DAVET KONUSUNDA YANLIŞ BİR ANLAYIŞ: “BİRİLERİ YAPAR” YA DA “YAPIYOR”

Davetin faziletini ve insanlar için gerekliliğini tam manasıyla idrak edememiş Müslümanların bulunması, “Ben muallim olarak gönderildim”[1] buyuran Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti için acı bir gerçek olarak günümüzde karşımızda durmaktadır.

İslam’da davetin gerekliliği ve önemine değinildiğinde, bazı Müslümanlar “Birileri yapıyor ya da yapar, ben yapamam” gibi sözler sarf etmektedir. Maalesef bu durumdaki Müslümanlar, kendilerinde bulunan davet yapmama eksikliği ve yanlış anlayışı nedeniyle davet yapmaları gerekliliğini görmeleri ve kendilerini düzeltmeleri gerektiği halde daha büyük yanlışlara kendilerini sürüklemektedir. Bu yanlış anlayışlar arasında öne çıkan bir anlayış olan “Birileri yapıyor ya da yapar” anlayışına değinmek yerinde olacaktır.

“Daveti birileri yapar”, “Ben davet yapacak ehliyete sahip değilim”, “Davet işi bana mı kalmış?” sözlerini bazen işitmekteyiz. Evet, dinin gücü nispetinde her Müslümana örnek bir davetçi olması gerektiğini bildirdiği halde yukarıdaki sözleri işitmekteyiz. Bu da Müslümanlar için üzücü bir haldir.

İslam’da özel olarak bir davetçi kesim olması ve bu kimselerin sadece davetle ilgilenen bir sınıf oluşturması diye bir durum yoktur. Davet yükümlülüğü bütün Müslümanlara bildiklerini öğretmeleri ve yaşamaları nispetinde yüklenmiş bir sorumluluktur. Bu durumda “Daveti birileri yapar ya da yapıyor” anlayışının bir yanlış olduğunu anlamak gereklidir.

İman ehli her kimsenin hayra ne kadar muhtaç olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Davetin de mümin için hayır kapılarından biri olduğuna şüphede yoktur. Bir Müslümana düşen temel vazife “…Hayırda yarışın…” (Bakara, 148) ayeti gereğince ömründe sığdırabileceği kadar hayırları çoğaltmasıdır.

Bir Müslümana davet yapması vesilesiyle kişinin alacağı mükafat haber verildiğinde, bu mükafata ihtiyacı yokmuş gibi davranması büyük bir yanlıştır. Bu nasıl büyük bir yanlışsa, daveti başkalarının yapacağı ve kendisinin terk edebileceği bir amel olarak görmek de aynı şekilde yanlıştır. Böyle bir kimse “hayırlara ihtiyacı yokmuş” gibi bir hal sergilemektedir. Hem davet yapan hem de davetten geri kalan, her ikisinin de hayırlı ameller işlemeye ihtiyacı vardır.

Şu kesin bir gerçek ki kişi, kıyamet gününde yapabileceği halde yapmadığı her hayır nedeniyle pişmanlık duyacaktır. Ölüm gelip çattığında “Ah keşke biraz daha vaktim olsaydı da daha fazla hayırlar işleseydim” diyecektir. Bu durumu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle haber vermektedir: “Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.”

Sahabe-i kiram: “Onun pişmanlığı nedir ya Rasûlallah?” diye sordular.

Şöyle cevap verdi: “Salih bir kişi ise, bu halini daha fazla artırmamış olduğuna pişman olacaktır. Kötülük eden bir kişi ise, o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır.”[2]

Hadisimizi davet üzerinden değerlendirdiğimizde şu dersi rahatlıkla çıkarabiliriz: Bir davetçi kıyamet gününde amel defterinde daveti vesilesiyle elde ettiği hayırlara sevinirken, bu yolda neden daha fazla gayret göstermediğinin pişmanlığını yaşayacaktır.

Daveti terk ederek, “Onu başkaları yapar” diyerek daveti başkalarının yapması gereken bir iş olarak görenler de yapmadıkları davet sebebiyle bir pişmanlık içerisinde olacaktır. Daveti bu sözle terk edenler, atasözünde belirtildiği gibi “Son pişmanlık fayda etmez” sözünü yaşayacaklar ve bu pişmanlık da kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Peki davet, bir süreye kadar devam edecek ve sonrasında “Bizden buraya kadar. Artık bundan sonra onu başka birileri yapar” denilebilecek bir amel midir?

Davet, bir süre yapıldıktan sonra bir kenara çekilerek, “Ben yaptım artık onu başkaları yapsın, başkaları yapar” denilecek bir amel de değildir.

Müslümanlar için hayırlar işlemede bir sürenin olup olmadığının cevabını bir diğer hadis-i şerifte şöyle bulmaktayız: “Mümin cennete girinceye kadar hayra doymaz.”[3]

Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 39-41)

Kişi sırf Allah rızasını umarak İslam daveti uğrunda çaba sarf eder ve bu yolda ölüm kendisine ulaşıncaya kadar dur-durak bilmeden yürümeye devam ederse, kendisi için ileride (kıyamet gününde) karşılığını Allah katında fazlasıyla göreceği bir amel hazırlamış olur ki bu kimse çok kârlı bir iş yapmış olur. Bu kimse, ömür sermayesini değerli bir amelle süslemiş ve bu ameliyle cennette yüksek dereceleri elde etmeye talip olmuştur.

“İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanları -hiç şüpheniz olmasın- içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz. Sıkıntılara katlanan, yalnız Allah’a dayanıp güvenerek işlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık!” (Ankebut, 58-59)

Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz. (Nahl, 97)

Bir kimse de çeşitli yanlış anlayışları nedeniyle davet yolunu terk ederse Allah katında karşılığı büyük olan bir amelden mahrum kalmış olacaktır ki bu kendisi için büyük bir pişmanlık sebebi olacaktır. Bu kimse, ömür sermayesini cennete kendisine yüksek dereceler kazandıracak bir amel işlemekle geçirmemiş, pişmanlık duyacak bir kimse olmuş olacaktır. “Her nefis yarın için ne hazırladığına bir baksın!” (Haşr, 18)

Ey Müslüman Kardeşim!

Gel de nefsin ve şeytanın vesveselerinden sayılan “Daveti birileri yapar”, “Ben bu işe ehil bir kimse değilim” sözlerini bir kenara bırak. Gafletten uyan ve davet yoluna gir! Bu yolda olmaya muhakkak ki senin ihtiyacın var. Bu yolda olursan, kazanan sen olacaksın. Bu yolda olmaktan çeşitli vesvese ve yanlış anlayışlar nedeniyle geri kalırsan da kaybeden yine sen olacaksın.

Şunu unutma ki ebedi bir hayat için hayırlı amelleri kendine azık edinmelisin! Bu hayırlı ameller arasında en önde gelenlerinden biri de hiç şüphesiz davettir.

Davetle iç içe yaşamak ve daveti hayatının merkezinde yaşayarak bir ömür sürmek ve bu amel vesilesiyle ebedi bir âlemde güzel bir yaşantı varken, davetten çeşitli yanlış anlayışlar nedeniyle geri kalmak ve bu geri kalmayı da ömrünün sonuna kadar sürdürmek ne büyük bir mahrumiyettir. Rabbim bizlere bu mahrumiyeti yaşattırmasın, âmin.

[1]. İbn Mâce, “Sünnet”, 17; Dârimî, “Mukaddime”, 32.

[2]. Tirmizî, “Zühd”, 59.

[3]. Tirmizi, “İlim”, 19.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir