İSLAM’DA TAVİZ YOKTUR

“Onlar seni, sana vahiy ettiğimizden çevirip başkasını uydurmayı ve bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık sen belki onlara biraz meyledecektin. O zaman sana, hayatın da ölümün de iki katını tattıracaktık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın. Onlar, seni memleketinden çıkarmak için rahatsız edip dururlar. O takdirde onlar da senden sonra, memleketlerinde pek az kalabilirler. Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerimiz arasındaki yolumuz bu idi. Bu yolumuzda bir değişiklik bulamazsın.” (İsra, 73 -77)

Yukarıdaki ayet-i kerimelerde müşriklerin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yolundan saptırmak için harcadıkları gayretlere işaret ediliyor. Bu gayretlerinin başında, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i, Allah’ın sadık ve emin bir peygamber olarak kendisine vahyettiği şeylerden saptırarak, onların yerine uydurma birtakım şeyler vaat etmek arzuları geliyor.

Müşrikler bu arzularını çeşitli yollarla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Mesela;

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile pazarlığa girişiyorlar, tanrılarını ve dedelerinden kalma cahiliyet adetlerini Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kötülememesini şart koşarak ancak bu şartla onun Rabbine ara sıra ibadet edebileceklerini söylüyorlardı.

Allah’ın Kâbe’yi Beytü’l-Haram yaptığı gibi, kendilerine ait bazı yerlerin de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem tarafından Beytü’l-Haram kabul edilmesini istiyorlardı.

Hz. Peygamberin fakirlerle yaptığı toplantılar dışında kendilerinin ileri gelenleriyle ayrı toplantılar yapmasını şart koşuyorlardı…

Ayette tafsilatı anlatılmadan bunlara işaret edilmek suretiyle Allah’ın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ’a olan lütfu dile getiriliyor. Zira onu hak üzerinde sağlamlaştırarak müşriklere meyletmesini önlemiştir. Eğer onu kendi haline bıraksa müşriklere meyledecek ve onlar da kendisini dost edineceklerdi. O zaman müşrikler istedikleri oyunu oynamış olacaklar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise bunun azabını hem dünyada hem de ahirette iki katıyla çekecekti.

Allah’ın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i koruduğu bu türlü oyunlar, İslam davetini yüklenmiş olanlara daima hükmü elinde tutanlar tarafından oynanmak istenir. Davet sahiplerine -az da olsa- nüfuz edip yollarından saptırmaya, davanın istikamet ve kuvvetini bozmaya çalışırlar. Bu çabalarını yürütürken, koparacakları ufak bir taviz karşılığında büyük servetleri feda ederler. Davayı yüklenmiş olanlardan bazıları ise karşı taraftan gelen teklifi çok basit görerek kolayca oyuna geliverir. Çünkü hükmü elinde tutanlar kendisine davasını tamamen bırakmasını teklif etmiş değillerdir. İstekleri sadece bazı tadilatın yapılması ve her iki tarafın orta bir yolda dostça birleşmesidir. Şeytan çok defa dava sahiplerini bu noktadan avlar. Onlara yaptığı telkinlerde, hükmü elinde tutanlara verilecek ufak tefek tavizlerle onları kazanmış olacaklarını, bu suretle davaya hizmet etmiş sayılacaklarını söyler ve rahatça aldatır.

Hâlbuki yolun başlangıcında yoldan hafifçe sapmak, sonuna varıldığı zaman yoldan tamamen çıkılmış olmasını sağlar. Davasından ufacık bir taviz vermeyi veya davanın bir köşesini feda etmeyi kabullenen kimsenin, verdiği bu ilk tavizle kalması mümkün değildir. Kendisinde böyle bir zaafın bulunması, geriye doğru attığı her adımın arkasından bir adım daha gerilemesi neticesini verir.

Mesele, davaya kül (bütün, tek parça) halinde inanmış olmak meselesidir. Ne kadar basit ve küçük olursa olsun davadan bir cüzün veya bir maddenin kopmasına göz yuman kimse o davaya hakkıyla inanmış olamaz. Davaya inanan kimse o davanın her cüzünü bir diğer cüzü kadar hak ve mukaddes bilmelidir. Davanın şu kısmı değerli, bu kısmı değersizdir, şu kısmı zaruri, bu kısmı gayri zaruridir gibi bir şey düşünülemez.

Onun hiçbir zerresinden vazgeçilemez. Dava kül halinde olduğu müddetçe davadır. Cüzlerinden birini kaybettiği takdirde bütün hususiyetlerini kaybeder. O, birçok unsurun meydana getirdiği bir terkibe benzer. Unsurlardan biri kayboldu mu o terkip işe yaramaz olur!

Hükmü ellerinde tutanlar dava sahiplerine tedrici olarak nüfuz ederler. Dava sahipleri davalarının bir tek cüzünü feda ettikleri takdirde vakar ve heybetleri ortadan kalkar. O zaman, karşı taraf onları maddi yönden doyurarak faaliyetlerine devam etmek suretiyle davayı tamamen teslim alacaklarına kanaat getirirler ve peşlerini bırakmazlar.

“Hükmü elinde tutanları kendi safımıza çeker, davaya kazandırmış oluruz” gibi bir düşünce ile onlara davanın en önemsiz görünen bir yönünü dahi teslim etmek mağlup olmak demektir. Zira davayı başarıya ulaştırmak için onlara güvenilmiştir. Hâlbuki müminler davalarında sadece Allah’a inanır ve O’na güvenirler. Bir defa da içten mağlup olmak başladı mı, bunu zafere tahvil etmek mümkün olmaz!

Onun içindir ki Allahu Teâlâ sevgili peygamberini müşriklerin oyununa gelip onlara az da olsa meyletmekten muhafaza buyurmuş ve kendisine vahyettiği şeylerden ayrılmamasını sağlamıştır. Bu suretle, sonunda karşılaşacağı azabı da rahmeti ile bertaraf etmiştir. Zira Hz. Peygamber müşriklere meyledecek olsaydı muin ve yardımcısını kaybedeceği gibi dünyada da ahirette de azapla karşılaşacaktı.

Müşrikler Hz. Peygambere bu yönden tesir edemeyince onu Mekke’den çıkarmak için faaliyetlere giriştiler. Fakat Allahu Teâlâ kendisine vahiy göndererek, hicret etmek suretiyle Mekke’den ayrılmasını irade buyurdu. Böylece Kureyşliler de helak olmaktan kurtuldular. Eğer Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i zorla Mekke’den çıkarmış olsalardı helak olmayı hak edeceklerdi: “… O takdirde onlar da senden sonra memleketlerinde pek az kalabilirler.”

Bu, Allah’ın cari olan kanunudur: “Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerimiz arasındaki yolumuz bu idi. Bu yolumuzda bir değişiklik bulamazsın.”

Allah bu hükmünü, değişmeyen ve cari olan bir kanun olarak vazetmiştir. Çünkü peygamberleri yurtlarından çıkarmak büyük bir günahtır. Cezasının da işlenen günaha münasip şekilde büyük olması icap eder. Kâinat Allah’ın vazettiği münasip kanunlarla yürür. Ferdi nazariyeler onu yolundan çeviremez. Kâinat birtakım tesadüflerin uydusu değildir. O, sadece Allah’ın koyduğu değişmez nizamlarla seyrine devam etmektedir. Önceki bazı milletleri küfürlerinden dolayı yok etmek suretiyle cezalandıran Allah, ulvi bir hikmete mebni olarak Kureyşlileri de bu cezaya çarpmak istememiştir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberlik görevini maddi mucizelere istinat ettirmemiş ve onun Mekke’den cebren çıkarılmasını takdir buyurmamıştır. Hicret etmek suretiyle Mekke’den ayrılmasını emretmiş ve böylece ilahi kanun şaşmadan yerini bulmuştur.

Uzlaşma Politikası

“O halde yalanlayanlara boyun eğme. Arzu ettiler ki yumuşak davranasın, o vakit yumuşak davranacaklardı.” (Kalem, 8-9)

İbni Hişam’ın İbni İshak’tan rivayetinde şöyle denilmektedir:

Bir gün, Utbe b. Rebia -kavmi arasında düşünce ve basiret sahibi bir liderdi- Kureyş’in bir toplantısında: “Ey Kureyş topluluğu! Kalkıp, Muhammed’in yanına gitsem, onunla bir konuşsam ve ona birtakım işler teklif etsem olmaz mı? Olur ki bazılarını kabul eder de istediklerini ona veririz. O da bizimle uğraşmaktan vazgeçer” dedi. Onlar da: “Çok iyi olur, ey Velid’in babası! Hemen kalk, git, Onunla bir konuş” dediler. Bunun üzerine Utbe gidip, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına oturdu. Söze şöyle başladı: “Ey kardeşimin oğlu! Sen de biliyorsun ki Kureyş içinde soyca-sopca, şeref ve itibarca bizden üstünsün! Fakat sen kavminin başına da büyük bir iş, bir gaile getirdin. Bununla onların topluluklarını dağıttın. Akıllılarını akılsız saydın. Beni dinle! Sana bir şeyler teklif edeceğim! Bak, bunlardan bazısını kabul etmek işine gelir…” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona: “Haydi, söyle Velid’in babası, seni dinliyorum.” buyurdu. Utbe de:

“Ey kardeşimin oğlu! Senin şu getirdiğin ve üzerinde direnip durduğun işle, eğer mal ve servet sağlamak istiyorsan; sana bizimkinden daha çok malın oluncaya kadar mallarımızdan mal toplayıp verelim.

Eğer bununla, aramızda daha büyük şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senden başkası ile bütün ilgimizi keselim.

Eğer bununla hükümdar olmak istiyorsan, seni kendimize hükümdar yapalım.

Şayet, bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya güç yetiremediğin bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve büyü ise doktor getirelim tedavi ettirelim. Seni ondan kurtarıncaya kadar mallarımızı bu yolda saçarcasına harcayalım” dedi.

Utbe sözlerini bitirdikten sonra, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Ey Velid’in babası, söyleyeceklerini söyleyip bitirdin mi?” diye sordu. Utbe de: “Evet” deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Şimdi sen de beni dinle,” dedi ve Fussilet suresinin başından okumaya başladı:

 “Ha-Mim! Bu kitap, bilen ve anlayan bir kavim için, ayetleri ayrı ayrı açıklanmış, gereğince hareket edenleri cennetle müjdeleyici, etmeyenleri uğrayacakları azapla korkutucu, Arapça bir Kur’an olmak üzere, Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir. Öyle iken onların çoğu, bundan yüz çevirmiştir. Artık onlar dinlemezler. Onlar: “Bizi davet edip durduğun şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir engel vardır. Sen istediğini yap, biz de yapacağız” dediler. Onlara de ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahyolunuyor ki “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Artık O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. O’na eş, ortak koşanların vay başlarına geleceklere…” (Fussilet, 1-7)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böylece okumaya devam ederken, Utbe de dikkatlice dinliyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aynı surenin:

“Onlar yine bir olan Allah’a iman etmekten yüz çevirir, putlara tapmakta direnirlerse, onlara de ki: “Âd ve Semud kavimlerinin köklerini kazıyan saikaya (yıldırım) benzer bir azab ile sizin de kökünüzün kazınabileceğini hatırlatırım” (Fussilet, 13) ayetini okuyunca Utbe, Peygamberimizin ağzını tuttu. Âd ve Semud kavmini yakalayan azabın nerdeyse kendisini de hemen oracıkta yakalayıvereceğini sandı. Peygamberimizin okumaktan vazgeçmesi için akrabalık adına yemin verdirdi.

Sonra Utbe, arkadaşlarının yanına dönüp, aralarında oturduğu zaman, arkadaşları: “Ey Velid’in babası, arkanda neler bıraktın? Neler görüp geçirdin?” dediler. Utbe: “Arkamdaki mi? Öyle bir söz dinledim ki vallahi ben onun bir benzerini daha hiç dinlemiş değilim. Yemin ederim ki o ne şiirdir ne sihirdir ne de kehanettir.

Ey Kureyş topluluğu! Beni dinlerseniz, siz bu adamı davası ile baş başa bırakın, siz aradan çıkın. Ondan ayrılın. Vallahi benim ondan dinlediğim söz büyük bir haberdir. Siz, onu dışınızda kalan Arap kabilelerine bırakacak, araya girmeyecek olursanız, iyi edersiniz. Onlar ona kâfi gelirler, engel olurlar.

Eğer o, Araplara galebe çalarsa, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir…” dedi.

Arkadaşları, Utbe’ye: “Ey Velid’in babası, vallahi o, diliyle seni de büyülemiş!” dediler. Utbe de: “Bu benim, onun hakkındaki kanaatim. Siz kendi görüşünüze göre dilediğinizi yaparsınız” dedi.

Taberi, İbni Kesir ve başkaları da şunu rivayet etmişlerdir:

Aralarında Velid b. el-Muğire, As b. Vail olmak üzere müşriklerden bir grup, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelip ona en zenginleri olacak kadar mal vermeyi, kızlarının en güzeli ile evlendirmeyi, bunlara karşılık onun, putlarına dil uzatmaktan ve âdetlerini akılsızlıkla suçlamaktan vazgeçmesini teklif ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem getirdiği hak nizama davetten vazgeçmeyince; bu sefer müşrikler: “Bir gün sen bizim putlarımıza taparsın, bir gün de biz senin ilahına taparız” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu da kabul etmedi. Bunu açıklar mahiyette, Kâfirun suresi nazil oldu:

“De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dininiz size, benim dinim bana…”

Sonra Kureyş’in ileri gelenleri gelip, Utbe b. Rebia’nın başlattığı teşebbüsü yeniden başlatarak, toplu halde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gittiler. Peygamberimize başkanlık ve mal teklif ettiler.

Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara: “Sizin söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende yoktur. Ben size mallarınızı istemek, içinizde şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Ama Allah beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de kitap indirdi. Allah bana iyiliklerinizden dolayı sizi cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da cehennem azabı ile korkutucu olmamı emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim, size öğüt verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alıp kabul ederseniz, o size dünyada ve ahirette nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana geri çevirirseniz, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer” dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözleri üzerine onlar: “Sen yaptığımız tekliflerden hiçbirini kabul etmeyeceksen, bari şu dileğimizi yerine getir. Sen herkesten iyi biliyorsun ki, burası yani Mekke vadisi dar, suyu kıt, geçimi zor bir memlekettir. Seni bize Peygamber olarak gönderen Rabbine yalvar, bize sıkıntı veren şu dağları kaldırsın da şehrimizi ova yapsın, orada bizim için Şam ve Irak’ta olduğu gibi ırmaklar akıtsın, geçmiş baba ve atalarımızdan bazı kimseleri de bizim için diriltsin. Diriltilecek olanlardan, bilhassa Kusay b. Kilab’ı diriltsin ki o doğru sözlü, ulu bir kişidir. Senin söylediklerini onlara biz soralım bakalım, o gerçek mi, yoksa boş, akılsız bir şey midir? Yine Rabbin senin için bağlar, bahçeler, köşkler, altından ve gümüşten hazineler yaratsın. Seni bunlarla zengin yapsın da artık paraya pula ihtiyacın kalmasın, senin bizler gibi çarşı pazarda geçim peşinde koştuğunu görmeyelim. Eğer istediğimiz şeyleri yaparsan, seni tasdik ederiz. Bununla Allah katındaki mevkini, dediğin gibi onun seni bir peygamber olarak gönderdiğini öğrenmiş oluruz” dediler.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Bunlar dediler ki ‘Bize yer altından pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız. Ya da kendi hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı, bunların arasından ırmaklar akıtmalısın. Ya da iddia ettiğin gibi göğü parça parça başımıza indirmeli yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Ya da altından bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Gökten bize okuyabileceğimiz somut bir kitap indirmedikçe de oraya çıktığına kesinlikle inanmayacağız. ‘Onlara de ki ‘Subhanallah! Ben peygamberlikle gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?” (İsra, 90-93)

Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz onlara cevaben: “Ben böyle şeyleri ne yaparım ne de Rabbimden isterim” dedi. Onlar yine bu uzun çekişme ve konuşmadan sonra, ona: “Senin hakkında bize iyice kanaat geldi ki bunları sana Yemame’de kendisine Rahman denilen adam öğretiyor. Vallahi biz Rahman’a hiçbir zaman inanmayız! Ya Muhammed, biz sana neticenin iyi olmayacağını hatırlattık. Vallahi ya sen ya biz yok olup gidinceye kadar senin yakanı bırakmayacağız!” dediler. Sonra kalkıp oradan ayrıldılar.

İbretler ve Öğütler

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatından, yukarıda sunduğumuz sahnede üç tane işaret vardır. Onlardan her biri büyük bir öneme haizdir.

Birinci İşaret: O işaret, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yürüttüğü davetin içyüzündeki inceliği ayırmada bize açıklık getiriyor. Yeni bir ideoloji sahipleriyle, devrim ve ıslahat çığırtkanlarının; adet olarak içlerinde gizledikleri gaye ve maksatlarıyla, peygamber davasının birbirinden ayrılmasını, karıştırılmamasını sağlıyor.

Acaba Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, davetinin arkasında, hükümdarlığa ulaşma arzusunu mu gizliyordu?

Yoksa o zenginlik veya liderlik için güçlü bir mevkiye ulaşma arzusunu mu gizliyordu?

Yahut da kendisine isabet eden bir hastalık sebebiyle gözüne görünen hayallerden mi kurtulamıyordu?

Bu ihtimallerin hepsi, İslam düşmanlarının ve İslam’a fikrî savaş açanların aşırıya giderek ifrata vardırdıkları birtakım tahminlerdir. Fakat âlemlerin Rabbinin kendi elçisi için hazırladığı yüce hayatın sırlarına bakınız…

Allahu Teâlâ, Rasûlü’nün hayatını her türlü ihtimalin kökünü kazıyan, her şüpheye giden yolu tıkayan; İslam’a fikri savaş ilan eden kişileri, savaşlarında, saplandıkları yolda onları şaşkına çeviren sahne ve tablolarla doldurdu. Kureyş müşriklerinin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in davasının karakterini, risaletiyle bağdaşmayacak hedefleri ve onun bu tekliflerden hiçbirine tenezzül etmeyeceğini çok iyi bildikleri halde; bu ihtimallerin hepsini kafalarında tasavvur etmeleri ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile uzlaşma politikasına girmeleri Allahu Teâlâ’nın açık hikmetlerinden biridir. Ve esasen ilahi hikmet böyle olmasını murad etti ki tarih sonradan gelecek olan İslam düşmanlarının yalanlarını açıklasın.

Von Vloten ve Won Kromer gibi batılılar uzun uzun düşündüler… İslam’a saldıracak ve şüphe sokacak bir yol bulamadılar. Ancak gözlerini hakikate kapatıp, şu iddiada bulundular: “Hz. Muhammed’in davetindeki itici faktörler yalnızca başkanlık ve liderlik arzusuydu…” Onlar böyle bir iddia ile kafalarını sert kayalara vururlarsa, onları çok uzak mesafelere fırlatır tabii…

Yüce Allah bu müsteşriklerde önce bu düşünce ve arzuları teşvik etmek için Utbe b. Rebia ve benzerlerini bu işte kullandı. Onların hepsini Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in önüne sürdü ki yakın ve kolayca onlara nasip olsun ve hepsini Kureyş’e göstersin. Hâlbuki Kureyş alçaldı ve ona boyun eğdi. Kaldırdığı silahı ve peygamberlerle ashabına uyguladığı işkence vasıtalarını elinden bıraktı. Mademki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem davetinin ve risaletinin arkasındaki arzu ganimet idi, niçin kendisine verilen bu ganimete yönelmedi ve Kureyş’in ileri gelenlerine yumuşak bile davranmadı?

Hiç başkanlık ve hükümdarlık isteyen bir insan, kendisine uzun bir görüşme, rica ve tehdit karışımı bir müzakere sonunda, istediği her şeyi vermeyi taahhüt edenlere karşı şu cevapla sözü keser atar mı? “Ben size, mallarınızı istemek, aranızda şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de kitap indirdi. İyiliklerinizden dolayı cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da azapla korkutucu olmamı bana emretti. Benim size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alır, kabul ederseniz o, dünyada ve ahirette nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana iade ederseniz, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer.”

Sonra, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in günlük yaşantısı bu sözlerine uymaktaydı. O, gizlice, kendi gayret ve çalışmasıyla başkanlığa ve hükümdarlığa varmak için onları sırf diliyle reddetmedi. Bilakis Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, yemesinde ve içmesinde her türlü lüks ve israftan uzaktı. Yaşayışındaki durumu, fakir ve yoksulların durumundan üstün değildi. Buhari’nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz şöyle dedi:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde mutfaktaki rafımda karnı aç bir adamın karnını doyuracak kadar bir miktar arpa vardı. Ben ondan yedikçe artıyordu.”

Yine Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Enes radıyallahu anh şöyle diyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat edinceye kadar ne masa üzerinde bir şey yedi, ne de halis buğday ekmeğinden yapılmış yufka ekmeği yedi…”[1]

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, giyim ve kuşamında da ev eşyasında da çok sade idi. Üzerinde yattığı hasır, yanında iz bırakıyordu. Onun asla yumuşak bir şey üzerinde yattığı bilinmiyor. Hatta bir gün, aralarında Hz. Aişe de bulunduğu halde, Peygamberimizin hanımları, geçim sıkıntısından şikâyet etti. Ondan günlük ihtiyaçlarının, giyim kuşamlarının ve süs eşyalarının arttırılmasını istediler. Hatta sahabe-i kiramın hanımlarından, kendi akranları olan hanımların hiçbirisinden, şan ve şeref bakımından daha aşağı olmadıklarını bildirmek için Rasulullah’ın yanına geldiler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kızarak başını önüne eğdi ve hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Cenabı-ı Hakk’ın şu ayetleri indi:

“Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun ihtişamını istiyorsanız, haydi geliniz; sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok, eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız; haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenler için pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 28–29)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu iki ayeti de onlara okudu. Sonra onları, ya içinde bulundukları hale göre kendisiyle birlikte yaşamayı kabul etmek, ya da mal ve ziynet bolluğu ile nafakalarının artmasını tercih etmekle baş başa bıraktı. Fakat bu son durumu tercih ettikleri takdirde, onları bırakıp, güzellikle salıverecekti. Ama onlar üzerinde bulundukları hale razı olarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yaşamayı tercih ettiler.[2]

Bütün bunlardan sonra, artık hangi akıl Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetinin doğruluğu hususunda, şüpheye düşebilir? Aklın veya düşüncenin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberlikle zenginlik arzusuna veya liderlik sevdasına tutulacağını zannetmesi nasıl doğru olabilir? Yukarıda zikrettiğimiz bu sahneden elde edilen birinci işaret işte budur.

İkinci İşaret: Bu ikinci işaret bize, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tutunduğu yol ve takındığı tavırda bulunan hikmeti açıklıyor. Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, davet sonrasında lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve senin hedefin olan gerçek, bunların ötesinde olduğuna göre, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana şeriat koyucusu verdi mi? Hayır…

Gerçekten İslam şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebep ve yollara başvurmayı da emretmiştir. O halde Allah’ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli yolun dışında; Allah’ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyaset-i şer’iyye ve hikmetin, itibarî birçok anlamları vardır. Fakat meşru kılınan sebep ve vasıtaların hududu dâhilinde olması gerekir, o kadar…

Az önce naklettiğimiz şeyler buna delildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Kureyş’in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul ederek, liderliği ve başkanlığı nefsinde toplayıp, ileride İslam davetine âlet etmesi mümkün görülecek, siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle, sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesi vardır. İdeoloji ve ekol sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerini ve ekollerini kabul ettirebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geçirme fırsatını kolladıkları bir gerçektir.

Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir siyasete girmeye ve bunu davası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü bu bizzat davetin prensiplerine aykırı düşer. Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telakkisi caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olanla, yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Davalarında sadık olanlar, ismi hikmet ve siyaset olan geniş bir yol üzerinde göz boyayanlar ve deccallarla yüz yüze kalırlardı.

Şüphesiz ki bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullanmada doğruluk ve şeref kaideleri üzerine kurulmuştur. Nitekim gayeyi ancak doğruluk, şeref ve kelime-i Hak kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i Hak, şeref ve doğruluk prensiplerinin tayin ve tespit etmesi gerekir…

Bundan dolayıdır ki İslam devletinin sahipleri; birçok hal ve durumlarda, fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez.  Davette “hikmet” prensibini, sadece davetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve felâketlerden sakındırmak için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilakis davette hikmet (siyaset)in meşruiyetindeki sır, sadece insanların akıl ve fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir. Bunun anlamı şudur: Durumlar çeşitli olunca ve davet yolunun önüne karşı çıkma ve yoldan alıkoyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet, sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur. Gerçekten hikmet, ancak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Hikmet ile hilecilik ve dürüstlük arasındaki fark işte budur.

Bir defasında Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bazı Kureyş ulularının İslam dinini öğrenmeye geldiklerini görmüş de pek sevinmişti. Gayet memnundu, tamamıyla onlara yönelmişti. Onlarla konuşuyor, İslam hakikatlerinden tefsir edilmesini istedikleri şeyleri onlara açıklıyordu. Hatta onun bu memnuniyeti ve onların doğru yolu seçmelerine dair aşırı arzusu onu, gözleri âmâ olan Sahabe Abdullah b. Ümmu Mektum’dan yüz çevirmeye sevk etmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kureyşlilerle konuştuğu sırada, Abdullah b. Ümmü Mektum çıkagelmiş, dinlemek için yanlarında durmuştu. Bu son gelen âmâ sahabi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e soru sormaya başlamıştı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de fırsatı kaçırmamaya gayret ediyordu. Bunun için Abdullah b. Ümmu Mektum’a başka bir zamanda cevap vereceğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah, Rasûlü’nü “Abese” suresinde “Yanına kör bir kimse geldi diye yüzünü asıp çevirdi” (Abese, 1-2) buyurarak azarladı. Ve her ne kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in maksadı meşru ve güzel idiyse de Allah onun bu içtihadını doğru bulmadı.

Bunun sebebi şu idi; bu tutum, bir Müslümanın gönlünü kırmayı veya ondan yüz çevirme belirtisini, müşriklerin kalbini kazanmak için bir Müslümana iltifat etmemeyi ifade ediyordu. Bu ise meşru ve makbul olmayan bir tutumdu.

Özet olarak diyebiliriz ki bir Müslümanın, İslam’ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya davet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, şeriatın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmet; ancak şeriatın hudutları, prensipleri ve ahlaki kaideleri dâhilinde sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu zaman hikmet olarak kalır.

Üçüncü İşaret: Bu işareti biz, Kureyş’in, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uysun diye, şart koştuğu şu istekler karşısındaki durumundan çıkarıyoruz… O öyle bir durum idi ki Yüce Allah o hususta kendi elçisini desteklemişti. Bütün Müslümanların zikrettiği gibi şu ayet-i kerimeler onun hakkında indi:

 “Onlar şöyle dediler, bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız. Veya hurmalıkların, bağların olup arasından ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Veya altın bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin, sonra oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız.” (İsra, 90-93)

Yüce Allah’ın müşriklerin bu isteklerini yerine getirmeyişindeki sebep, bazılarının zannettiği gibi: “Hz. Peygamber’e Kur’an mucizesinden başka mucizeler verilmedi, bunun için de Allah onların bu isteklerini yerine getirmedi” şeklinde değildir. Asıl sebep şudur ki Allah azze ve celle ism-i ezelisi ile müşriklerin bu isteklerinin küfürlerinden, inatçılıklarından ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile istihza etmekte ileri gitmelerinden dolayı olduğunu biliyordu. Nitekim bu, teklif ettikleri isteklerin türünde ve isteme üsluplarında çok açıktır. Allah onların iyi niyetlerini, isteklerindeki samimiyeti ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna olan güvenlerini pekiştirmek için geldiklerini bilseydi; elbette onların bu isteklerini gerçekleştirirdi. Fakat bu konuda, Kureyş’in durumu, Yüce Allah’ın başka bir ayette niteliğini belirttiği hale uygun düşmektedir. O ayet şöyledir:

“Onlara gökten bir kapı açsak da oradan çıkmaya koyulsalar, yine, (gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik) derler.” (Hicr, 14-15)

Rabbimiz bizleri sırat-ı müstakim yolu üzere yürüyen ve asla taviz vermeyen muvahhid Müslümanlardan eylesin. Davasını hem kendi kalplerine hem de davet ettikleri kişilerin kalplerine nakşeden gayretli ve çalışkan müminlerden eylesin. Allah’ın davasına yaraşır şekilde şer’i hudutlar dâhilinde hareket eden, Rabbimizi kızdıracak her türlü taviz ve uzlaşmadan uzak duran Müslümanlardan eylesin.

[1].  Hıvan: Yemek yeneceği sırada üzerine yemek konulan masa gibi şeylere denir.

[2].  Bu olayı Buhari rivayet etmiştir. Bu iki ayetin tefsiri hakkında İbni Kesir tefsirine bakınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.