İBADET KAVRAMI

Bütün mahlûkatı, özellikle de insanları, cinleri ve melekleri kendisine kulluk yapma makamına çıkararak şereflendiren ve onlara lütfettiği ubudiyetlerine karşılık onları mükafatlandıran; en şerefli makam olan bu kulluk makamından kaçınan müstekbirleri ise en çetin bir şekilde cezalandıran Allah’a hamd olsun. Allah’a kulluğun keyfiyetini ve bütün mertebelerini sözleriyle ve hayatlarıyla insanlığa ders veren peygamberlere ve özellikle onların seyyidi olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onlara tabi olan salihlere salat ve selam olsun.

İmdi; birkaç makalede ibadet kavramını açıklamaya çalışacağız. Bundan önce din kavramını, tağut kavramını ve tevhid kavramını açıklamıştık. Hak din üzerinde istikamet sahibi olabilmek için tağuttan (insî ve cinnî şeytani güçlerden) sakınıp, Allah’ı birleyerek ona kulluk etmek zaruret derecesinde gereklidir. Bundan dolayıdır ki Kur’an ve sünnette ibadet kavramı üzerinde çok geniş bir şekilde durulmuştur. Zira dinin özü; Allah’ın bütün mahlukat üzerindeki rububiyyeti, saltanatı, tasarrufu, ilahiyyeti/tek hak ma’bud oluşu ve buna karşılık bütün mahlukatın zilletle boyun eğmesi, teslimiyeti, itaat etmesi ve ubudiyetidir. Bundan önceki makalelerimizde Allahu Teâlâ’nın rububiyyet ve ilahiyyetini açıklamaya çalışmıştık. Bundan sonra birkaç makalede de ubudiyyet/ibadet kavramını açıklamaya çalışacağız. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

1) Lugat ve Şeriat Yönünden İbadet Kavramı

Bu hususta ‘el-Müfredat’ sahibi Rağıb el Esfehani şöyle demektedir: “Ubudiyyet; kişinin zilletle boyun eğdiğini ortaya koymasıdır. İbadet ise zilletle boyun eğmenin zirvesi anlamında olup daha beliğ bir kavramdır. Dolayısıyla kendisine ibadet edilmesini hak eden zat, her türlü lütuf ve ihsanatın sahibi olan zattır ki o da Allahu Teâlâ’dır. Bundan dolayıdır ki yüce Mevla şöyle buyurmuştur: ‘Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi hükme bağlamıştır.’ (İsra 23) [1] Bütün lügat âlimleri ve Kur’an-ı Kerim’deki kavramlar üzerinde duran âlimler ibadetin itaat etmek ve zilletle boyun eğmek anlamına geldiği hususunda ittifak etmişlerdir. Buna göre Allah’a ibadet etmek; O’nun huzurunda zilletle boyun eğmek, emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınarak O’na itaat etmektir. Kalbin, dilin ve bütün azaların, kendilerine yüklenen vazifeleri yerine getirmeleri, Allah’ın rızasına muvafık bir şekilde çalışmaları ve O’nun razı olmadığı şeylerden sakınmaları ubûdiyyetin gereğidir.

Bu hususta İbni Kayyım el-Cevziyye şöyle demektedir: “İbadet şu iki esası kapsamaktadır; mükemmel bir muhabbet ile birlikte zilletle boyun eğmenin (itaat edip tabi olmanın) zirvesidir. Dolayısıyla bir zatı sever de ona boyun eğmeyip itaat etmeyecek olursan, ona ibadet etmiş olmazsın. Aynı şekilde sevmeksizin bir zata boyun eğip itaat edersen, ona da ibadet etmiş olmazsın. Bir zata ibadet etmen için, onu sevmekle birlikte boyun eğip itaat etmen gerekir.”[2]

“Allahu Teâlâ sadece kendisine ibadet etmeleri için mahlukatı yaratmıştır. İbadet ise, O’na boyun eğmek ve emirlerine itaat etmekle birlikte kemal derecesinde O’nu sevmeyi kapsamaktadır. Zira ibadetin esası, Allah’ı sevmektir. Hatta sadece O’nu sevmek ve muhabbeti sadece Allah’a has kılmaktır. O’nun sevgisine başkasını ortak etmemektir. Ancak sevdiğini sadece O’nun için ve O’nun rızasına muvafık bir şekilde sevmektir. Nitekim peygamberler, melekler ve Allah’ın dostları bu şekilde sevilmektedirler. Bizim onlara olan sevgimiz, Allah’a olan sevgimizin gereği olup, onları Allah’ın sevgisine ortak etmek anlamında değildir. Fakat Allah dışında O’na denk tutarak ortaklar edinenler, bu putlarını sevgi hususunda O’na ortak koşmaktadırlar.

Allah’ı sevmek, O’na kulluğun hakikati ve sırrı olunca; bu sevgi de ancak Allah’ın emirlerine tabi olmak ve yasaklarından sakınmakla tahakkuk eder. Sadece emirlere tabi olmak ve yasaklardan sakınmak halinde kulluğun ve muhabbetin hakikati sabit olup ortaya çıkar. İşte bundan dolayıdır ki Allahu Teâlâ, Hz. Peygambere tabi olmayı bu muhabbetin alameti olarak kabul etmiş ve bu muhabbeti iddia edenler için bunu şahit ve delil olarak belirlemiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘’Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 31)

Görüldüğü gibi burada Rasûlullah’a tabi olmak, Allah’ı sevmenin sonucu ve Allah’ın onları sevmesinin şartı olarak kabul edilmiştir. Şart meydana gelmeden sonucun tahakkuk etmesi mümkün olmadığı gibi, sonucun meydana gelmesi ancak şartın tahakkuk etmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’e tabi olmamaları, Allah’ı sevmediklerini gösterir. Zira Hz. Peygamber’e tabi olmayışları, Allah’ı sevmediklerinden dolayıdır. Aynı şekilde Hz. Peygamber’e tabi olmamaları, Allah’ın onları sevmemesini gerektirmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’e tabi olmaksızın onların da Allah’ı sevmeleri, Allah’ın da onları sevmesi mümkün değildir.

Bu da göstermektedir ki Hz. Peygamber’e tabi olmak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevmek ve emirlerine itaat etmektir. Kul, Allah ve Rasûlü’nü onların dışındaki her şeyden ve herkesten daha fazla sevmedikçe kulluğu kemale erip tamamlanmaz. Buna göre kulun hiçbir şeyi Allah ve Rasûlü’nden daha fazla sevmemesi şarttır. Eğer kul herhangi bir şeyi onlardan daha fazla sevecek olursa, işte bu Allahu Teâlâ’nın asla affetmeyeceği ve sahibini hidayete erdirmeyeceği şirktir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, elçisinden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyin!’ Allah, fasık kavmi hidayet etmez.” (Tevbe, 24)

Buna göre her kim, herhangi bir kimseye itaat etmeyi Allah ve Rasûlü’ne itaat etmenin önüne geçirir veya herhangi bir kimsenin görüşünü Allah ve Rasûlü’nün buyruklarının önüne geçirir ya da her hangi bir kişinin rızasını gözetmeyi Allah ve Rasûlü’nün rızalarını gözetmenin önüne geçirir veyahut herhangi bir kimseye karşı hissettiği korku, umut ve ona dayanıp tevekkül etmeyi, Allah’a karşı hissettiği korku, umut ve ona dayanıp tevekkül etmenin önüne geçirirse; işte bu kimse Allah ve Rasûlü’nü onların dışındakilerden daha fazla seven kimselerden değildir. Diliyle bunu iddia etse bile bu yalandır ve gerçek halinin aksini haber vermektir.[3]

Ebubekir ibnu’l-Arabi şöyle demektedir: ‘Kul/köle odur ki, sadece efendisine hizmet eder ve ancak onun emriyle hareket eder. Efendisinden başkasına ümit bağlamaz. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: ‘Allahu Teâlâ, Yahya bin Zekeriyya aleyhimesselam’a amel etmesi ve İsrailoğullarına amel etmelerini emretmesi için beş emir vermişti… İsrailoğullarını hemen Beyt-i Makdis’de topladı. Mescid tamamen doldu. Allahu Teâlâ’ya hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: ‘Allahu Teâlâ hem benim amel etmem hem de size amel etmenizi emretmem için bana beş şey emir buyurdu.

Birincisi; kendisine hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na ibadet etmenizdir. Allah’a ortak koşan kimsenin misali şunun gibidir ki; bir adam kendi öz malından bir köle alır ve ‘İşte şu evim ve şu da işim; çalış ve kazancını bana öde!’ der. O köle ise çalışmasının kazancını efendisinden başkasına ödüyor. Hanginiz kölesinin böyle yapmasına razı olursunuz? Şüphesiz ki Allahu Teâlâ sizi yarattı ve rızkınızı da vermektedir. Öyleyse O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet ediniz…’[4]

Kulun hakkıyla ibadet edebilmesi için, kendisine mübah olan bütün hususları sahih niyet ile taate/ibadete çevirmelidir. Öyle ki ibadete güç yetirebilmek için yemeli ve içmeli, avretini örtmek için giyinmeli, mübah olan bütün hususlarda fazilet olan ve ecir sağlayan bir niyet sahibi olmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Kişinin hanımıyla birlikte olması kendisi için sadakadır.” buyurunca kendisine şöyle soruldu: “Bizden biri şehvetini giderdiği halde bir de ecir mi alacak?” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ne dersiniz, şayet şehvetini haram yolla giderseydi günah olmaz mıydı?” Oradakiler “Evet, olurdu” deyince Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İşte tıpkı bunun gibi ecir kazanır.”[5] Yani bu kişi kendisini ve ailesini iffetli kılmaya, İslami bir yuva kurmaya, Allah’a ibadet edecek bir evlat sahibi olmaya ve benzeri faziletlere niyet etmesinden dolayı mükâfatlandırılır. Aynı şekilde Cebrail aleyhisselam, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e “İhsan nedir?” diye sorunca Rasûl-i Ekrem şöyle cevap verdi: “İhsan; O’nu görüyormuşçasına Allah’a ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmesen de muhakkak O seni görmektedir.” [6] Görüldüğü gibi burada ibadetin hakkıyla meydana gelmesi için, yüce Mevla’nın yapılan ameli bildiğini, gördüğünü ve ona muttali olduğunu bilmek şart koşulmuştur.[7]

2-Ubudiyyetin Sebepleri

İnsanın fıtratında kulluk etme ve yüce bir kudret sahibine boyun eğme duygusu yerleştirilmiştir. Bundan dolayıdır ki yüce kudret sahibi Allahu Teâlâ’yı tanımayanlar bile muhakkak ya kendi hevalarına veya kendilerinin dışında bazı nesnelere tapınma ihtiyacı hissetmektedirler. İnsanlık tarihi bu fıtri duygunun en açık şahididir. İnsana yaraşan, bütün kâinatın emrine amade olduğu yüce yaratıcıya teslim olması ve O’na kulluk etmesidir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Rabbi ona (İbrahim’e), ‘Teslim ol!’ buyurunca (Hiç tereddüt etmeden) dedi ki: ‘Âlemlerin rabbine teslim oldum.” (Bakara, 131) Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam Allah’a teslimiyetini/ubudiyyetini ifade ederken, âlemlerin rabbine teslim olduğunu vurgulamaktadır. Zira Allah’a, insanın da bir parçası olduğu bütün âlemlerin yaratıcısı, sahibi, maliki ve mutasarrıfı olduğundan dolayı teslim olunup ibadet edilmesi zaruridir. Bundan dolayı denilmiştir ki “Ubudiyyetin en yüce makamı, azametinden dolayı Allah’a ibadet edilmesidir.”

Allah, Cemâlî ve Celâlî en güzel isimlerin ve yüce sıfatların sahibi olduğundan dolayı kendisine kulluk edilmesi fıtrat gereğidir. Nitekim Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: ‘Böyle iken Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerdekilerin hepsi, ister istemez elbette O’na teslim olmuşlardır. Ve mutlaka O’na döndürüleceklerdir.’   (Âl-i İmran, 83)

Yine Allahu Teâlâ tek yaratıcı ve rızık verici olduğundan dolayı sadece O’na ibadet edilmelidir. Zira insanın da aralarında bulunduğu mahlukat, yaratmasına ve rızık vererek beslemesine karşılık O’na şükretmekle yükümlüdür. Şükür ise verilen bütün nimetleri yerli yerince ve veriliş maksadına uygun olarak kullanmaktır ki, Allah’a kulluk etmek zaten bundan ibarettir. Nitekim şu ayeti kerimlerde bu hususa işaret edilmiştir: ‘Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan hiçbir rızık istemiyorum; beni doyurmalarını da istemem. Çünkü rızık veren (Rezzak) sadece Allah’tır, O sapasağlam gücün sahibidir. (Zariyat, 56-58) ‘Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin, ta ki takva sahibi olasınız. O (rabbinize) ki, size yeri döşek ve göğü bina (tavan) yaptı ve gökten su (buluttan yağmur) indirip, onunla rızık olarak size (topraktan) birçok ürün çıkardı. Böyle iken Allah’a denk tuttuğunuz birtakım eşler koşmayın. (Bakara, 21-22)

Aynı şekilde Allah’ın büyük bir lütfu olarak yokluğun karanlığından varlığın aydınlığına çıkarılan ve imtihan edilmek üzere belirli bir süre şu yeryüzü misafirhanesine yerleştirilen insanlar ve cinler, burada mazhar oldukları imtihanın sonucu olarak mükafata nail olmak veya şiddetli bir azaba maruz bırakılmak üzere ebedi bir diyara gitmektedirler. Yaratılan bütün fertler Allah’ın huzurunda kul olarak toplanacak ve yaptıklarının karşılığını görmek üzere hesaba çekileceklerdir. İşte bu çetin günde bazı yüzler imtihanın hakkını verip, ubudiyyet vazifesini yerine getirdiklerinden dolayı ak olacak ve ilahi rızaya nail olup cennete gireceklerdir. Bu dünyayı başı boş bir gezegen ve kendilerini de bu gezegendeki vazifesiz serseriler ve gayesiz ayyaşlar olarak gören ve diledikleri gibi yaşama hakkına sahip olduklarını zanneden hürriyetzedeler ve nefislerini/çıkarlarını ilah edinen hevâperestler ise kapkara bir yüzle yüce yaratıcının huzuruna çıkacaklardır. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: ‘İmdi ‘kendi hevasını ilah edinen, Allah’ın da bilerek dalalette bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği kişiyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra kim onu hidayet edebilir? Böyle iken siz, düşünüp taşınmaz mısınız?’ (Casiye; 23)

İnsanların ve cinlerin cennetlikler ve cehennemlikler olarak ayrılacakları bu dehşetli günde rezil ve mahcup olmamak için şu imtihanı hakkıyla değerlendirmek ve yüce Mevlâ’ya hakkıyla kulluk yapmaya çalışmak aklın gereğidir. Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah’a kulluğun emredildiği pek çok yerde ‘akletmez misiniz, düşünmez misiniz?’ gibi ifadeler bulunmaktadır. Akledenler nefislerini hesaba çeken ve ölümden sonraki ahiret hayatı için hazırlık yapanlardır. Ahmaklar ise, nefislerine/heveslerine tabi oldukları halde Allah’ın affını ve rahmetini temenni ederek kendilerini avutanlardır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘De ki: ‘ben de sizin gibi bir insanım; ancak bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin! (Kehf, 110)

Bütün peygamberler, insanın fıtri vazifesi olan Allah’a kulluk etmeye davet etmek ve insan fıtratını ifsad eden kullara kul olmaktan sakındırmak üzere gönderilmişlerdir. Allahu Teâlâ bu hususu şüpheye yer kalmayacak şekilde yakini hüccetlerle beyan etmek üzere peygamberlerle birlikte kitaplar indirmiştir. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:’ Andolsun, ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan (insi ve cinni şeytani güçlerden) kaçının!’ diye her ümmete bir elçi gönderdik.! Nitekim Allah, kimini hidayet etti kimi de dalalete müstahak oldu. İmdi o yörede dolaşın da yalanlayanların akıbetinin nice olduğuna bir bakın.’ (Nahl, 36)

Konu bu kadar açık olmasına rağmen körlüğü tercih eden ve hakka karşı sağır davranarak insi ve cinni şeytanlara kulluk edenlerin ahiretteki zelil hallerini yüce Mevla şöyle bildirmektedir: ’Ey suçlular, siz de (cehennemlikler olarak) bugün ayrılın! Ey Ademoğulları! Size, ‘şeytana ibadet (itaat) etmeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır!’ diye bildirmedim mi? Bana ibadet edin, işte doğru yol budur! Nitekim sizin bir çoklarınızı dalâlete düşürdü; böyle iken aklınızı kullanmaz mıydınız? İşte bu, size ihtar edilen cehennemdir! Kâfirlik ettiğinizden ötürü bugün onu boylayın.’ (Yasin, 59-64)

3-Ubudiyyetin Kısımları

İbni Kayyım el Cevziyye şöyle demektedir: “Ubûdiyyet/kulluk, her şeyi kapsayan genel kulluk ve özel bir kesimi kapsayan hususi kulluk olmak üzere iki türdür.

1-Her şeyi kapsayan (musahhar kılınma/ kevni emirlere âmade olma anlamındaki) genel ubûdiyyet; semâvat ve arzda bulunan iyi ve kötü, mümin ve kafir herkesin kulluğudur ki bu, Allah’ın iradesine boyun eğme ve O’nun mülkü olmak anlamında bir kulluktur. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Göklerde ve yerde kimler varsa hepsi, Râhman’a ancak kul olarak gelecektir. Andolsun, sayımlarını yapmış ve onları bir bir saymıştır! Hepsi de kıyamet günü ‘O’nun huzuruna ferd (yapayalnız) olarak geleceklerdir.’ (Meryem 93-95) İşte buraya müminler girdiği gibi kafirler de girmektedir.

Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Onları ve Allah’ın dışında taptıklarını haşrettiği gün, (kendilerine tapılanlara) şöyle buyurulucaktır: ‘Kullarımı siz mi dalâlete sürüklediniz, yoksa kendiliklerinden mi yoldan saptılar?’ (Furkan 17) Burada da onları, sapmış oldukları halde “kulları” diye nitelemiştir. Başka bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve şehâdeti (görünmeyeni ve görüneni) bilen Allah’ım, ihtilaf ettikleri hususlarda kullarının arasında sen hüküm verirsin!” (Zümer, 46) Bu ayeti kerime de hem müminlerin kulluğu olan özel kulluğu ve hem de herkesi kapsayan umumi kulluğu kapsamaktadır.

2- İkinci tür ubudiyete gelince, bu da (mükellefin ihtiyar ve iradesi ile tercih ettiği) itaat etmek, sevmek ve şer’i emirlere tabi olmak anlamındaki ubûdiyettir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:’ Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve artık siz mahzun da olmazsınız.’ (Zuhruf, 68)

‘Kullarımı müjdele, sözü dinleyip en iyisine uyanları ki işte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kişilerdir ve işte akıl ve iz’an sahipleri elbette onlardır.’ (Zümer, 17-18)

‘Rahman’ın kulları onlardır ki yeryüzünde vakarlı yürürler ve cahil (kendini bilmez)ler onlara laf atınca, ‘Selam!’ de(yip geçe)rler.’ (Furkan, 63)

Yine Allahu Teâlâ, iblisin şöyle dediğini aktarmıştır: ‘Ben de muhakkak ki hepsini azdıracağım. Ancak içlerinden ihlaslı kulların hariç.’ (Hicr, 39-40)

Başka bir ayette Allahu Teâlâ bu ihlaslı kulları hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Nitekim kullarım üzerinde senin, hiçbir sulta (otorite)n yoktur. (Hicr, 42)

Buna göre bütün yaratılmışlar, Allah’ın rububiyyeti karşısında O’nun kullarıdır. O’na itaat eden ve O’nun velayetini kabul eden müminler ise O’nun ilahiyyet sıfatı karşısında kulluk etmektedirler.

Ubudiyyetin özel ve genel olarak ikiye ayrılmasının sebebi şudur ki; ibadet lafzının asıl manası, zilletle boyun eğmektir. Nitekim ‘tarîkun muabbedun (muabbed bir yol)’ denildiğinde, ayakların sürekli gidip gelerek basması sebebiyle düz olmuş bir yol kastedilmektedir. Yine ‘filanı sevgi kul haline getirmiştir’ denildiğinde, sevgi onu zelil kılmıştır anlamı kastedilmektedir. Fakat Allah’ın dostları olan müminler bilerek, iradeleri ile tercihte bulunarak O’nun emrine itaat etmiş, yasaklarından sakınarak O’na boyun eğmiş ve zilletle O’nun önünde eğilmişlerdir. Allah’ın düşmanları ise istemeden ve arzulamadan O’na (O’nun kevni emirlerine, irade ve kudretine) boyun eğmek zorunda kalmışlardır.”[8]

Birinci türdeki ibadet, Allah’ın ilim, irade, kudret ve kelam sıfatlarının tecellisi olan kevni emirlerine/kanunlarına boyun eğmek anlamındadır. Zira kâinatta bulunan en küçük varlıklardan en büyük varlıklara kadar, zerrelerden arşa kadar her şey yüce yaratıcının kevni kanunlarına itaat etmektedir. O’nun meşieti ve kudreti olmaksızın bir zerrenin/atomun hareket etmesi imkansızdır. Her şeyi yaratan ve her şey üzerinde direk tasarruf sahibi olan O’dur. Bir yaprak dahi O’nun izni olmaksızın dalından düşemez. Ancak O’nun ilmiyle ve iradesiyle hareket seyrini takip ederek düşmesi gereken yere düşer. Bütün kâinatta bulunan mükemmel nizam/düzen, birliktelik, disiplin ve uyum bunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu anlamda en azgın kafirler dahi Allah’ın irade ve kudretine mahkumdurlar. Yemeleri, içmeleri, hazmetmeleri, bedenlerindeki fazlalıkları dışarı atmaları ve bütün organlarının çalışma sistemleri bütünüyle yüce Mevla’nın irade ve kudretine tabidir. Bu anlamda kafirler dahi O’nun kevni kanunlarına itaat/ibadet etmektedirler.

Fakat ikinci türdeki ibadet, insanın irade ve ihtiyarının bir tür tesirinin bulunduğu ihtiyari fiilleri hususundaki ibadettir. İşte bu noktada müminler Allah’a ibadet ederken, kafirler kendi nefislerine, arzularına, kendileri gibi aciz kullara, insî ve cinnî şeytanlara ve çeşitli nesnelere itaat/ibadet etmektedirler. Böyle davranmakla arştan ferşe bütün kâinatın yolundan ayrılmış, nurani varlıklar olan meleklere ve gayb âlemi ile şehadet âlemi arasında bir vasıta olan peygamberlere muhalefet ederek marjinal/şaz bir yola girmişlerdir. Bundan dolayı da göklerin, yerin gazabına uğramış, meleklerin ve bütün insanların lanetine müstehak olmuşlardır. Bütün kâinat namına âlemlerin Rabbi olan Allah onlara gazab etmiş ve onları lanetleyerek cehennemde ebedi bir azaba maruz bırakmıştır. Allah Teâlâ bu iki sınıfa işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Göklerde ve yerdeki (melek)lerin; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanların; insanların da birçoğunun Allah’a secde ettiklerini, birçoğunun da azaba müstehak olduklarını bilmez misin? Allah kimi hor ve hakir kılarsa, onu onurlandıracak hiçbir güç yoktur. Kesinlikle Allah dilediği yapar.” (Hac, 18)

[1]. el-Müfredat; 542

[2]. Medaricu’s Salikin; 1/ 94

[3]. Medaricu’s- Salikin; 1/116,117

[4]. Tirmîzî; 2863. Sahih bir hadistir.

[5]. Müslim; 1600.

[6]. Buhari; 50

[7]. İbnu’l -Arabi, Siracu’l – Muridin; 2/137-138

[8]. Medaricu’s- Salikin; 1/122-123

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir