BU DELİKANLININ DERDİ NEYDİ?

Bir Haziran gecesi, Yenikapı sahili; şehrin beton yığınlarını görmekten bunalmış, denizin enginliğini seyretmek ve bir nebze de olsa nefes almak için kendini sahile atmış insanları ağırlıyor.

Vakit gece yarısına yaklaşmış olmasına rağmen seyyar arabası ile son kalan simitleri satmaya çalışan, saçlarına ve sakallarına ak düşmüş, günün yorgunluğunu ve yaşlı bedenini taşımakta güçlük çektiğini belli eden adımlarla yürüyen amca yılgın sesi ile “Simitçii!” diye bağırıyor.

Kimisi ailece kurduğu piknik sofrasında şen kahkahalarla sohbet, muhabbet ediyor. Kimisi tek başına oturduğu bankta derdini denizin maviliğine bırakıyor. Kimisi çığlık çığlığa uçuşan martılara dalmış, kimisi sosyal aktivite adına eşofmanlarını giymiş, günlük yürüyüşünü yapıyor. Marmara Denizi, sahil boyunca insan ve insanlığa dair manzaraları izliyor.

Yahya ise karadan denize doğru bir seyri tercih etmiyor. Her zamanki gibi başka bir açıdan bakıyor yeryüzüne, insanlara, insanlığa… Her baktığında adeta demiri eriten bir kor yanıyor bağrında. Ne bu şehre ne yere ne göğe ne de dünyaya sığabiliyor. Dünya tıpkı bu sahil gibi; herkesin manzarası deniz gibi görünse de herkes baktığını görür. Aynı sahilde aynı manzaraya karşı kimi güler şen kahkahalarla, kimi ağlar, kimi derdiyle tutuşur, kor olur yanar.

Yahya’nın derdi göz pınarlarından süzülüp yanağını ıslatırken, gecenin karanlığında ona doğru minik bir el uzandı. Karanlığa inat, beyaz parlak bir el. Önce o minik ele takılan ıslak gözleri, çakmak çakmak yanan sevimli bir çift gözle karşılaştı. Ve o narin ses tonu: “Mendil almaz mısın abi?”

Minik kız, Yahya’nın ağladığını fark edince “Al abi al, para istemez” diyerek mendili Yahya’nın eline tutuşturuverdi. Hızla oradan uzaklaşarak kırmızı ışıkta duran arabalara doğru seke seke ilerledi. Yahya’nın gözyaşlarına hıçkırıklar eklendi. Olduğu yere çöküp sarsılarak ağlarken içinden şunları geçirdi:

“Ah küçük kız… İnsana dair bakan gözlerin, ağlayan bir çift göze dayanamadı. Elindeki mendili insana dair duygularınla bana uzattın. Ah küçük kız… Sen ki insanlığın gözyaşlarını silmeye güç yetirecek bir yüreğe sahipken biz insanlığa dair bir yürek taşıyamadık ki sen sokaklardasın. Sen karanlıklardasın. Sen bu karanlıkların tehdidi altındasın. Ah küçük kız ah ah…”

Yahya bu düşüncelerle ağlarken yanından gelip geçenler ona bakıyor. “Kim bilir ne derdi var?” diyor bazıları. Bir sarhoş, elinde şişesiyle “Değmez kadınlar için böyle gözyaşı dökmeye! İç bu meretten bak unutursun hepsini” diyor. Başka biri “Daha gençsin, unutursun” diyor. Bir başkası “Oğlum daha gençsin, ne kısmetlerin çıkar” diyor.

Teselli adına söylenmiş her söz, Yahya’nın derdini daha da büyüttü içinde. İnsanlık ne hale gelmişti. Ağlayan bir delikanlı gördüklerinde derdi sadece kadın diye düşünmüşlerdi. Teselli diye söyledikleri sözler ise ayrıca iç acıtıyordu.

Ve artık Yahya tek başına ağlamıyordu. Sıcak yaz gecesi birden yerini yağmura bırakmış, kimse duymasa da Rabbi Yahya’yı işitmiş, gökyüzü semasını onun derdine ortak etmişti adeta.

Biraz önce sahilin tadını, keyfini çıkaranlar birdenbire arabalarına binip kaçışmışlardı. “Ağlayanları görmeyen insanlık, ağlayan gökyüzünü de istemedi” dedi içinden.

İşte içinde yaşadığımız dünya bu haldeydi. Annesinin koynunda uyuması gereken minik kız, sokakların ıssız koynunda uyanık kalmak zorundaydı. Ağlayana “Senin derdin ne kardeşim?” diye sorulmayan bir dünyaydı burası. Ama bu kadar karanlığın içinde bir umut vardı. Fıtratı bozulmamış olan çocuklar, yeni bir neslin inşası için, yeni bir nesil için ümitler yeşertiyordu. Kimsenin fark etmediğini o minik ellerin, o güzel gözlerin sahibi fark etmişti. İşte bozulmamış fıtrat böyleydi. Ağlayan, acı çeken insana merhamet etmek, ona dokunmak, onu iyileştirmeye çalışma çabası…

Yahya, ağlayan gökyüzü ile birlikte yürüdü ta ki kara bulutlar kaybolup yıldızlar tekrar görününceye kadar. Acıyla, ızdırapla Rahman’a açılan avuçlarında, her derde, her acıya sürülecek merhemi tutuyordu.

Ruhu’l Kudüs ile gök semasından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilmiş, önce o sancılı, dertli gönlü iyileştirmiş ardından tüm insanlığın derdine derman olmuş bir merhem. Ne zaman ki insanlık onu unutmuş, yeniden acılara boğulmuş, hastalıklara tutulmuştu.

Evet, Yahya elinde Kur’an’ı tutuyordu ve şimdi insanlığın yaralarıyla Kur’an’ın şifasını buluşturma vaktiydi. Onun derdi de buydu zaten. Nasıl, ne şekilde yapmalıydı bunu? Onun cevabı da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatındaydı. O, bir toplumu nasıl iyileştirmişse, sıhhatli bireyleri nasıl yetiştirmişse öyle yapmalıydı.

Kur’an aşısı ile aşılanmış temiz bir nesil yetiştirirken, hasta kalplere hastalığının şiddetine göre doz doz verilmeliydi bu şifa. Kur’an ile aşılanmış nesillerin içinden, toplumun hekimleri olan davetçiler yetişmeliydi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.