HAKKI BEYAN ETMEDE NEBEVİ ÖLÇÜ

Allah azze ve celle’nin insanoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden birisi de ilimdir. İlim, Kur’an’da “zalim ve cahil” olarak isimlendirilen insanı bayağılıktan kurtarıp yüksek mertebelere ulaştıran kıymetli bir hazinedir. Eskilerin de buyurduğu gibi “İlim rütbesi rütbelerin en üstünüdür.”

İnsanoğlu sahibi olduğu bu rütbeyle Rabbini tanır, bu sayede onun azametine şahitlikte bulunur ve hayatını O’nun rızasına uygun olarak tanzim eder. İlim; yol arayanlar için en iyi yol, yoldaş arayanlar için en iyi yoldaş, yolunu kaybedenler için de en iyi rehberdir.

İnsanoğlu için bu kadar hayati bir öneme sahip olan ilim, âlimler vasıtasıyla umuma ulaşır. Âlimler Allah azze ve celle’nin ihsan ettiği bu ilmi insanlara ulaştırmakla mükelleftirler. Onların ilim öğrenmedeki amaçları; zihinsel fantezilerde bulunmak ya da egolarını tatmin etmek değildir. Asıl amaç Allah’ın ihsanı ve kendilerinde bulunan istitaat ile elde edilmiş olan bu hazineyle amil olmak ve onu insanlara ulaştırmaktır. Bu görev ifa edilmediği takdirde varacakları akıbet hayır olmayacaktır.  

Âlim Kişinin Misali…

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki “Allah’ın beni hidayet ve ilimle göndermesinin örneği, bol yağan yağmur gibidir. Bu yağmur bir toprağa isabet eder; bu topraklardan bir kısmı çok iyidir, suyu kabul eder, böylece ot ve bitkiler yeşerir. Bu topraklardan bir kısmı da çoraktır, suyu tutar. Allah bununla insanları faydalandırır. İnsanlar da bundan hem içer hem içirir hem de tarlalarını sularlar. Bu yağmur başka bir toprağa da isabet eder fakat bu ne suyu tutan ne de nebatat yeşertmeyen düz ve sert bir arazidir. Allah’ın dinini kavrayıp kendisiyle gönderildiğim mesajın kendine fayda ve yarar sağladığı kimsenin örneği de aynen bunun gibidir. Bu kişi, dini öğrenir ve öğretir. Yine toprağın misali gibi bir kısmı da buna aldırmaz ve gönderildiğim hidayeti kabul etmez.”[1]

İlim ölü toprağı dirilten yağmur gibidir. Ölü toprağın canlanması nasıl yağmura bağlıysa ölmüş kalplerin de dirilip hayat bulması ilme bağlıdır. Toprağın suya verdiği cevap gibi insanların da ilme karşı tutumları farklı farklıdır. Bir kısım insanlar yağan rahmet yağmuruna şemsiye açarken bir kısım da bu rahmeti toprağının en derin mecralarına ulaştırır. Ulaşan bu ilahi rahmet damlacıkları her türlü ağacın, çeşit çeşit meyvelerin bulunduğu geniş ormanları oluşturur ki biz bunlara “âlim” deriz.

Âlimlerimiz kendilerine yaslanarak destek aldığımız, zor zamanda yanlarına sığındığımız dağlarımızdır. Biz o dağların gölgelerinden istifade eder, doruklarından taşıp gelen pınarlarından su içeriz. Onların öyle metin bir duruşları vardır ki görünen kısımları kadar görünmeyen kökleri de vardır. Bu kökleriyle bizleri daima dengede tutar maruz kaldığımız şiddetli depremlere karşı bizi korumaktadırlar.

Âlimler Müslüman toplumlar için imanlarını koruyabilme ve Müslümanca bir duruş sergileyebilme açısından vazgeçilmez unsurlardır. Onların yokluğu başka bir şekilde asla telafi edilemez. Bir an için dünyanın dağlardan ve ormanlardan yoksun olduğunu düşünelim. Emin olabiliriz ki bu eksikliğin dünyaya ve insanlara vereceği zarar alimin yokluğunun Müslüman bir topluma vereceği zarardan daha büyük değildir. Bu hakikatten dolayıdır ki Ömer radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra sahabenin önde gelenlerine, ilim ve fikir erbabına zaruret olmadıkça Medine’den ayrılma konusunda izin vermemiştir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, âlimleri ayın on dördüncü gecesindeki dolunaya benzetmiştir. Ayın güneşten aldığı ışıkla insanların yollarını aydınlatması gibi âlim de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den aldığı nurla bütün ümmete ışık tutmaktadır. İnsanların tüm ümitlerini yitirdiği ve karanlıklar içinde kaybolduğu dönemlerde âlimlerin bir kandil gibi nasıl da ışık olduklarına tarih şahittir.

Âlimler toplumun koordinatlarını belirleyen köşe taşlarıdır. Müslüman toplumlar kendilerini onlara göre konumlandırmış ulemanın hangi konuda nerede durduğunu önemsemiştir. Bu nedenle alimlerden yoksun kalmış bir toplum sınırlarını kaybetmiş ve her türlü tahrife hedef olmuş savunmasız bir toplum haline gelecektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem âlimlerin yokluğunda toplumların içine düştüğü vahim tabloyu şu sözlerle ifade etmektedir:

“Şüphesiz Allah ilmi insanlardan çekip alıvermez. Lakin ilmi, âlimleri almakla kaldırır. Nihayet hiçbir âlim bırakmadığı vakit insanlar birtakım cahilleri baş edinirler. Bunlara birtakım sorular sorulur, onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler de hem kendileri dalalete düşerler hem de halkı sapıklığa sürüklerler.”[2]

Âlimler Hakkı Gizlerse…

Bahsi geçtiği üzere alimlerimiz bizim için bu kadar kıymetlidir. Peki kendilerine sırf sahip oldukları ilim sebebiyle değer verdiğimiz bu insanlar dünyalık bir menfaat için hakkı gizleyecek olurlarsa halimiz ne olur?

Maalesef tarih, özellikle içinde bulunduğumuz dönem, bu durumların varlığına şahittir. Kendisinde ilim bulunduğu halde Allah için konuşmayan, konuştuğunda da elindeki imkânların kaybolmasından korkup hakkı batıl ile karıştıran nice kimseler vardır. Bu kimseler Allah’ın katındaki makamlarına ve ümmet içindeki itibarlarına razı olmamışlar ve menfaat için başka yollara başvurmuşlardır.

Bu kimseler Allah azze ve celle’nin ehli kitap âlimlerinin akıbetlerini bildirdiği ve bununla kendilerini de uyardığı şu ayet-i kerimelere kulak asmayıp gönüllerini vermemişlerdir:

“Ey Ehli kitap! Neden hakkı batılla karıştırıyor ve bilerek gerçeği gizliyorsunuz?” (Âl-i İmran, 71)

“Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!” (Bakara, 174-175)

“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden “Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 187)

İlim erbabı için bu ayetler yol gösterici olmalıdır. Her kulu yolundan saptırmak için türlü hilelere başvuran şeytan elbette onların yoluna da çıkacaktır. İlim bir kimse için büyük bir paye olsa da şeytanın desiselerine düşmemek için tek başına yeterli olmayacaktır.

Bu hususta Musa aleyhisselam dönemi sapkın âlimlerinden “Bel’am b. Baura”yı unutmamak gerekir. Allah azze ve celle’nin bahşettiği ilmi hayır yolunda kullanmayıp dünyevi çıkarlar doğrultusunda hareket eden ve Müslümanlara düşmanlık ederek hak yoldan sapan Belam b. Baura, bu konudaki benzerlerine emsal teşkil etmiş ve kendisinden yüzyıllar sonra gelmiş müminlerin dillerinde bile “Belamlık” sıfatına ismini vermiştir. Ve neticede Belam; dünyevi çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden ilim adamını, küfür sistemlerine ve kafir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil eder olmuştur. Belam b. Baura bu yaptığı hareket ile Kur’an’a şu şekilde konu olmuştur:

“Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (A’raf, 175-176)

Hakkı Beyanda Nebevi Ölçü

“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”[3] buyrulmaktadır. Meşhur olmakla birlikte söz konusu rivayetin sıhhat şartlarında birtakım nakısaların olduğunu beyan etmekte fayda vardır. Ancak metin açısından değerlendirecek olursak şu manalara ulaşmak sakıncalı olmayacaktır inşallah: “Peygamberlerin yürütmüş olduğu tebliğ ve davet görevi kendilerinden sonra gelecek fertler için ilimleri ve imkânları oranında ifa etmekle yükümlü oldukları ve bu şekilde peygamberlerden devraldıkları bir vazifedir.”

Âlimlerimiz gerek Allah azze ve celle’nin emri olarak gerekse peygamberlerden tevarüs eden bir vazife olarak icra ettikleri tebliğ ve hakkı beyan etme işinde nebevi ölçüyü esas almalıdırlar. Zira peygamberler her ne durumda olurlarsa olsunlar çekinmeden, korkmadan, batıla meyletmeden kendilerine yüklenen bu görevi hakkıyla yerine getirmiştir. Ulaştırdığı davetin sonunun ateşe atılmak olduğunu bilen atamız İbrahim aleyhisselam’da, kendisini öldürmeye azmetmiş olan zorba kral Firavun’a Allah’ın ayetleriyle giden Musa aleyhisselam’da, kavmi tarafından feci bir şekilde taşlanma tehdidine rağmen davetini devam ettiren Nuh aleyhisselam’da, yaşadığı toplumdaki itibarının kaybolmasına aldırış etmeden Allah’ın ayetlerini haykırmaktan asla vazgeçmeyen Salih aleyhisselam’da herkes için alınacak ibretler vardır. Ve elbette Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hayatında da bu hususta ders alınacak onlarca hadise vardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem davetin en meşakkatli olduğu zamanlarda cazip tekliflerle gelen Mekkeli müşrikleri ve onlara aracılık eden amcasını reddetmiş ve “Bunu bilesin ki ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!” buyurarak herkese altın değerinde dersler vermiştir.

Hakkı beyan etmede belki de en vurucu hadise Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Zeynep binti Cahş ile evliliği meselesinde gerçekleşmiştir. Efendimize evlatlığı sayılan Zeyd b. Harise’nin boşadığı karısıyla evleneceği bildirilince o, bu hususta çok sıkıntıya düşmüştü. Aişe radıyallahu anha bu sıkıntılı duruma dikkat çekerek “Eğer Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kitabından bir şey gizleseydi, bu ayeti gizlerdi.” demiştir.[4]

Görüldüğü üzere peygamberler için hakkı ketmetmek gibi bir durum söz konusu değildir. Bu hem böyle bir şeye tevessül etmeyecekleri için hem de Allah azze ve celle’nin buna imkân vermeyeceği içindir. Ayet-i kerimenin ifadesiyle “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız.” (Hakka, 44-47)

Hakkı beyan etmede peygamberlerin yolu böyledir ve onların yolunu takip eden müminlerin ölçüsü de ancak ve ancak böyle olmalıdır.

İlmi Gizlemenin Caiz Olduğu Yerler Var Mıdır?

Kişinin kendisinde bulunan ilmi gizlemesi caiz değildir. Yukarıda zikredilen ayetlerde ve hadislerde bu durum net olarak zikredilmiştir:

“Her kime öğrendiği dini ilim sorulursa o da çeşitli sebeplerden dolayı o bilgisini gizlerse kıyamet günü o kimseye ateşten bir gem vurulacaktır.”[5]

“Benim tarafımdan (tebliğ edilen Kur’an’dan) bir ayet bile olsa insanlara ulaştırınız.”[6]

Naslarda bu durum mutlak olarak zikredilmiş olmakla birlikte birtakım rivayetler bazı istisnaların olabileceğine işaret etmiştir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bazı durumlarda soru soran kişiye cevap vermemiş bazen de soran kişinin dikkatini sorulan sorudan daha mühim bir yere çekmiştir. Haccın farziyeti meselesinde yaşanan olay buna misaldir. Haccın farz olduğunu bildiren ayet indiğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hutbe okumuş, Allahu Teala’ya hamd ve senadan sonra “Allah size haccı farz kıldı” buyurmuştu. Bir sahabi “Her yıl mı ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorunca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem soruyu duymazdan geldi. Sorunun üçüncü defa tekrar edilmesi üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Şayet evet deseydim, (her yıl haccetmeniz) farz olurdu. Siz ise buna tahammül edemezdiniz. Benim değinmediğim konularda soru sormayın. Sizden önceki bazı toplumlar peygamberlerine çok soru sormaktan ve sonra da bunlar üzerinde ihtilâfa düşmekten dolayı helak olmuşlardır. Şu hâlde size bir şeyi emrettiğimde onu olabildiğince yerine getirmeye çalışın, size yasakladıklarımdan da kaçının” buyurmuştur.[7]

Bu olayda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başka bir husustan çekindiğinden dolayı soran kişinin ısrarlarına rağmen soruyu cevapsız bırakmıştır. Burada Efendimizin hakkı gizlediği elbette söylenemez. Ancak farklı engellerden dolayı öğrenilmek istenen bir mesele de kişiye bir karşılık verilmemiştir.

İlmi gizlemekteki ölçü; ilmi doğru bir şekilde kavrayabilecek ve doğru yerlerde kullanabilecek kişilerden fitne korkusu bulunmayan bir ortamda gizlemektir. Bu şartların mevcut olduğu durumlarda alimlerin kendilerine sorulan soruları cevapsız bırakması ya da birtakım bilgileri sorulmadığı müddetçe anlatmamış olmaları ilmi gizlemek olarak düşünülemez. Çünkü bilgi, kim tarafından, nerede ve ne şekilde kullanılacağına bağlı olarak faydalı olabildiği gibi yıkıcı ve zararlı da olabilir. Bu meyanda sahabi efendilerimizden aktarılan rivayetler mevcuttur:

Ali radıyallahu anh: “İnsanlara anlayabilecekleri şeyler söyleyiniz. Siz Allah ve Rasûlü’nün yalanlanmasını ister misiniz?”[8]

İbni Mesud radıyallahu anh: “Bir gruba, akıllarının almayacağı şeyler söylersen, şüphesiz bu onların bir kısmı için bir fitne olur.”[9]

[1]. Müttefekun aleyh, el-Lü’lüü ve’l-Mercan, hn: 1471

[2]. Buhari, İlim, 34

[3]. Ebu Dâvûd, İlim, 1

[4]. Tirmizî, Tefsir, 34; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 8/524

[5]. Ebû Davûd, İlim, 17; Tirmizi, İlim 3

[6]. Buhârî, Enbiya, 50; Müslim, Zühd, 72

[7]. Müslim, Hac, 412

[8]. Buhari, İlim, 4

[9]. Müslim, Mukad­dime, 3; Acluni, 1/196

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.