’an oluşturmuş ve şöyle tanımlamıştır: “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” (Âl-i İmran,19)

[1]. Hasan el-Benna, Hatıralarım, Beka Yayınları, s.429

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir