DİNÎ BİR TAHRİFAT ÖRNEĞİ; İSLAM MODERNİZMİ

A. Reform, İhya, Islah ve Tecdid Bağlamında İslam Modernizmi

İslam(!) modernizmini tam olarak algılayabilmemiz için öncelikle Batı menşeli olan, ilk zamanlarda sanat ve edebiyat alanlarıyla kısıtlı olup daha sonra tüm hayata sirayet eden modernizmin neyi ifade ettiğini bilmemiz gerekir.

Modernizm yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığı gibi anlamlar ifade etmektedir. Modernite genel olarak bir medeniyetin, özel olarak Batı medeniyetinin kendi gelişmesi içinde en son ulaştığı hayat tarzıdır. Rönesans ve Aydınlanma dönemleriyle kazanılan kültürel değerlerin, teknik ve bilimsel gelişmelerin, sosyal ilişkilerin benimsenmesidir.

Modernizm, dini düşünceyi birçok yönden etkileyen Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı ile güçlü bir irtibat içindedir. Modernizmi bu irtibatın din yönüyle şu şekilde tarif etmek de mümkündür: “Modernizm, vahye dünya görüşünde fonksiyonel bir yer vermeyen, aklı Allah’tan ve kutsal prensiplerden bağımsız gören, Aydınlanma düşüncesiyle felsefi temellerini oluşturmuş ve insanı hakikatin tek ölçüsü bilen, modern bilim ve teknolojinin prensip ve gayesini tespit ederek bütün bir dünyanın yaşam biçimi ve toplumsal yapılanmasını tayin etmeye çalışan ideolojidir.”

İslam(!) modernizmi ise sınırları genel olarak çizilebilse de farklı zihniyetlerin farklı bakış açılarıyla müspet ve menfi şekillerde tarif edilen değişken bir yapıya sahiptir.

İslam modernizmi kimilerine göre “Temel kaynakları olan Kur’an ve sünnete dayandırıldığı, bu kaynaklar ve onların ışığında oluşan topyekûn tarihi miras, ilmi ve rasyonel bir süzgeçten geçirilerek anlaşıldığı ve yorumlandığı takdirde İslam, tarihi-içtimai gelişme sürecinin ortaya çıkardığı değişme hadisesinin doğurduğu problemleri çözmeye, o sürecin altında ezilmeye değil ona yön vermeye kadir bir inanç sistemidir.” tezini savunan fikriyattır.

Kimilerine göre ise İslam’ı, batının değerlerini ve mantığını esas alarak yorumlayan yaklaşım, bazen de batının meydan okumalarına cevap arayan, batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorumdur.

İslam modernizmi “Islah, İhya ve Tecdid” kavramlarıyla irtibatlandırılmaktadır.  Müslümanların tecdid üzerine yaptıkları pek çok tartışmanın temelinde şu hadis yatmaktadır: “Allah her yüzyıl başında (dönümünde) dini yenileyecek bir kişiyi (ya da kişileri) bu ümmete gönderecektir”. Bu yenileme etkinliği “tecdid”tir ve müceddid de bunu gerçekleştirecek kişidir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözünün ayrıntılarında anlaşmazlığa düşen birçok yorumcu olmasına rağmen, temel nitelik önemli ölçüde değişmeden kalmıştır. Kuşkusuz bu rivayet hem yenileyicinin varlığına hem de yenilenme düşüncesinin sahihliğine atıfta bulunarak müceddidin faaliyetine benzersiz bir meşruiyet kazandırmıştır.

Ancak işin detaylarına inildiğinde görülecektir ki Modern düşüncenin etkisiyle gerçekleşen dini reform hareketlerini tecdid bağlamında düşünmek son derece yanlış bir kanaat olacaktır. Zira tecdid kavramı bir şeyin özünü değiştirmeksizin ve kendisine yabancılaştırmaksızın yapılan bir yenileme, dini yeniden canlandırma, dinsel durağanlığın aşılması için yeni bir hayatiyet damarı üretme girişimidir. Islah ise; Kur’an’da övülen ve Müslümanlara tavsiye edilen müspet bir manayı haizdir. Zira Allah azze ve celle tüm peygamberlerini insanlığı ıslah etmeleri için göndermiştir.

Ancak vakıadaki durumundan hareketle “reform”  kavramında tecdid ve ıslahtan farklı olarak öze inen külli değişiklikler söz konusudur.

İslam Reformizmi de bu tanımlamadan nasibini almış ve İslam’ı İslam’a uymayan araçlarla tahlil etme yolunu seçerek İslam’ın formunu büyük oranda değiştirmiş, onu tahrife maruz bırakmıştır. Ayrıca reform, ilerleme (terakki) amacına binaen yapılan zorlamacı çabanın bir ürünüdür. İşte bu nokta reform ile ıslah/tecdid kavramlarının ayrım noktasıdır. Zira gerek müceddid gerekse muslih, İslam’ın ilk dönemlerindeki koşulları aynen yeniden oluşturma zorunda olmamakla birlikte, tecdid-ıslah yöntemi, yarına dönük bir ütopya umuduna yönelmekten çok, geçmiş deneyimlerden esinlenecektir.

Dikkat edildiğinde gelenekte tecdid ve ıslah, geçerlilikleri “ilerleme” kavramına bağlı olmayan birer değişim arzusudur. Kusursuz model vahiyde zaten vardır. Müceddid veya muslihlerin amacı, modeli kusursuz hale getirmek değil, zaten var olan bir ideali gerçekleştirmektir. Bahsi geçen bu durum ise geçmişin prangalarından kurtulup geleceğe daha rahat ilerlemenin peşinde olan reformist hareketler için mümkün değildir.

Netice olarak gelenekte farklı niyet ve pratiklerin birer parçası olarak ihya, tecdid ve ıslah, modernleşme sürecindeki İslam dünyası içinde yeni reformcu taleplerin tarihsel arketipleri olarak işlevsel kılınmıştır.  Kısacası Modern düşüncenin bu kavramları gelenekten farklı olarak konumlandırıp kendi meşruiyetini sağlama adına sahiplenmesi söz konusudur.

B. Karakteristik Özellikleri ve Fikirleri

İslam Modernizmi olarak adlandırılan ve renkli birçok yapıyı bünyesinde bulunduran bu hareketin çıkış amacı, Müslümanları bulundukları geri kalmışlık durumundan çıkarıp ileri bir medeniyet haline getirmektir. Onlara göre bu hedefi gerçekleştirmenin biricik yolu Kur’an ve sünnete yani “öze dönmekle” mümkündür.  Bahsettikleri bu Öze dönüş hareketini gerçekleştirebilmek için, önlerinde duran köklü bir gelenek ve geleneğin ürettiği bidatlerle mücadele etmek zorundadırlar. Bu zorlu mücadelelerinde ise onlara güç katacak nadide(!) metod İslam’ın medeniliğini ispatlamakla birlikte batının gönlünü alıp onların rasyonel zihniyetiyle kuşanmak olacaktır.

Kur’an ve Sünnet Algıları

Bahsi geçen reformist akımın en başta gelen sloganı şüphesiz “Kur’an İslam’ı”dır. Kur’an’ın, İslam’ın en temel kaynağı olduğu hususu kimsenin tartışamayacağı bir hakikattir. Ancak bu söylemin ardında sünneti devre dışı bırakma ve Kur’an’ın hükümlerini tarihe hapsetmenin bir diğer adı olan “Tarihsellik” görüşü var olunca üzerine söylenecek, tartışmaya açılacak yüzlerce mesele vardır.

Reformist/modernist akımın daha ilk dönemlerden itibaren sünnetle bir alıp veremediği vardır. Nitekim Abduh ve Reşîd Rıza’nın çıkarttığı Menâr dergisi Sünnet münkirlerinin yazılarıyla doludur. Mısırlı bir tıp doktoru olan Muhammed Tevfîk Sıdkî, Menâr dergisi’nde “İslam yalnız Kur’an’dır (el-İslamü hüve’l-Kur’an vahdehu)” isimli bir makale yayınlayarak İslam’ın sadece Kur’an’dan ibaret olduğunu, hadislere hiç gerek kalmadığını, ibadetin ayrıntılarının ve muamelatın tamamının Kur’an metnine istinaden tespit edilebileceğini savunmuştur.

Çağdaş İslam Modernistlerinin öncülerinden olan Fazlurrahman ise Schact’ın “yaşayan gelenek” kavramından hareketle “Yaşayan Sünnet” kavramını ortaya atmıştır. Fazlurrahman’ın bu tanımlamasına göre sünnet kavramı Hz. Peygamberin döneminden sonra sadece bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti değil, aynı zamanda nebevi sünnetin yorumlarını da içermektedir. Bu son anlamıyla sünnet, esas itibarıyla sürekli bir gelişme süreci olan ümmetin icmasının bir uzantısı olup onu da ihtiva etmektedir.

Fazlurrahman ortaya attığı bu kavram üzerinden, günümüzde yapılması gereken içtihadların da sünneti teşkil etmesi gerektiğini söyleyerek O’nu normal içtihad seviyesine indirmiş ve böylelikle normatif/kural koyucu özelliğini sünnetten çekip almıştır. Bu kavramın farklı bir ifadesi ise günümüz müçtehidinin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in makamına oturtulması ve bu müçtehidin sözlerinin hadislerin yerini tamamen işgal etmesidir.

Modernist görüşün Kur’an algısı ise sünnete karşı tutumlarını aratmayacak derecededir. Erken dönem öncülerden olan Seyyid Ahmed Han’ın benimsediği batı aklı, Kur’an yorumlarında da tam kapasiteyle işler vaziyettedir. Kur’an’ın hakikatlerini modern bilim ile uzlaştıramayan bu zat, ayetleri tahrife varan şekliyle tevil etme yolunu seçmiştir. Bunun en somut örnekleri Ahmed Han’ın mucize ve keramet hakkındaki yorumlarında tebarüz etmektedir.

Ona göre kâinatta sebep-sonuç prensibi hâkimdir ve kâinat bu prensibe bağlı olarak yönetilir. Bütün varlıkların yaratıcısı, yani ilk sebebi Allah’tır. Allah, tabiat kanunlarını yaratmış ve kesinliğe bağlamıştır; bu yüzden kâinatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmez. Bu anlayıştan hareket eden Ahmed Han, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nasları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışır. Kızıldeniz’in Hz. Musa’nın asasını vurmasıyla ayrılışını, Hz. Yunus’un balık tarafından yutulmasını izah etmeye çalışırken bir hayli zorlama yorumlarda bulunmuştur.

Kur’an’a karşı ağır bir teşebbüs de “Tarihsellik” görüşü üzerinden gelmektedir. Müslümanlar arasında tarihselci bakış açısının en belirgin örneği yine Fazlurrahman’da mevcuttur. Fazlurrahman, “İslam ve Çağdaşlık” adlı eserinde önerdiği Kur’anî Hermenötik projesinde bu tarihselci yaklaşımı sergilemekte, Kur’an’ı anlayabilmenin ilk şartının onun indiği dönemi incelemek olduğunu söylemektedir.

Tarihsellik; hukuki bir hükmün belirli bir tarihi, coğrafî ve sosyal ortamda var olması, onun varlık ve devamının bu şartların varlık ve devamına bağlı olmasıdır. Yani, tarihin bir diliminde meydana gelen bir olay o zaman dilimindeki sosyal, siyasal, ekonomik, coğrafi vb. şartlar tarafından oluşturulduğundan, söz konusu olayı anlayabilmek için adı geçen şartları özümsemek şarttır. O dönemi, kendi yaşadığımız ortamda hâkim ve geçerli olan kıstaslarla kıyaslayamayız, her dönem kendi içerisinde doğrudur.

Bu anlayışı savunanlara göre Kuran genel hükümler değil özel hükümler koyar. Dolayısıyla ayetleri anlamada o günün şartlarına dikkat etmek son derece önemlidir. Diğer yandan ise o günün şartlarının günümüzde birebir oluşturulması mümkün olmadığı için o döneme ait hükümlerin de günümüze ışık tutması beklenemez. Onlara göre yapılması gereken iş, zamanın gereksinimlerine uygun bir şekilde yeni, modern içtihadlarda bulunmaktır. Bunu yaparken de Batı hukuk ilkelerinin öngördüğü ilkelere uyma hususunda hiçbir sakınca bulunmamaktadır. İşte bu nokta Fazlurrahman’ın özellikle faiz ve miras konularında vardığı aşırı görüşlerin zeminini teşkil etmektedir.

Kur’an’ın tarihselliği iddiası Kur’an’ı tarihe hapsetme ve O’na istediğini söyletmenin başka bir ifadesidir aslında. Bu görüş kabule şayan görüldüğü takdirde bilinmelidir ki İslam hiçbir sabitesi olmayan ve insanların ellerinde oyuncağa dönen bir din halini alacaktır. Bu ise Hristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerine ve kitaplarına reva gördükleri zulmün ta kendisidir.

C. Sonuç

Netice olarak diyebiliriz ki Batı Modernizmi’nin İslam dünyasındaki yansıması olarak gündeme gelen İslam’da reform hareketleri bir iç dinamik olarak ortaya çıkmış ve İslam dünyasının sorunlarını modern yöntemlerle çözüme kavuşturma teziyle hareket etmiştir. Başlatılan bu faaliyetleri bir ihya hareketi olarak gören öncüleri yer yer geçmişe atıfta bulunarak meşruiyet sağlama girişiminde bulunsalar da işin özünde geçmişe eleştirel ve inkârcı bakan bir niteliğe sahiptirler.

Doğrularıyla hatalarıyla bize ait olan geçmişe ve geleneğe tanımadıkları toleransı, Batı düşüncesine fazlasıyla tanıyan ve kendi özüne yabancılaşan bu zihniyetin sahipleri, işin sonunda Batı’nın karşısında erimişler, İslam dünyasına bir katkıda bulunmadıkları gibi ortaya koydukları fasid görüşleriyle de ümmetin evlatlarının düşünce dünyalarında bir yıkım meydana getirmişlerdir.

Mevdûdî’nin tabiriyle; İslam’ın modern verilerle uyuştuğunu göstermedikçe hiçbir itibar görmeyeceği kanaatine sahip olan ve O’na bir yetim gözüyle bakan bu insanlar her zaman için bu uzlaşıyı gerçekleştirmede büyük azap içinde olmuşlardır. Allah azze ve celle tarafından indirilen tek hakikatin temsilcisi olan İslam’ın, kendi müntesipleri tarafından bu muameleye tabi tutulması ise bu ümmetin öncülerinin kemiklerini sızlatacak çok hazin bir durumdur.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir