ALLAH SENİ SEVSİN

Ebu’l-Abbas Sehl b. Sa’d es-Sâidi radıyallahu anh’dan, dedi ki:

“Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana öyle bir amel göster ki onu yaptığım takdirde Allah da beni sevsin, insanlar da beni sevsin.’ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

‘Dünyada zahid ol ki Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara karşı zahid ol ki, insanlar seni sevsin.”

İbni Mace, 4102; Müstedrek, 7873; Taberani, Kebîr, 5972; Beyhaki, Şuab, 10523

Açıklama

Bir kişinin elde edebileceği en büyük nimet hiç şüphesiz Allah azze ve celle’nin sevgisine nail olmaktır. Aktardığımız bu hadisi şerifte kişiyi Allah’ın sevgisine ulaştıracak, aynı zamanda insanların saygısına neden olacak en önemli kalp amelinin “Zühd” olduğu ifade edilmiştir. Önemine binaen İmam Nevevi’nin “40 hadisi”ne seçmiş olduğu bu hadisi şerifi detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağız. Hadisi şerife girmeden önce hadisi bizlere rivayet eden sahabi ile alakalı bazı malumatlar aktaralım;

Hadisi Ravisi Sehl Bin Sa’d r.a

Sehl, Ensar’ın Hazrec koluna mensuptur. Künyesi Ebü’l-Abbas veya Ebû Yahyâ’dır. Babası Sa’d bin Mâlik’dir. Hicretten önce İslamla şereflenmiştir. Sehl’in hicretten beş sene önce doğduğu rivayet edilmektedir. Bizzat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından “Hazn” olan ismi “Sehl” olarak değiştirilmiştir.

Sehl bin Sa’d’ın çocukluğu hep Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yanında geçmiş. Onun sohbetlerinden ayrılmamıştır. Çocuk olmasına rağmen İki cihan güneşi Efendimizin değerli sözlerini iyi bellemiştir. Onun nasihatlerini, tavsiyelerini kendine rehber edinmiş ve Onun sevgisiyle büyümüştür.

O, ilme âşık olan bir gençti. Yeni şeyler öğrenmek onun hayatına ışık tutuyordu. O bilgilerle kuvvet buluyor, kendini güçlü hissediyordu. Bu nedenle Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali radıyallahu anh Efendilerimizle de sıkı temaslar kurdu. Onlardan da çok ilim öğrendi. Hadiste sika unvanını aldı. Güvenilir, sözüne itimat edilir oldu. Sahabeden çoğu birçok hadis rivayetlerini Sehl bin Sa’d’a kadar dayandırırdı. Kendisinden Ebû Hüreyre, Saîd bin Müseyyeb, Ebû Hâzim ve oğlu Abbas hadis rivayet ettiler.

Sehl bin Sa’d ’ın bizzat Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizden duyarak rivayet ettiği hadis sayısı 100’e ulaşır.

Sehl bin Sa’d yaşı çok küçük olduğu için Bedir’e katılamadı. Babası Sa’d bin Mâlik bu savaşta kahramanca çarpıştı ve şehid oldu. “Ashâb-ı Bedir” şerefine erdi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ganimetlerden babasının hissesini sekiz yaşındaki yavru Sehl’e verdi.

O, Uhud savaşına da küçük olduğu için katılamadı. Hendek Savaşı’nda hendek kazımına yardımcı oldu.

Onbeş yaşlarına geldiği zaman Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem vefat etti.

Sehl Hz. Ebubekir devrinde mürtedlerle savaştı. Çok büyük kahramanlıklar sergiledi. Hz. Ömer ve Osman radıyallahu anh devrinde de çeşitli savaşlara katıldı. Hz. Ali devrinde uzlete çekildi. Tarafsız kalmayı tercih etti. Haccac zamanında çok eziyet gördü. Yaş itibariyle emsalleri de kalmamıştı. Bunu anlatmak için: “Şayet ben ölürsem, Allah ve Resulü şöyle buyurdu diyen hiç kimseyi işitmeyeceksiniz.” derdi.

Hicrî 91 (712 m.) senesinde Medine’de vefat etti. Cenab-ı Hak ona rahmetiyle muamele eylesin… Âmin.[1]

Hadisi Şerifte Zikredilen İki Önemli Husus

1) “Dünyada zahid ol ki Allah seni sevsin”

Bu önemli tavsiye ışığında züht kavramını detaylı bir şekilde incelememiz gerekir.

Sözlükte zühd “bir şeye rağbet etmemek, ona karşı ilgisiz davranmak, ondan yüz çevirmek” gibi anlamlara gelir. Malı az olan kişiye müzhid, az yemek yiyene zâhid, az olan şeye zehîd, dünyaya karşı perhiz hayatı yaşamaya zehâdet denir. Zühdün karşıtı rağbettir. Kur’an’da zühd kelimesi geçmez. Bununla birlikte Hz. Yusuf’u kuyudan çıkaranların ona fazla değer vermemeleri sebebiyle kendileri hakkında zahid kelimesinin çoğulu olan “zâhidîn” kullanılmıştır (Yusuf, 20).[2]

Zühd kavramı genellikle dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder. Dünya malına, makama, mevkiye, şan ve şöhrete önem vermeme; azla yetinme, çokça ibadet etme, ahiret için hayırlı işlere yönelme zühdün bazı göstergeleridir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır” mealindeki ayetler (Tâha, 131; Kasas, 60; A’lâ, 16-17) bâki olan ahiret hayatına yönelmenin kul için daha fazla önem taşıdığını bildirmektedir. Hz. Peygamber’in ve ilk Müslümanların hayat tarzı azla yetinmenin ve zâhidâne yaşamın örnekleriyle doludur.[3]

Zühdün tarifi ile alakalı birçok yorum getirilmiştir. Bu yorumlardan bir tanesi de İmam Ahmed bin Hanbel’in yorumudur. O zühdü şu şekilde taksim eder:[4] “Zühd üç kısımdır;

1- Harama karşı zahid olmak ve onu terk etmek. O’na göre bu, avamın zühdüdür. İbnü’l-Kayyım’ın görüşüne göre ise bu farz-ı ayn olan zühddür.

2- Helal olan ve ihtiyaç fazlası olan şeyleri terk etmek. O’na göre bu havassın zühdüdür.

3- Allah’tan alıkoyan her şeyi terk etmek. O’na göre de bu, ariflerin zühdüdür. [5]

Zahidlerin efendisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı gerçek zühdün nasıl olması gerektiğini bizlere açık ve net bir şekilde göstermektedir.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem yamalanmış elbise giyer, basit ve insanların rağbet etmediği yiyecekler ile beslenir, yer yer halı ve kilim olmaksızın yerlerde yatardı, “Ben kulun yediği gibi yer, kulun oturduğu gibi otururum, çünkü ben ancak bir kulum.”[6] sözü de ona aittir. 

Bazı dönemlerde yaklaşık iki ay evinde sıcak yemek pişmediği olurdu. Hurma ve su ile hayatlarına devam ederlerdi. Bazen de komşularının göndermiş olduğu süt ile yiyeceklerini temin etmiş olurlardı. Akşam yemeği yemeden defalarca uyudukları sabittir.

Bir gün Hz. Ömer onu yerde yatarken görür, sert bir yastığa dayanmış bir şekilde yerde uzanmaktadır, üzerinde sade bir peştamal yüzünde hasırın izi vardır, gördüğü manzara karşısında hüzünlenen Ömer ağlamaya başlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Neden ağlıyorsun ey Ömer?” diye sorunca Hz. Ömer “Allah düşmanları olan Kayser ve Kisra’nın ipekler içerisinde rahat bir hayat yaşadıklarını, Allah’ın seçtiği en hayırlı kul olan Peygamber’in de bu halini görünce dayanamadım” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ey Hattab’ın oğlu! Herhangi bir şüphen mi var? Ne dersin dünya onların, ahiret bizim olsun istemez misin” dedi. Hz. Ömer “Evet isterim” dedi bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Durum böyledir, onlara güzel nimetler şu dünya hayatında veriliyor (yani mükafatlarını peşin alıyorlar)” dedi.[7]

Allahu Teala dünyayı sevmez, O dünyaya değer vermez, sahih bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Allah azze ve celle katında dünyanın değeri bir sivrisineğin kanadı kadar olsaydı yeryüzünde herhangi bir kafire bir damla dahi su vermezdi.”[8]

Selefi salihin bu konuda birbirlerine nasihat eder zahid olma konusunda insanları teşvik ederlerdi, onlardan bazılarına ait şu tavsiyeler dikkat çeker niteliktedir;

Yahya bin Muaz er-Razi der ki: “Dünyayı terk etmek zor bir şeydir, fakat cenneti terk etmek daha da zordur. Cennet mehir ister, cennetin mehri ise dünyayı terk etmektir”

Fudayl bin İyad radıyallahu anh der ki; “Allah şerrin tamamını bir evde toplamıştır. O evin anahtarı dünya sevgisidir. Aynı şekilde hayrın tamamını da bir evde toplamıştır ve o evin anahtarı da zahid olmaktır”

Süfyan bin Uyeyne der ki: “Zühd kelimesi üç harften oluşmaktadır “z” ziyneti yani (süsü ve lüksü) terk etmek, “he” hevayı terk etmek, “de” ise dünyayı terk etmek demektir. Bu üç şey terk edilirse gerçek anlamda zühd sahibi olunur.

Kişiyi dünyada “zahid” olmaya sevk edecek bazı nedenler vardır. Kısaca onlara bakacak olursak;

  1. a) Öncelikle kişi dünyadaki lezzetlerle ne kadar meşgul olursa Allah azze ve celle’ye ibadetten o kadar uzaklaşır. Dünyada lezzetler arttıkça, nimetler çoğaldıkça cennette ikram edilecek nimetlerin dereceleri daha da düşmektedir. Abdullah İbni Ömer’den rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur “Bir kula dünyada herhangi bir şey verilirse, Allah katında o kadar derecesi düşer” bu nedenden dolayı arif insanların birçoğu dünya hayatlarında lüks ve refahtan kaçınmış lüks ve refah seviyeleri yükselince üzülmüşlerdir.
  2. b) Dünyadaki nimetlerin artması ahirette hesabın artması anlamına gelir. Nitekim Dünya nimetlerinin “haramın da azap, helalinde hesap” bulunmaktadır. “Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür, 8)
  3. c) Dünya nimetlerini elde etmek için kişi yaşam kalitesinden ödün verir. Gençliğini dünya nimetlerini toplamak için heba eder yaşlanınca ise gençlik dönemindeki sıhhatini geri kazanmak için topladığı parayı heba eder. Maalesef tam bir beklenti içerisinde yaşamış ve tam bir beklenti içerisinde vefat etmiştir. Ne hedefine ulaşmış ne de topladıklarından tam olarak istifade etmiştir.
  4. d) Allah katında dünyanın ne kadar değersiz olduğunu unutmamak gerekir. Fudayl bin İyad der ki; “Dünyanın tamamı altından olsaydı, yine yok olurdu. Ahiret ise, çanak-çömlek gibi topraktan olsaydı, yine bâkî olurdu. Akıllı kimse, geçici olan dünyâyı, altın da olsa reddeder. Bâkî olan âhireti, çanak çömlek gibi topraktan da olsa kabûl eder. İşin aslı, âhiret bâkî ve altın gibi kıymetlidir. Dünyâ ise, fâni ve çanak-çömlek gibi kıymetsizdir.”

Kalbinde dünya sevgisini barındırmayan ve kalbi Allah sevgisi ile coşup taşan bir kulu elbette ki Allah azze ve celle de sevecektir. Bir kişiyi Allah sevdi mi, o kişi gerçek hedefe ulaşmış demektir. Öncelikle Allah’ı sevmek gerekir ki Allah’ın sevgisi elde edilebilsin. Nitekim “Davud Peygamber şöyle dua ederdi: Allah’ım, senden seni sevmeyi, seni seven kişiyi sevmeyi, senin sevgine ulaştıran ameli isterim. Allah’ım, senin sevgini bana kendimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle.”[9]

2) “İnsanların elinde bulunanlara karşı zahid ol ki insanlar seni sevsin”

İnsanoğlu dünya malına düşkün bir şekilde yaratılmıştır. Dünya malını sever, parasına değer verir, dünyalıkların peşinden koşar. Herhangi bir insanın kendi malına ortak olmasını istemez. Herhangi bir kişinin kendi malından karşılıksız bir şekilde talep etmesi onun hoşuna gitmez. Gerçek anlamda zâhid olan bir insan, dünya nimetlerinin peşinden koşmadığı gibi başkalarının mallarına da göz dikmez.

Araları çok iyi olan, birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kişinin dünya malından dolayı, dünyalık menfaatlerden dolayı dağıldıklarına, küstüklerine ve ayrıldıklarına çokça şahit olmuşuzdur. Kişi elindekilerle yetinmeyi bırakıp başkalarına bahşedilen nimetlere göz diktiği sürece insanlar tarafından sevilmeyecek ve kendini değersizleştirecektir. Tamahkarlığı terk eden ve kanaatkâr olan bir kişi saygınlığını koruyacak ve insanların sevgisini elde edecektir. Büyüklerimiz şöyle demiştir;

“Harcamanı gelirine göre yap, tâ ki yoksulluk ateşi sana yol bulamasın. Elinde olanla yetin, çünkü kanaat ikinci zenginliktir. Sakın açgözlü olma. Çünkü sana gelecek olan şey nerede olsa yetişir… Tamahkâr, açgözlü insan, tamah zincirine bağlanmış ölüye benzer. Kalpteki tamah, kalbi mühürler, mühürlü kalp de ölüdür. Mümin tamahkâr olmaz; nefsinin şehvet ve arzularına uymaz. Kanaatkâr kimse, iktisat da ederse, tamahkârlıktan kurtulur.”

Allahu Teala bizlere zahid olabilmeyi, elimizdekilerle yetinip kanaatkâr kalabilmeyi nasip eylesin…

Hadisten Çıkarılacak Dersler

1) Dünyaya gereğinden fazla değer vermemek gerekir.

2) Dünyaya tamah etmeyen kişiyi Allah azze ve celle sever.

3) İnsanların sevgisini elde edebilmek, onların mallarından uzak durmaya bağlıdır.

 

[1]. Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 1999 – Haziran, Sayı: 160, Sayfa: 026

[2]. D.İ.A, Zühd

[3]. D.İ.A, Zühd

[4]. Medâricu’s-Sâlikin, 284

[5]. Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 321.

[6]. Addürrezzak, Musannaf, 10/417

[7]. Buhari 2468, Müslim 1479

[8]. Tirmizi 2320

[9]. 3490 Tirmizî, Deavât, 72

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.