TAKVANIN İKİ MEYVESİ; VESİLE VE ALLAH YOLUNDA CİHAD

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35)

Allahu Teâlâ kullarına karşı çok merhametlidir. Onlara nasıl ki kendi katındaki yüz dereceye ayırdığı merhametinden birini gönderip doksan dokuzunu kendi katında saklamışsa hitabında da kullarına merhamet etmiş ve onlar için tedricilik prensibini koymuştur. Bu Allahu Teâlâ’nın insanı yaratmış olduğu fıtrattır. Rabbani eğitim ilahi kanunda bu şekilde tecelli eder.

Bu kısa ayet-i kerimeye baktığımız zaman kullara hitabın en alt basamağından alınıp zirveye doğru bir seyir takip edilmiştir. Aslında Arap dili kaidelerine göre böyle bir sıra anlaşılması zaruri olmasa bile önce takva, ardından Allah’a ulaştıracak vesilenin aranması ve nihayetinde Allah yolunda cihadın emredilmesi zihinlerde bu çağrışımı yapmaktadır. Birbiri ardına dizilen bu ibareleri açıklamakta fayda görüyoruz.

Takva: “Allah’tan korkun” emri O’nun yasaklamış olduğu sınırları muhafaza edin ve onlara yaklaşmayın anlamındadır. Bunu yerine getirilebilmesi için Müslümanın töhmet altında kalacağı işlerden el çekmesi, bu mekanlarda dolaşmaması ve şüpheli şeylerden dahi kendisini muhafaza etmesi gerekir.

Genel manada takva insanın yaradılış fıtratını korunması ile alakalıdır. Takvaya ulaşmak için çok amel yapmak yerine, yasaklanan durumlardan kaçınmak yeterli olacaktır.

Bir bina için temel ne ise Müslüman için takva aynı şeydir. Çünkü insanın bazı ibadetleri haramlardan sakınmaksızın yapması onun dininde bir noksanlığa işaret eder. Kulluk binasının temeline takva harcının atılması yapılacak az fakat sürekli ibadetlere ayrı bir hüviyet kazandıracaktır. Zira takva vicdanın diriliğine ve Allah yolunda yüklenecek yükleri bir beşik olmaya insanı hazırlamıştır artık. Takvanın ehemmiyetine binaen yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a takvada kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 29) 

Takva, Müslümanı sıradan davranışlardan korur ve ona, hayata farklı bir çerçeveden bakma özelliği kazandırır. Dünya hayatında ancak kendisine yetecek kadarıyla iktifa etmesini, Allah ile arasına engel çıkaracak şeyleri kenara itmesini ve dünyanın tüm nimetlerinin zail olacağını bilmesini sağlar. Takva sahibi insanın bedeni dünyada olsa da bakışları mahşer meydanındaki şiddetli hesaptadır. O dünyaya nasıl geldiğini ve hangi halde dünyadan ayrılacağını asla unutmaz. Yüce Allah’ın “Kafir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez. Onlar için elem verici bir azap vardır.” (Maide, 36) ayet-i kerimesi onun dünyaya bakışını şekillendirir ve dünyayı bu terazide tartar.

Vesile: “Ona yaklaşmaya vesile arayın.” Vesile, bir amaca ulaşmak için kullanılan vasıtadır. İbni Kesir rahimehullah Tefsirul-Kur’an-il-Azim’de şöyle der: “Allah mümin kullarına kendisinden sakınmayı (takvayı) emrediyor. Takva, Allah’a itaat etmeyi gerektiren bir emir çerçevesinde gelirse ondan maksat haramlardan el çekmek ve yasakları terk etmek anlamına gelir. Bundan sonra ona yaklaşmaya vesile arayın buyurmuştur.

İbni Abbas’tan yapılan rivayette bundan maksadın Allah’a yaklaştıran salih ameller olduğu belirtilmiştir. Mücahit, Ebu Vail, Hasan, Katede, Abdullah İbn Kesir, es-Suddi ve İbni Zeyd de aynı görüştedir. Katede der ki; O’na itaat ve O’nu razı edecek şeylerle yaklaşın. İbn Zeyd bu yaklaşmayı şu ayeti kerimeye dayanarak açıklamıştır; “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile Rabblerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar. O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabbinin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır”. (İsra, 57)

Bu imamların söylemiş olduğu bu görüşte müfessirler arasında bir ihtilaf yoktur.[1] Allah’a yaklaştıracak vesileler yine Allah’ın belirlemiş olduğu ölçüler çerçevesinde şekillenir. Dinimiz bize kendisine sımsıkı sarıldığımız zaman asla sapmayacağımız rehberleri açıklamıştır. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir. Bizden önceki nesillerin İslam’ı yaşayış tarzları da İslami kaynaklarda mahfuzdur. Bu yüzden vesile aramak için bu kaynaklara müracaat etmek elzemdir. Vesileyi herkes kendisine göre tayin ederse veya vesileyi hikmet çerçevesi içinde değerlendirmezse sapmalara ve dini temsil hatalarına yol açar.

Takva için temel demiştik. Vesile ise binanın görünen yüzüdür. Sağlam bir bünyeye giydirilen güzel bir elbise gibidir. Rabbimiz iman etmemizi ve salih ameller yapmamızı bir arada zikrediyor. Çünkü güzel ameller, var olan imanın kalpte iyice kök salmasını sağlamaktadır.

İslam âlimleri bir amelin Allah katında kabul görülmesi için iki şartı bünyesinde barındırmasını gerekli görmüşlerdir: Bunlardan biri ihlas diğeri ise amelin İslam’a uygun olmasıdır. Bu yönüyle baktığımızda İslam’ın emrettiği farzlar, sünnetler ve adaplar vesile kapsamına girer. Amel işlemede ölçümüz sağlam temellere dayanmalıdır. Bir anda çok amel işlemek ancak iyi bir hazırlık dönemi geçirdikten sonra olur. Allah’ın huzuruna vardığımızda çok vesilemiz olsun diye ilk anda çok işin altına girmek nefsi yorar, belki bıkkınlık verebilir. İnsanın az da olsa sürekli işleyebileceği salih ameller edinmesi başlangıç için daha uygundur.

Nefis gerekli terbiyeden geçtikten sonra yüce Allah’ın “O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine yönel.” (İnşirah, 7-8) emri dahilinde hareket edilebilir. İbni Kesir rahimehullah vesileyi tarif ettikten sonra şöyle der: Vesile aynı zamanda cennetteki en yüksek yer için kullanılan özel bir isimdir. Orası Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cennetteki yeri ve evidir. Orası cennette arşa en yakın olan yerdir.[2]

Vesile makamı ile ilgili çok sayıda rivayet vardır. Bunlardan bazılarını zikrederek bize dönecek menfaatini gözler önüne sunmakta fayda vardır:

Ebu Hureyre radıyallahu anh der ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bana salat getirdiğinizde benim için vesile isteyiniz.” Ona ‘Ya Rasûlallah! Vesile nedir?’ diye soruldu. O şöyle buyurdu: ‘Vesile, cennetteki en üst konumdur. Ona sadece bir kişi ulaşabilecektir. O kişinin kendim olacağını umuyorum.”[3]

Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma der ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittim: “Müezzinin sesini işittiğiniz zaman onun söylediklerinin aynısını söyleyin, sonra bana salavat getirin. Çünkü kim bana salavat getirirse bu sebeple Allah ona on kat salavat getirir. Sonra Allah’tan benim için vesile isteyin. O cennette bir yerdir ve ancak Allah’ın kullarından birine nasip olacaktır. Ben o kişi olmak istiyorum. Kim benim için vesile isterse şefaatim ona hak olur.”[4]

Müslümanlara düşen vazife şu kısa dünya hayatını en güzel biçimde değerlendirmek ve salih amelleri artırmak olmalıdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Durmadan bir şeyler yapın; yaptıklarınızı Allah da peygamber de müminler de görecektir. Sonunda gizliyi de açığı da bilenin huzuruna çıkarılacaksınız ve O size yapmış olduklarınızın ne olduğunu haber verecektir.” (Tevbe, 105)

Allah yolunda cihad: “O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz” Allah yolunda cihad ayeti kelimenin son kısmında gelmiş ve tedrici ilerlemenin son noktasını beyan etmiştir. Bu büyük amel olmaksızın İslam’ın yeryüzünde yayılmasına ve Müslümanların rahat nefes almasına imkân yoktur.

Özellikle ayetin bu bölümü günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır. Yeryüzüne hâkim olan cahiliye her ne kadar özgürlük ve din hürriyeti ile alakalı vaatlerde bulunsa da bu sözler maalesef Müslümanlar için tatbik edilmemiş hatta Müslümanların inanç ve ibadetlerinde baskı uygulaması sanki gizli bir sözleşme gibi devam etmiştir. Elbette Müslümanlar bunu normal bir durum olarak göreceklerdir. Çünkü hak ile batılın savaşı ilk insandan kıyametin kopacağı ana kadar devam edecektir. Batıl kendi amacını gerçekleştirmek için elbette çalışmaktadır. Asıl sorun Müslümanların batıl ehlinden kendisini iflah edecek ve kurtuluşa erdirecek davranışı beklemesidir.

Gerçek şu ki Müslümanlar İslam’ın hâkim olmadığı hiçbir yerde Allah’a rahat bir şekilde kulluk vazifesini yerine getiremeyecek ve Allah’ın hududunu muhafaza edemeyecektir. Allah’ın hududunun tatbiki her Müslüman için önemli bir vazife olduğuna göre bunu gerçekleştirecek gayreti göstermek de farzdır. Müslüman nesillerin korunması için onlara sağlam bir yapı ve ortam hazırlamak önemli bir vazife olduğuna göre sorumluluklardan kaçmak caiz olmaz.

Yaşanan tecrübeler kâfirlerin Müslümanlara dinî özgürlüklerini vermeyeceğini ortaya koymuştur. Bu yüzden namaz, oruç, zekât, hac ve diğer ibadetler şartları yerine geldiği zaman eda edilince kulların felah bulmasına vesile oluyorsa gerekli şartların yerine gelmesi durumunda her Müslümanın gücü nispetinde malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmesi kaçınılmazdır. Aslında bu vazife diğer ibadetlerin teminatıdır. Müslümanların yaşadığı asıl sıkıntı ise bu hakikatten gafil olmaktır.

 Allahu Teâlâ peygamberimize hitaben şöyle buyuruyor: “Ey peygamber! İnkarcılara ve münafıklara karşı cihat et, onlara sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur.” (Tevbe, 73)

Yine müminlere hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! İnkarcılardan hemen yakınınızda bulunanlarla savaşın. Onlar sizin çetin gücünüzü görsün. Biliniz ki Allah buyruğuna karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 123)

Muaz bin Cebel radıyallahu andan rivayet edildiğine göre kendisi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisini ateşten koruyup cennete girdirecek şeyi sormuş. Hadisin sonunda efendimiz ona; “Sana işin başını, dileğini ve zirvesini söyleyeyim mi?” dedi. Ben de “Evet ya Rasûlullah!” dedim. Buyurdu ki “İşin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi ise cihattır.”[5]

İbni Kesir şöyle der: “Müminlere haramları terk etmeyi ve taatleri yapmayı emrettikten sonra, onlara sağlam dinini bırakan, sıratı müstakimden çıkan müşrik ve kafirlerle savaşmayı emrediyor.

Yolunda cihat edenlere kıyamette vermek üzere hazırladığı kurtuluşa, emin, yüksek ve ali, manzarası güzel ve sakinleri hoş olan köşklerdeki hiçbir değişime, dönüşüme ve yokluğa maruz kalmayan, ebedi büyük ve kesintisiz saadete teşvik ediyor. Oraya yerleşen nimetler içinde yüzer, yokluk nedir bilmez. Daima yaşar, hiç ölmez. Elbisesi eksilmez, gençliği gitmez.[6]

[1]. Tefsirül-Kur’an-il-Azim, aynı ayetin tefsirinden

[2]. Aynı ayetin tefsirinden

[3]. Müsned C:2 s:256

[4]. Müslüm, Kitabussalah hn: 849

[5]. Tirmizî, hn:2616

[6]. Aynı ayetin tefsirinden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir