MUVAHHİDLERLE MÜŞRİKLER, MÜMİNLERLE KAFİRLER ARASINDA MUVAZENE

1-Müminler İyiliği Emredip Kötülüğü Nehyederken; Kâfirler Kötülüğü Emredip İyiliği Nehyetmektedirler

Müminler Allah’a iman edip, ahirette hesaba çekileceklerine yakînen inandıklarından dolayı Dünya hayatında sorumluluk bilinci ile hareket ederler. Kendilerini ıslah etmeye çalıştıkları gibi, içinde yaşadıkları toplumu da ıslah etmek için çalışmayı bir vazife olarak kabul ederler. Bunun için ma’rûfu (tevhidi, adaleti ve her türlü iyiliği) emretmek ve münkeri (şirki, zulmü, her türlü kötülüğü) nehyetmek onların en asli vazifelerinden biridir. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyyede müminlerin bu özelliğini ifade eden pek çok nas bulunmaktadır. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İman eden erkek ve kadınlar, birbirlerinin velisidirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve elçisine itaat ederler. Allah’ın rahmet edeceği kişiler onlardır! Kesinlikle Allah azizdir, hakîmdir.” (Tevbe 71)   Yine Allahu Teâlâ, kendilerine iktidar bahşettiği müminlerin (İslami yönetimin) en temel vazifelerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki eğer kendilerini o yer(ülke)de iktidar sahibi yaparsak namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin akıbeti elbette Allah’a dayanır.” (Hac, 41)

Allahu Teâlâ, ma’rufu emretmeyi ve münkeri nehyetmeyi ümmeti Muhammed’e farz kılarak şöyle buyurmuştur: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve münkerden sakındıran bir ümmet (cemaat) olsun. İşte onlar, felaha (kurtuluşa) erenlerdir!” (Âl-i İmran, 104) Başka bir ayet-i kerimede bu ümmetin üstün kılındığı ve üstün kılınma sebebinin de bu kutsal vazifeyi yerine getirmeleri olduğu şu şekilde beyan edilmiştir: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. (Âl-i İmran, 110)

Kâfirler ise, Allah’a iman etmedikleri ve ahirette hesaba çekilme endişesi taşımadıkları için Dünya hayatını kişisel ve ulusal çıkarlarını önceleyerek yaşamaktadırlar. Çıkarlarına muvafık olması durumunda her türlü kötülüğü işler ve emrederler. Dünyevi çıkarlarına aykırı görmeleri halinde her türlü iyiliği engeller ve yasaklarlar. Nitekim Allahu Teâlâ onların bu halini, münafıklar örneği üzerinden belirterek şöyle buyurmaktadır: “Erkek ve kadın münafıklar birbirlerindendirler; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutar (cimrilik yapar)lar. Allah’ı unuttular, O ‘da onları unuttu; nitekim münafıklar, fâsık (sapkın)ların ta kendisidirler. Allah, erkek ve kadın münafıklara ve kâfirlere içinde temelli kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir, bu onlara yeter! Allah, onları lanetlemiştir ve elbette onlara sürekli bir azab vardır.” (Tevbe, 67-68)

Müminlerle kafirler arasındaki en temel farklardan biri işte budur. Buna göre müminlerin idare ettiği İslami bir yönetimin en temel vazifesi iyiliği emretmek ve münkeri nehyetmektir. Nitekim peygamberler, onların havarileri/ashabı ve istikamet üzere bunların yolunu takip eden mü’minler tarafından idare edilen devletlerde ma’ruf (tevhid, adalet ve her türlü iyilik) yayılmış; münker (şirk, zulüm ve her türlü kötülük) nehyedilip ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bunun aksi olarak müşrikler /kâfirler tarafından idare edilen toplumlarda ma’ruf iyice zayıflamış, hatta pek çok toplumda yasaklanmış; münker ise iyice kuvvet kazanıp toplumun bütün kesimlerine yayılmıştır. Bütün tarih ve özellikle son birkaç asır bunun açık bir delilidir. Günümüzde Yahudi, Hristiyan ve diğer kafirlerin hakimiyeti altında bulunan Dünya’da her türlü şirk, küfür, zulüm ve ma’siyet bütün yeryüzüne ve bütün toplumlara alabildiğince yayılmıştır. Artık insanlık âlemi laiklik ve demokrasi gibi şirk düzenlerine, faiz, zina/fuhuş, kumar, içki ve uyuşturucu maddeleri gibi toplumu ifsad eden ve içten içe çürüten hastalıklara esir olmuştur. Bu ve benzeri ma’siyetlerden rant elde eden yöneticiler ve çok uluslu şirketler bu tür hastalıkların yayılması için bütün imkanlarını seferber ederek en yüksek perdeden reklam yapmaktadırlar. Bu hastalıkların yegâne tedavisi olan tevhidin, Allah’a ve ahiret gününe imanın, güzel ahlaktan ibaret olan İslam’ın topluma hâkim olmaması için bütün güçleriyle mücadele etmektedirler. Örnek olarak yeryüzünün herhangi bir tarafında İslam şeriatıyla toplumu yöneten, toplumun içindeki bu tür hastalıkları tedavi eden, toplumu ıslah ederek fesadı ortadan kaldıran İslami bir yönetim kurulduğu zaman; bütün kâfirler ve münafıklar tek bir yaydan ona ok fırlatır ve bütün cephelerden aynı anda saldırıya geçerler. Nitekim Afganistan İslam Emirliği’ni ortadan kaldırmak için bütün Dünya’nın müttefik/birleşmiş kâfirleri birlikte hareket etmiş ve 2001’de İslami yönetimi devirmişlerdi. 20 yıllık savaşın ardından Afgan İslam toplumu zafer kazanmış ve tekrar kendilerini Allah’ın şeriatıyla yöneten bir devlet kurmaya muvaffak olmuşlardır. Buna karşı bütün kâfirler ve münafıklar her türlü iftira, karalama, yalan ve komployu devreye sokarak saldırıya geçmiş bulunmaktadırlar. Askeri anlamda yok etmeye güç yetiremeyince, kara propaganda yoluyla yıpratma ve baskı altına alarak ifsad etme yolunu denemektedirler. Allah’ın izniyle askeri yöntemleri hezimetle sonuçlandığı gibi, yalan ve iftira tezgâhları da kendi başlarında patlayacaktır.

Şu hususun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki, yeryüzünde insanlık âlemine miras kalan her türlü fazilet, güzel ahlak ve hayır peygamberlerden ve onların izinde yürüyen samimi mü’minlerden miras kalmıştır. Aynı şekilde her türlü ahlaksızlık, ma’siyet ve zulüm de kafirlerden ve onların izini takip eden zalimlerden miras kalmıştır. Yani fazilet, güzel ahlak ve hayır tevhid/iman ağacının olgun meyveleridir. Bidat, ma’siyet ve zulüm de şirk ve küfür ağacının acı/zehirli meyveleridir.

2- Müminler Allah Yolunda, Kâfirler İse Tağutların/İnsî ve Cinnî Şeytanların Yolunda Savaşırlar

Müminler, ma’rûfu bütün insanlık âlemine yayma vazifesinin gereği olarak Allah yolunda savaşırlar. Zira toplumları Allah’ın dinine davet etmekle yükümlüdürler. Tevhidi onlara emrederek, onları şirkten sakındırdıkları zaman; bu davetlerini kabul eden toplumlardan el çeker ve onların canlarına ve mallarına asla dokunmazlar. Zira artık onlarla aynı ümmetin parçası olup, kardeş olmuşlardır. Ancak davetlerini reddederek şirk ve küfürde ısrar eden ve tevhid dinine karşı durarak toplumlarıyla tevhidin arasında set olmayı seçen yönetimleri ortadan kaldırmak üzere onlarla savaşmaları gerekir. Zira bu zalim yönetimlerle savaşmadan ve toplumlarını kendilerine kul köle yapmış olan bu tağutları (azgın zalimleri) ortadan kaldırmadan onların toplumlarına marufu (tevhidi, adaleti ve güzel ahlakı) ulaştırmaları mümkün değildir. Aynı şekilde onları münkerden (şirk, küfür, zulüm ve ma’siyetten) kurtarmaları söz konusu değildir. Bu zalim yöneticileri aradan çıkardıktan sonra toplumlar kendi hür iradeleri ile tevhidi kabul etme veya İslam devletine bağlı olarak eski dinleri üzerinde (zimmet ehli olarak) yaşamayı tercih etme serbestliğine sahip kabul edilirler. Burada şu nokta üzerinde önemle durulması gerekir ki, Müslümanlar canlarını ve mallarını insanlık âleminin, insi ve cinni şeytanların şerlerinden muhafaza edilmesi, insi ve cinni şeytanlara kulluk etmekten kurtulması için feda etmektedirler. Yani diğer toplumlara tevhid dinini ulaştırmak ve onların da tevhidin gölgesinde adalet ve merhamet çerçevesinde yaşamalarını sağlamak için en değerli varlıklarını feda etmektedirler. Bunun karşılığında o toplumlardan herhangi bir şeyi talep etmezler. Mükâfatlarını sadece yüce Mevla’dan beklerler.

Buna karşı kafirler ise insanları Allah’a kulluk etmekten ve Allah’ın dini çerçevesinde yaşamaktan alıkoymak, insi ve cinni şeytanlara kulluğu devam ettirmek ve böylece değersiz dünyevi çıkarlarını korumak için savaşırlar. Savaş yoluyla galip geldikleri toplumlara hiçbir fayda sağlamamakla beraber o toplumları sömürerek her şeylerini ellerinden alırlar. Mağlup olan toplumları her yönden tahrip ettikleri ve düzenli olan her şeylerini ifsad ettikleri halde bu tahrip ve ifsadın bütün masraflarını da kat be kat fazlasıyla o toplumdan çıkarırlar. Batı emperyalizminin hâkim olduğu bu son birkaç asır bu hususun canlı şahitleridir. Batılı devletler kendilerine göre uygarlık ve medeniyetlerini ihraç etmek ve demokrasi düzenlerini benimsetmek için işgal ettikleri bütün ülkeleri hem madden hem de manen tahrip edip sömürmektedirler. Çünkü onlar çıkarlarından ve hasis/değersiz menfaatlerinden başka hiçbir ahlak, erdem ve medeni davranış bilmezler. Onlar, kendilerinde bulunmayan bir şeyi başkalarına nasıl kazandırabilirler?  Örnek olarak bu asırda birleşmiş milletler güvenlik konseyi üyesi olan beş devletin ve onların arkasındaki şeytani güç olan Yahudilerin bütün yeryüzünde işgal edip sömürdükleri, maddi ve manevi bütün dinamiklerini tahrip ettikleri ve umumi katliamlar gerçekleştirdikleri ülkelerin ve toplumların hali ortadadır. Hassaten Filistin, Suriye, Irak, Afganistan, Doğu Türkistan, Yemen, Afrika ülkeleri ve diğer pek çok İslam ülkesi bu hususun çok açık şahitleridir.

İşte Allahu Teâlâ müminlerin savaşı ile kafirlerin savaşı arasındaki bu farkı gayet veciz bir şekilde ifade ederek şöyle buyurmaktadır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kafirler de tağut (insi ve cinni şeytanlarla putlar) uğrunda savaşırlar. İmdi şeytanın dostlarıyla savaşın; nitekim şeytanın tuzağı/düzeni pek zayıftır.” (Nisa, 76)

3- Müminlerin Yönetimi Islah Temeline, Kafirlerin Yönetimi İse İfsad Temeline Dayanmaktadır.

İyiliği emretmek, münkeri nehyetmek ve Allah yolunda savaşmakla mükellef olan mü’minlerin idare ettikleri yönetim; yeryüzünü imar etmeyi ve toplumu ıslah etmeyi en temel vazifesi olarak yerine getirir. İslami yönetim; hidayet rehberliği yapan, toplumları kaynaştıran, insanların kardeşlik bağlarını güçlendiren, bireylerin birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarını yerine getirmelerini kolaylaştıran ve toplumun vahdetini tesis etmeyi amaçlayan bir yönetimdir. Müslümanların Allah yolunda cihad etmelerinin en temel gayelerinden birisi de insanların saadet-i dareyn’e (dünya ve ahiret saadetine) kavuşmalarını sağlamaktır. Nitekim Kadisiye savaşında Pers İmparatorluğunun Genelkurmay başkanı olan Rüstem tarafından, İslam ordusunun bir neferi olan elçi Rib’i bin Amir’e sorulur: “Sizi ülkenizden çıkararak, bizimle savaşmaya iten sebep nedir?” Rib’i (r.anhu) gayet öz bir şekilde şu tarihi cevabı verir: “ Bizi çıkarıp/görevlendirip sizin ülkenize getiren Allah’tır. Böylece dileyenleri kullara kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul olmaya; dinlerin/ ideolojilerin zulmünden kurtarıp İslam’ın adaletine kavuşmaya ve dünya’nın (dünyevi hayatın) darlığından kurtarıp dünya ve ahiretin genişliğine çıkaralım diye bizi görevlendirmiştir.” İşte bütün peygamberlerin ve onların izini takip eden müminlerin mücadeleleri ve cihatları bu gayeleri gerçekleştirmek içindir.

Diğer taraftan bütün peygamberlerin ve onların getirmiş olduğu ilahi şeriatların üzerinde ittifak ettikleri ortak değerlerden bazıları şunlardır:

Dini korumak; toplumun hak din üzerinde istikametini muhafaza etmesi ve batıl inanışlardan korunması için pek çok hüküm konulmuş ve bu amacı gerçekleştirmek için İslami yönetimin titizlikle mücadele etmesi ve gerekirse toplumun dinini ifsad etmeyi amaçlayan müfsid ve mülhitlerle savaşması gerekli görülmüştür.

Canı korumak; toplum bireylerinin canları eman altına alınmış ve can güvenliğini tehdit eden bütün unsurlar yasaklanmıştır. Haksız yere cana kastetmek en büyük günah olarak kabul edilmiştir. Bu amaçla kısas hükmü konulmuştur.

Irzı korumak; toplum bireylerinin ırz ve namuslarını, şahsiyet ve itibarlarını korumak için pek çok hüküm konulmuştur. Zina ve zinaya götüren yollar yasaklanmış; tecessüs, dedikodu, gıybet ve iftira büyük günahlardan kabul edilmiştir. İnsanların ırzlarını korumak için ırz düşmanlarına ağır cezalar konulmuş, recm edilmeleri emredilmiştir. Çünkü günümüzde görüldüğü üzere ırzların çiğnendiği ve haya duygusunun kalktığı bir toplum, insani değerlerinin çoğunu kaybeder, vahim ve çok çirkin bir yola girmiş olur.

Malı korumak; toplumun kamu mallarını ve bireylerin özel mülklerini koruma altına almak için pek çok düzenleme yapılmış; faiz, gasp, yağmalama, hırsızlık, rüşvet, kayırma ve kumar gibi batıl/haksız yollarla insanların mallarını yemek kesin bir şekilde yasaklanmış ve bu tür yollarla toplumu ifsad edenlere ağır cezalar konulmuştur.

Aklı korumak; Allahu Teâlâ’nın insanoğluna lütfettiği en önemli nimetlerden biri olan ve insanın yeryüzünü imar ve ıslah etmesi için olmazsa olmaz bir şart olan aklı korumak için, aklı ifsad eden bütün unsurlar yasaklanmış ve bu tür sarhoş edici ve uyuşturucu maddelerden rant elde eden ve bunları kullanan kimselere ağır cezalar konulmuştur

Bu ve benzeri hükümlerle toplumun ıslah edilmesi emredilmiştir. Peygamberler ve onların izini takip eden mü’minler bu hükümleri titizlikle uygulamış ve kendi zamanlarında toplumu ıslah etmişlerdir. İslami yönetimlerin de en temel vazifesi bu gayeleri gerçekleştirmektir. Nitekim Ömer bin Abdulaziz zamanında bir vali tarafından kendisine şöyle denilmiştir: “Devletin en önemli gelir kaynağı gayr-ı Müslimlerden alınan cizye vergisidir. Bu kimseler Müslüman olduklarında kendilerinden vergi tahsil edilmez. Gayr-ı müslimler arasında İslam’a girme pek yaygınlaşmış, dolayısıyla devletin gelirinde azalma meydana gelmiştir. Böyle olmaması için onların İslam’a girmeleri yasaklansa nasıl olur? “İşte cahili yönetimlerin ve gayr-ı islami devletlerin temel mantığını yansıtan bu teklife Raşid halife Ömer bin Abdulaziz şu tarihi cevabı verir: “Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hidayet rehberi olarak gönderilmiş olup, vergi tahsildarı olarak gönderilmemiştir.” Bu cevap İslami bir yönetim ile cahili bir yönetimin toplum bireylerine bakışları arasındaki farkı özetleyen en veciz/özlü cümlelerden biridir. İslami yönetim bütün toplum bireylerinin ıslahına gayret ederken, cahili yönetim toplum bireylerini sağılacak inekler ve yolunacak kazlar olarak görmektedir.  İhdas edilen vergi çeşitleri için bir kamus yazılsa yeridir.

Kâfirlerin iktidarda olduğu yönetimlerde yukarıda sayılan değerlerden hiçbirinin emniyeti söz konusu değildir. Onlar zaten insan hayatı için zaruriyyat sayılan bu hususların korunmasına inanmamaktadırlar. Onlara göre insanoğlu hak dine tabi olmayı bırakıp, şeytana tapmalı ve şeytani ideolojilerin ateşinde yanmalıdır. Böyle olunca can emniyeti, ırz emniyeti, mal emniyeti ve akıl emniyeti kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Çünkü Allah ile irtibatı zayıflayan ve ahirette hesaba çekilme endişe taşımayan kimselerin, başkalarının bu kutsal haklarına riayet etmeleri düşünülemez. Bundan dolayıdır ki tarih boyunca Yunan, Roma, Pers, Bizans, Moğol ve Tatar gibi putperestlerin hâkim oldukları dönemlerde insan insanın kurdu olmuştur.

Aynı şekilde günümüzde olduğu gibi muharref dine tabi olan Yahudilerin, karanlık tarihleri boyunca Hristiyanların/haçlıların ve isimleri Hristiyan olsa dahi dinsizlik kanserine yakalanmış modern batılı milletlerin hâkimiyeti altında bulunan modern dünyada fesat ayyuka çıkmış ve insanoğlu neredeyse insani bütün değerlerini kaybetmiştir. Zulüm bir bilim dalı gibi işlenip geliştirilmiş, işkence teknik ve yöntemleri bilimsel bir şekle büründürülmüştür. İnsanların ruhları ve gönül dünyaları karartıldığı gibi, ekinin ve neslin genetik yapısıyla oynanarak insanoğlunun fıtri bütün özellikleri ifsad edilmeye çalışılmaktadır. Bu yoldan dönülmezse çok vahim felaketlerle karşı karşıya kalınacağı muhakkaktır. İnsanlığı bu vahim yoldan döndürecek ve toplumları tekrar birleştirip ıslah edecek tek bir çözüm vardır; bu da şahsi, ailevi ve ırkî çıkarları için bütün insanlığı ateşe atmayı kafalarına koymuş BMGK üyelerinin insanlığın ensesinden indirilmeleri ve hâkimiyet koltuğundan uzaklaştırılmalarıdır. İnsanlık hakkında karar verme yetkisinin, insanlığın katili olan bu eşkıyaların elinden alınması zaruridir. Bunu da yapabilecek tek bir toplum vardır; O da hiç şüphe yok ki İslam ümmetidir. Dolayısıyla İslam ümmetinin fedakârlık yapması, bu büyük gaye için cihad etmesi ve güçlerini birleştirmesi fıtri, insani ve tarihi bir sorumluluktur.

Müminlerin yönetimi ile kâfirlerin yönetimi arasındaki bu temel fark, Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyyede çok geniş bir şekilde işlenmiştir. Allahu Teâlâ bu konuda bütün peygamberleri, özelliklede Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. İsa ve Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ıslahat örnekleri olarak bizlere arzetmiştir.

Aynı şekilde ifsad yönetimlerine de peygamberlere karşı mücadele eden bütün müşrik toplumları, özellikle de Nemrut, Firavun, Haman, Karun ve Rasûlullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı mücadele eden Yahudileri ve Kureyş kâfirlerini örnek olarak arzetmiştir. Bu konuda birkaç ayet-i kerime meali şöyledir:

“İnsanlardan kiminin dünya hayatı hakkındaki sözlerine hayran olursun, Allah’ı da kalbindekine (samimiyetine) şahit tutar; oysa o, hasımların en azılısıdır. Dönüp gidince de (yönetimi devralınca da) ülkede bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli tahrip etmeye çalışır. Allah, fesadı(bozgunculuğu) sevmez.” (Bakara, 204-205)

“Eğer İslam’dan yüz çevirirseniz ülkede bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını koparacak mısınız? İşte bunlar, Allah’ın lanetlediği, dolayısıyla kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kişilerdir!” (Muhammed, 22-23)

“Musa ile Firavun’un haberinden bir kesiti, iman eden toplum (un ibret almaları) için sana hakkaniyetle okuyacağız. Firavun, o yerde (Mısır’da) zorbalık etti ve halkını birtakım gruplara ayırdı. İçlerinden bir grubu (İsrailoğullarını) güçsüz bulup, onların (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor ve kadın (kız)larını sağ bırakıyordu. Kesinlikle o, bozgunculardandı. Biz de istiyorduk ki, orada ezilenlere ihsanda bulunalım, onları önderler yapalım, onları (Firavunun saltanatına) mirasçılar kılalım. Onları orada konuşlandıralım; firavun, Haman ve ordularına da sakındıkları şeyi (saltanatlarının çöküşünü) onlar vasıtasıyla gösterelim.” (Kasas, 3-6)

“Kendileriyle savaşılan (Müslüman)lara, zulme uğradıklarından ötürü izin (kendilerini savunma ruhsatı) verildi ve kuşkusuz Allah, onlara yardım etmeye hakkıyla güç yetirendir. Onlar ki sırf, Rabbimiz Allah’tır dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, insanların kimini kimiyle savmasaydı, içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı manastırlar, havralar ve mescitler elbette yıkılırdı. Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım edecektir; kesinlikle Allah çok güçlüdür, çok izzetli (yenilmez gücün sahibi)dir. Onlar ki eğer kendilerini o yer (ülke)de konuşlandırırsak, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin akıbeti ise Allah’a dayanır.” (Hac, 39-41)

“Ahiret yurdu ise onu, yeryüzünde azgınlık ve fesat(bozgunculuk) istemeyenlere vereceğiz. Hayırlı akıbet, takva sahibi olan kullara aittir.” (Kasas, 83)

4- Müminler Cennete Girecek Kâfirler İse Cehennemi Boylayacaklardır

Müminler ile kâfirler arasındaki düşmanlık ve mücadele kıyamet gününe kadar sürecektir. İmtihan meydanı olan bu dünya yurdu kapanıp, mükâfat-ceza yeri olan ahiret yurduna gidilince nihai olarak müminlerle kâfirler birbirlerinden ayrılacaklardır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, iman edip salih amel işleyen kullarını cennetlerde sonsuz ikramlara mazhar kılıp; inkâr ederek yeryüzünde fesad ve bozgunculuk peşinde koşan kafirleri ebedi olarak cehennemde dayanılmaz azaplara maruz bırakacaktır. Bu konuda kuran-ı kerimde pek çok karşılaştırma ve bize arz edilen pek çok manzara bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi Hac suresinde şu şekilde beyan edilmiştir:

“Şunlar (müminler ile kâfirler) rableri hakkında davalaşan iki hasımdır! İmdi kafirler için ateşten elbise biçilecek, başlarından aşağı kaynar su dökülecek, onunla iç organları ve derileri eritilecektir. Üstelik onlar için demir kamçılar vardır. Gam (ıstırap)dan ötürü oradan çıkmaya her yeltendiklerinde, ‘kavurucu azabı tadın!’ (denilerek) oraya iade edileceklerdir. Allah, iman edip salih amel işleyenleri, altlarından nehirler akan cennetlere koyacaktır. Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar ve orada giysileri halis ipektir. Onlar, sözün en güzeline (tevhid kelimesine) hidayet edildi ve çokça hamd edilen zatın (Allah’ın) yoluna iletildiler.” (Hac, 19-24)

Allahu Teâlâ, müminlerin hayırlı akıbeti ile kâfirlerin vahim sonları arasındaki farkı Zümer suresinde de şu şekilde ifade etmektedir:

“Kafirler, bölük bölük cehenneme sevk edilirler; nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır ve bekçileri onlara: “İçinizden size rabbinizin ayetlerini okuyan ve sizi bugünkü buluşmanıza dair uyaran elçiler gelmediler mi?” diye sorarlar. Onlar da ‘Evet geldiler!’ derler. Ancak kâfirler, azap hükmünü hak ettiler. ‘Haydi, cehennem kapılarından, içinde temelli kalıcılar olarak girin!’ denilir. İmdi büyüklük taslayanlara ne kötü bir ikametgâh! Rablerine karşı takvalı olanlar da bölük bölük cennete sevk edilirler; nihayet oraya vardıklarında ve kapıları açıldığında, bekçileri onlara,’ Selâm size! Tertemizsiniz; artık temelli kalıcılar olarak buraya girin!’ derler. (Cennetlikler) Şöyle derler: ‘Bize verdiği sözü tutan ve bizi bu yerin (cennetin) mirasçıları yapan Allah’a hamd olsun; cennetin istediğimiz yerinde mekân tutacağız,’ İmdi çalışan (iyi iş yapan)lara ne güzel mükâfat! Arşın çevresini kuşatan meleklerin de rablerine hamdedip tesbih ettiklerini görürsün. (Mahşer halkı) aralarında elbette hakkaniyetle hüküm verilir ve şöyle denilir: ‘Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!” (Zümer, 71-75)

2 thoughts on “MUVAHHİDLERLE MÜŞRİKLER, MÜMİNLERLE KAFİRLER ARASINDA MUVAZENE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir