ZALİME DUR DİYEN MÜSLÜMANLARI ÖZLEDİK!

Dünya tarihi ilk günden bu yana nice zulümlere şahit olmuştur. İnançtan yoksun olup kalbindeki merhameti de kaybetmiş nice zalimler halklara musallat olmuş ellerinden ekmeklerini, onurlarını ve hürriyetlerini almada en ufak bir çekince dahi yaşamamıştır. Bu kanlı ve karanlık geçmiş sadece İslam topraklarına ait değildir.

Evet, dünyada en çok zulme maruz kalanlar hak yolcuları olsa da bu realite zulmün din, dil, ırk gibi sınırlardan yoksun olduğu hakikatini değiştirmeyecektir. Zalim her yerde her şekilde zalimdir. Adı Hristiyan da olsa Müslüman da olsa teni siyah da olsa beyaz da olsa zalim yine zalimdir.

Zulüm, Allah’ın insanları tabi tuttuğu imtihanın önemli bir parçasıdır. Bununla elinde güç ve kuvveti bulunduran her muktedir kişi ve kişiler imtihan olunduğu gibi kendini müdafaa etmekten aciz zayıf kullar da imtihan olunmaktadır.

Birisi Allah azze ve celle’nin kendisine verdiği iktidar ve otoritenin sınavını vermekte, bunu hangi yönde kullanacağıyla imtihan edilmekte diğeri ise Allah’ın ihsan etmediği durumlarla imtihan edilmekte ve başına gelen musibetleri hangi şekilde karşılayacağı ile ilgili çetin bir sınav vermektedir. İmtihan olması hasebiyle iki durumun da ayrı ayrı zorlukları vardır elbet.

Öte yandan bu hususta imtihan edilenler sadece zalimler ve mazlumlar değildir. Üçüncü bir taraf daha vardır ki bunların zulümle imtihanı da bambaşkadır. Bu zümre zulmedip zalim olmadığı gibi zulüm görüp mazlum da olmamıştır. İmtihanda bu zümreye düşen, şahit oldukları zulme taraf olup olmamalarıdır. İçimizden bir ses “Bunun neresi imtihan ki? Zulmü gören herkes tabi ki ona karşı olacaktır.” diyebilir. Ancak tecelli etmesi gereken hakikat böyle olsa da gerçek böyle değildir. Zulme şahit olan topluluklar zalimlerle mazlumların arasına girmeliyken çoğu defa buna seyirci kalmayı tercih etmişlerdir. Bu insanlar da kayıtsız kalmaları sebebiyle imtihanlarını kaybetmiş ve zalimlerin akibetlerine ortak olmuşlardır.

Zulme engel olmak, zalime dur demek Müslüman şahsiyetin en karakteristik özelliği olmalıdır. Müslüman şahit olduğu zulme kör sağır kesilen bir tıyniyette olamaz. Çünkü bizim kitabımız insanları karanlıklardan (zulümlerden) aydınlığa çıkaran bir kitap, peygamberimiz de “insanları insanlara kölelikten kurtaran” azimli bir kumandandır.

Yolumuzun başını çeken önderler zulümle abad olmuş kişiler değil tam aksine zalimlere karşı verdikleri mücadelelerle insanlık tarihine destanlar bahşetmiş yiğitlerdir. Böyle mübarek bir yolun yolcusu olabilmek için bizim de aynı iman ve mukavemetle şahit olduğumuz tüm kötülük ve zulümlere engel olmamız engel olamıyorsak da en azından o zulme rıza göstermememiz gerekecektir. Unutmayalım ki zulme rıza, zulümdür!

Zalim De Olsa Mazlum Da Olsa Kardeşine Yardım Et!

Cahiliyye dönemi Mekke’sinde kavmiyetçilik ve asabiyetçilikten dolayı insanlar kendi yakınlarını ne olursa olsun müdafaa etme gayesiyle hareket eder ve “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” düsturunu kendilerine rehber edinirlerdi. Bu anlayış uzun yıllar Mekke’de ve Arap yarımadasında hâkim olarak nice kanların dökülmesine sebep oldu. Ta ki Allah azze ve celle’nin Nebi’si Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bambaşka bir fikriyat ile bu kaideyi değiştirene dek…

Enes radıyallahu anh’ın naklettiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” Bunun üzerine birisi “Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer mazlum ise yardım ederim, ancak zalimse ona nasıl yardım edeceğim?” dedi. Rasûlullah buyurdu ki “Onu zulümden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. İşte bu ona yapacağın yardımdır.”[1]

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanın zulme karşı tavrını gayet net bir şekilde ortaya koymuş ve süregelen yanlış zihniyeti böylelikle değiştirmişti. Artık İslam’ın beldeleri olan Mekke ve Medine’de hiç kimse zulme maruz kalmayacak ve hatta zalime hiç kimse arka çıkamayacaktı. Öte yandan zalim de kendi haline terk edilmeyecek, onun da kurtuluşu için Müslümanlar tüm güçleriyle çabalayacaklardı.

Bugün Davet Edilsem Yine Katılırım!

Bahsi geçtiği üzere cahiliye Mekke’si zulümle dolup taşmış, gücü yeten yetene dediğimiz bir ortam meydana gelmişti. İşte bu dönemde Yemenli bir tüccar, mallarını Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olan As b. Vail’e satmıştı. Ama As b. Vail’in ne parayı ödemeye ne de malı geri vermeye niyeti vardı. Yemenli tacir, nüfuzlu kabileleri dolaştı. Yapılan zulmü anlatıp yardım istedi. Fakat yardım göreceği yerde azar işitince Ebû Kubeys Dağı’na çıkıp As b. Vâil’in zulmünü tüm Mekkelilere yana yakıla söylediği bir şiirle haykırdı. İşte o zaman kalplerinde adalet duygusunu yaşatanlar, Abdullah b. Cüd’an’ın evinde toplandılar ve zulmü kaldıracaklarına dair bir antlaşmaya vardılar.

Aralarında o zamanlar henüz yirmi yaşlarında bulunan Efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de vardı. Yapılan bu antlaşmaya göre ister Mekkeli olsun isterse Mekke dışından gelsin hiç kimse zulme uğramayacak, mazlumun hakkı mutlaka geri alınacaktı. İlk iş olarak Yemenlinin hakkı, As b. Vail’den alındı. Artık kim haksızlığa uğrasa bu adil insanlara koşuyor ve hakkını arıyordu. Bu kutlu harekete, “Erdemliler Antlaşması” anlamına gelen “Hilfü’l-füdûl” dendi.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem aradan yıllar geçtikten sonra bile; “Henüz delikanlı iken amcalarımla beraber iyi insanların yapmış olduğu antlaşmada hazır bulunmuştum. Bana kızıl develer dahi verilse bu antlaşmayı bozmak istemezdim.” diyerek bu değeri ifade etmiş, şayet İslamiyet döneminde de böyle bir antlaşmaya davet edilse yine hemen katılacağını söylemişti.[2]

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine henüz nübüvvet tevdi edilmemişken bile zulme karşı olan böylesi bir harekete dahil olması çok manidardır. Bu olay Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in o dönemde bile fıtratının tertemiz olarak korunduğunu göstermekle birlikte zulme karşı alınması gereken tavır noktasında da tüm Müslümanlara rehberlik etmektedir.

Saçlarım Kadar Canım Olsaydı Da…

Cihad İslam’ın zirvesidir. Bir kimse tüm gecelerini kıyamla, gündüzlerini oruçla geçirmiş olsa da mücahidin ulaştığı mertebeye ve ecre ulaşamaz. Ta ki aynı ameli işlemedikçe. Diğer yandan Allah yolunda cihadın da kendi içinde derece ve mertebeleri vardır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisi şerifi hem bu derecelere işarette bulunmuş hem de zalim sultana karşı hakkı söylemenin önemini beyan etmiştir: “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.”[3]

Hadisi şerife göre savunmasız bir şekilde sultanın karşısına dikilen, onun karşısında konuşurken ölümün rüzgarını ensesinde hisseden bir Müslümanın cihadı, teçhizatıyla Allah yolunda cihada çıkmış bir mücahidin cihadından daha efdaldir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hadisi şerifiyle; tüm Müslümanları güçlü olanın karşısında savunmasız da olsa hakkı haykırmaya davet etmekte ve zayıflığı bir mazeret olarak kabul etmeme hususunda cesaretlendirmektedir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözlerini baş tacı eden ve gereği gibi amel eden yiğitlerden birisini burada zikretmemiz gerekecektir. Bu yiğit İslam’ın ilk günlerinde iman etmiş sonraki yıllarda da Efendimizin elçiliğini yapmış olan Abdullah b. Huzafe radıyallahu anh’dır.

Abdullah b. Huzafe, Hz. Ömer radıyallahu anh devrinde Şam topraklarında gerçekleştirilen fetihler esnasında Bizanslılarla yapılan bir savaşta esir düşmüştü. Esirler arasında bulunan Abdullah b. Huzafe’nin, sahabenin ileri gelenlerinden biri olduğunu öğrenen kral ona ayrı bir ehemmiyet veriyor, sürekli olarak Hristiyanlığı kabul etmesi için telkinlerde bulunuyordu. Fakat Abdullah b. Huzafe bu tekliflerin hiçbirisine kulak asmıyor, onun yüzüne karşı kelime-i şehadeti söylemeye devam ediyordu.

Kral henüz ondan ümidini kesmemişti. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yakın arkadaşlarından birisinin Hristiyanlığı kabul etmesi, günden güne yayılarak Bizans’ı tehdit eden Müslümanlar arasında bir panik meydana getirecek ve Hristiyanlık âlemi için büyük bir muvaffakiyet olacaktı. Bu sebeple kral, Abdullah radıyallahu anh’ın Hristiyan olması halinde kavuşacağı dünyalıkları durmadan arttırıyor, ona yeni yeni önerilerde bulunuyordu. En nihayetinde şöyle bir teklifte bulundu: “Hristiyan olmayı kabul ettiğin takdirde, kızımı sana verir, seni saltanatıma ve mülküme ortak ederim”. Ancak Abdullah radıyallahu anh izzetle haykırarak şu cevabı verdi: “Değil bütün Bizans topraklarını, Arap ve Acem topraklarını da versen bir an olsun dinimden dönmem!”. Bunun üzerine kral, Abdullah’ı öldürmekten başka seçeneğin kalmadığını söyledi. Abdullah radıyallahu anh ise ona şöyle cevap verdi: “Buna gücünüz yetebilir. Ama sizler imanımı kalbimden çıkarıp atamazsınız!”.

Abdullah b. Huzâfe’den umduğu neticeyi alamayan Bizanslılar ilk önce onu çarmıha gerdiler. Bu esnada okçular devamlı olarak, ellerine ve ayaklarına yakın yerlere ok yağdırıyorlardı. Bu arada ona Hristiyanlık telkinleri yapılmaya devam ediliyordu.

Diğer taraftan bir kazan su kaynatılmış ve Hristiyan olmayı reddetmiş olan Müslüman esirlerden birisi getirilmiş, kazana atılmak üzere bekletiliyordu. Abdullah radıyallahu anh bunun üzerine ağlamaya başladı. Kısa süre sonra eli-kolu bağlı Müslüman esir kaynar suya atıldı. Etrafta bulunanlar ve Abdullah radıyallahu anh bu feci duruma şahit oldular.

Daha sonra Abdullah radıyallahu anh da kaynayan kazanın yanına getirildi. O, bu sırada ağlamaya devam ediyordu. Kral onun korkusundan ağladığını zannederek tekrar Hristiyan olmasını teklif etti. Abdullah yine yapılan öneriyi geri çevirdi. Bunun üzerine kral ona ağlamasının sebebini sordu. Abdullah radıyallahu anh muhatabına şöyle cevap verdi: “Ben korkumdan ağlamış değilim. Biz Müslümanlar Allah yolunda ölümden korkmayız. Benim ağlamamın sebebi şudur ki; başımdaki saçlarım adedince canlarım bulunsa da onlardan her biri böyle Allah yolunda ölüme gitse diye düşündüm ve böyle bir düşünce beni ağlamaya sevk etti.”

İslam izzetinin müşahhas bir timsali olan Abdullah radıyallahu anh’ın bu sözleri karşısında kral yeni bir teklifte bulundu: “Beni başımdan öpersen, seni serbest bırakacağım.” Bizans saltanatına ortaklık teklifi karşısında bile imanından fedakârlık göstermeyen Abdullah b. Huzafe radıyallahu anh bunun üzerine muhatabına şöyle bir teklifte bulundu: “Burada bulunan bütün Müslüman esirleri serbest bıraktığın takdirde dediğini yaparım.”

Abdullah radıyallahu anh, kralın başını öpmeye giderken şöyle düşünüyordu: “Bu adamın Allah’ın düşmanlarından birisi olduğuna inanıyorum. Bunun başını, layık olduğundan değil ancak Müslüman kardeşlerimi serbest bırakacağı için öpüyorum.” Abdullah b. Huzâfe  kralın başını öptü ve o da sözünde durarak 80 Müslüman esiri serbest bıraktı. Sonuçta onun davranışı 80 Müslümanın kurtarılmasına ve daha nicelerinin imanını kurtarmasına vesile olmuştu.[4]

“Bayiu’l- Mülük”: Kralları Satan Adam

Zalim sultana karşı hakkı haykırma hususunda “Sultanul Ulema” olarak isimlendirilen İzzeddin b. Abdisselam’ı da zikretmek faydalı olacaktır. Zalime karşı olmada Rabbani âlimlerimizin hepsinin duruşunu rehber edinmemiz gerekir. Ancak bunlar arasında İzzeddin b. Abdisselam rahmetullahi aleyh’in özel bir yeri olsa gerek.

İsmi kısaltılarak İzz bin Abdisselam olarak meşhur olan İzzeddin b. Abdisselam’ın hayatına damga vuran unsurlar ilim ve mücadeledir. Onun yaşantısında ilmi birikimi ve dirayeti kadar mücadele safhası da göze çarpar. Zira kendisi birçok defa dönemin sultan ve vezirlerine karşı gelmiş, tavrını hiç çekinmeden korkmadan dile getirmiş ve bu sayede ilginç bir şekilde “bâyiu’l-mülûk” yani melikleri, kralları köle olarak satan adam şeklinde bir lakap almıştır.

Kendisini meşhur öğrencilerinden el-Bacî’den dinleyelim:

“Sultanu’l Ulema bir bayram günü sultanla bayram­laşmak üzere saraya gitti. Saraya girince, bütün herkesin sultanla bay­ramlaşmak için hazır bulunduğunu, amirlerin ve ulemanın, sultanın önünde yerlere kadar eğildiğini gördü.

İzz bin Abdisselam, sultanı, bir tazim kelimesi olmadan ismi ile çağırarak: ‘Ya Eyyüb! Allahu Teâlâ kıyamet gününde sana ‘Sana bütün Mısır memleketini verdim. Yani seni oraya sultan yaptım. Sen ise hükmün altındaki topraklarda içki satılma­sına müsaade ettin derse, o zaman senin tutanağın ne olacak?’ diye sordu. Sultan Eyyüb: ‘Sen bunu gördün mü?’ diye sorunca, İzz bin Abdisselam ‘Evet, falan yerde, falan dükkânda açıktan açığa içki satılı­yor ve daha başka birçok kötü işler oluyor. Sen bu memleketin sultanısın, niye bunlara mâni olmuyorsun.’ dedi. Oradakilerin hepsi bu sözleri duydu.

Sultan: ‘Efendim! Bunlar, benim zamanımda olan şeyler değildir. Babam zamanından kalan şeylerdir.’ dedi. Bunun üzerine İzz bin Abdisselam ‘Hayır (onların hiçbir delilleri yoktur, ancak) şöyle dediler: “Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların iz­lerince giderek hidayet buluruz.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudu ve ‘Kendi akıllarınca bunu tutanak olarak gö­rürler. Halbuki bunlar hüccet değildir. Bunlarla hiçbir zaman kurtuluşa erişilemez. Yani benim zamanımda değil de babamın zamanından beri satılıyordu, demekle kurtulunmaz!’ dedi. Bunun üzerine sultan, derhal o içki satılan dükkânı kapattırdı.

El-Bacî, İzz bin Abdisselam´a “Na­sıl oldu da siz o kadar insanın içinde sultana o sözleri söylediniz?” diye sorunca “Sultan kibirlenmesin ve gururlanmasın diye söyledim.” cevabını verdi. O tekrar; “Sultandan korkmadınız mı?” diye sordu. O da ‘Allahu Teala’nın heybetinden dolayı sultan benim yanımda küçücük kaldı.’ diye cevap verdi.”

İzz b. Abdisselam’ı “bâyiu’l-mülûk” olarak isimlendiren olay da ilginçtir doğrusu. Olay şöyle cereyan eder:

Eyyûbi sultanlarından sonra iktidarı, onların köleleri olan ve Memlükler olarak isimlendirilen kişiler devralmış, yeni sultana biat merasimi gerçekleştirilecektir. İzz bin Abdüsselam, el-Melikü’z-Zâhir I. Baybars’a biat merasimi esnasında onun Emîr Alâeddin Aytekin el-Bundukdârî’nin kölesi olması dolayısıyla sultan olamayacağını ileri sürerek biat etmekten kaçınır ve biat etmez. Kendisinin bu durumu ona itibar eden insanları da etkileyeceği için ikna edilmeye çalışılır. Nihayetinde Baybars’ın el-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyûb tarafından satın alınarak azat edildiğine dair şahitler bulunarak ikna edilir. Ancak mesele yine tam olarak çözüme kavuşmamıştır. Çünkü diğer Memlük emirlerinin hür oldukları ispat edilemediği için pazarda satılarak azat edilmeleri ve bedellerinin de Allah yolunda harcanması gerektiğine dair bir fetva verince sultanla arası açılır ve Dımaşk’a geri dönmek üzere yola çıkar. Ancak sultan, onun gidişiyle saltanatının tehlikeye düşeceği uyarısı üzerine ardından gidip gönlünü alarak geri dönmesini ve fetvasının gereğinin yapılmasını sağlar. Tarihte bir başka örneğine rastlanmayan bu olaydan sonra kendisine “bâyiu’l-mülûk, bâyiu’l-ümerâ” lakabı verilir.[5]

[1]. Buhârî, İkrah, 7

[2]. İbni Hanbel, I; Beyhakî,es-Sünenü’l-Kübra, VI, 603

[3]. Ebû Davud, Melahim, 17; Tirmîzî, Fiten, 13

[4]. Zehebi, Siyeru A’lami’n-Nübela, I-XXIII

[5]. İbn Abdüsselam, İzzeddin, DİA.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir