ADALETİ AYAKTA TUTMAK

Yüce Allah, çalışan herkese çalışmasının karşılığını mutlaka verecektir. Bu ücret bazen erken bazen geç olabilir. Ancak iş yapan, yaptığı işin karşılığını mutlaka görecektir. Bu konuda Müslüman ile kafir arasında da bir ayrım gözetilmemiştir. İster medeniyetini yeryüzüne hâkim kılmada ister maddi refah açısından öne geçmede çalışanın emeğinin karşılığını alacağı muhakkaktır.

Bugün yeryüzünde kafirlerin diyar diyar dolaşarak hüküm sürmeleri, bu çalışmalarının bir karşılığıdır. Bu durum Müslümanlarda kendilerine vadedilen, gelmesi beklenen, müjdelenen zafer konusunda bir tereddüt oluşturabiliyor. “Acaba biz hak üzere, düşmanımız batıl üzere olduğu ve her şeyin Allah’ın gücü ve kudreti altında olduğu halde Allah niçin bize değil de onlara muvaffakiyet veriyor?” sorusu zihinleri kurcalıyor.

Bu ve buna benzer sorulara şu şekilde cevap verebiliriz: Öncelikle Allahu Teâlâ insanları hep aynı konumda tutmaz. Bir dönem hâkim olan, kontrolü elinde tutan, bir dönem sonra yönetilen durumuna düşebilir. Her iki durum imtihanın farklı bir şeklidir. Önemli olan rahatlıkta ve zorlukta imtihan edildiğini unutmadan yola devam etmektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O günleri biz insanlar arasında döndürüp dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz) Ta ki Allah iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin…” (Âl-i İmran, 140)

Üzerinde durulması gereken önemli bir mesele de bu ümmetin tekrar adaleti ayakta tutan ümmet olma görevini üstlenmesidir. Vasat ümmet olma konumunda olması gereken ve diğer ümmetlere şahitlik etme sorumluluğu olan ümmet günümüzde bu konumundan uzakta durmaktadır. Bunun asıl sebebi İslam’ı yeryüzünden silmek isteyenlerin çok güçlü olmalarından değildir. Asıl sebep Hasan el-Benna’nın dediği gibidir: “Batıl, hak gaflete dalınca ayağa kalkar.”

Bu yüzden hakkı ayakta tutmak ve adaletle şahitlik etmek konusundaki emri tatbik etmek için İslam ümmetinin evvela geçmişte olduğu gibi günümüzde de hâkim konumunda olması gerekir. Böylece nasıl ki cahiliye dönemi kapanıp saadet asrı geldiyse günümüzde insanların muzdarip olduğu, onları Arap cahiliyesinden daha derinlere çeken modern cahiliye de kalkmış ve insanlık felah bulmuş olsun.

İslam ve cahiliyeyi birbirinden ayıran özelliklerden birisi toplumsal hayatı kendi kontrolleri altına almakla belirir. İslam kesinlikle koymuş olduğu prensipler çerçevesinde hareket eder ve verdiği ahit, sarıldığı prensip neyse o çerçevenin dışına çıkmaz. Cahiliye ise gerek putperestlik şeklinde olsun gerek kitap ehli olarak karşımıza çıksın attığı slogan ile yaşadığı hayat arasında asla irtibat kurulmayacak şekilde tezat teşkil eder. İslam tarihinde Müslümanların Kudüs’ü iki defa fethedişi ve iki defa elden kaybedişi arasındaki farkı görmek bu konuda İslam ve cahiliye arasındaki farkı ortaya çıkarmak için yeterli olacaktır.

Ömer radıyallahu anh döneminde Hristiyanlar tarafından Müslümanlara teslim edilen şehir tam bir güven ve huzur içinde yaşamaya devam ederken Haçlı Seferleri sonucu işgal edilince binlerce Müslümanın toplu katliamına şahitlik etti. Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü yeniden fethi Müslümanların intikam vesilesi olmamış bilakis onların İslam’ı temsil etme konusunda düşmana ders vermesi açısından önemli bir tarihi vesika olmuştur. Haçlı Seferi’nden sonra günümüzde yine haçlıların kışkırtma ve tahrikleriyle Kudüs’ü ele geçirmeye çalışan Yahudilerin yaptıkları zulüm tüm dünya tarafından müşahede edilmektedir.

İslam tarihi Müslümanların adalet ve sabır örnekleriyle doludur. Fakat bu örneklerin en önemlisi Müslüman olmayanların da buna tanık olması, şahitlikte bulunmasıdır. Zira herkes en adaletlinin kendisi olduğunu iddia eder ancak düşmanın bunu itiraf etmesi daha önemlidir. Bu itiraf Müslümanların Hayber’i fethinden sonra gerçekleşmişti.

“Peygamber efendimiz, mahsul zamanında Abdullah b. Revaha’yı ve sonra da Cebbar b. Sahr’ı Hayber’e gönderir; mahsul ve meyveleri adalet ve hakkaniyet üzere tahmin ettirip yarı yarıya bölüştürdü.

Abdullah b. Revaha, mahsulü tahminleyip ikiye böldükten sonra, istedikleri bölümü almaları konusunda Yahudileri serbest bırakır yahut “Siz tahminleyip bölünüz, birisini almakta beni serbest bırakınız” dedi.[1]

Buna rağmen Yahudilerin Abdullah b. Revaha’ya “Bize haksızlık ettin” diyecek kadar ileri gittikleri olur.  Abdullah b. Revaha da “İsterseniz bize düşen sizin olsun, size düşen de bizim olsun” diyerek olgunluk gösterdi.[2]

Yahudiler karılarının ziynet takılarını toplayıp Abdullah b. Revahaya “Bunlar senin olsun da bize bölüştürmede iyilik et, göz yum” dediler. Abdullah b. Revaha “Ey Yahudi cemaati! Vallahi siz bana Allah’ın yaratıklarından en sevimsizi ve en iğrencisinizdir. Sizin bana teklif ettiğiniz ücret bir rüşvettir. Rüşvet ise haramdır. Biz onu ağzımıza koymayız, yemeyiz” dedi. Yahudiler “Göklerle yer durdukça, hak ve gerçek olan budur” diyerek rüşvetin kendilerince de haram olduğunu itiraf ettiler.[3]

Âlimlerin Ayetle İlgili Görüşleri

Fahreddin er-Razi rahimehullah, Tefsiru’l Kebir’de şöyle der: “…Bu ayet hakkında iki görüş vardır:

Birincisi; bu ayetin umumi bir manası vardır. Bir kavme olan öfkeniz sizi onlara zulmetmeye ve onlara karşı haksızlık etmeye itmesin. Bilakis onlar size kötülük yapsa da siz onlara iyilik yapın, onlar sizi dehşete düşürmede haddi aşsalar da siz onlara iyilikte bulunun. Bu genel bir hitaptır. Manası da “Allah tüm mahlukata herkese karşı adalet ve insaf ile muamele etmeyi emretmiş, onları adaletsizliğe meyletmekten, zulümden ve zorlamadan menetmiştir.” şeklindedir.

İkincisi; bu ayet sadece kafirlere has kılınmıştır. Çünkü bu ayet müşriklerin Müslümanları Mescid-i Haram’dan alıkoymaları ile ilgilidir.[4]

İmam Fahreddin er-Razi’nin belirttiği ikinci görüş dikkate şayandır. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’den ancak hicret ederek canını kurtarmıştır. Mekke’yi fethedince kendisini hicrete zorlayan, canına kasteden, her kesim ile davetine engel olanları engin bir kalp ile affetmiş ve onların hidayete kavuşmasına vesile olmuştur.

Seyyid Kutub rahimehullah Fi Zilali’l Kur’an’da şöyle der: “İnsanlar birtakım ilkeleri bilebilir ve onları slogan haline getirebilirler. Fakat bunları dile getirmek ayrı, pratik hayata uygulamak apayrı şeylerdir. İnsanlarca ortaya konulan bu ilkelerin pratik hayatta uygulanmamaları doğal bir durumdur. Çünkü önemli olan sadece insanların bu ilkelere çağrılması değil, asıl önemli olan onları bu ilkelere kimin çağırdığı ve çağrının kaynağının ne olduğudur… Önemli olan bu davetin insanların vicdanlarına ve iç dünyalarına egemen olmasıdır… Bu ilkeleri uygulamak üzere insanların tüm güç ve emeklerini kullanarak sorumlu olacakları, baş vuracakları kaynaktır.

Bu ilkelere yönelik dini çağrının önemi, dini otoritenin Allah’a dayanmasından kaynaklanır. Peki ama, falan ve falanın söyledikleri kime dayanır? Gönül ve vicdanlarda herhangi bir etkileri var mıdır? Bütün çaba ve gayretleriyle bunları gerçekleştirmeye çalışan insanların kazançları nedir?

Binlerce davetçi; insanları adalet, temizlik, özgürlük, erdem, hoşgörü, sevgi, özveri ve fedakarlığa çağırabilir. Fakat onların bu çağrıları insanların vicdanlarında en ufak bir titreşim meydana getirmez ve gönüllerde yer etmez. Çünkü bu çağrıların ilahi hiçbir desteği yoktur.

Önemli olan söz değil, onu söyleyendir.[5]

Ayetten Çıkarılacak Dersler

Adaleti ayakta tutmak oldukça ihtiyatlı davranmayı gerekli kılmaktadır. Verilecek olan kararın adalete uygun olması için gerekli şartların yerine gelmesi önemlidir. Adalet sadece adaletli olduğunu iddia etmekle yerine gelmez. Hâkimin kızgınlık, açlık, yorgunluk gibi durumları vereceği kararı yakından etkiler. Fıkıh kitaplarında kadı’nın adakı’’ bölümleri incelenirse bu konuya verilen ehemmiyetin insanı hayrete düşürecek kadar detaylandırıldığı görülecektir. Ebu Bekre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle işittiğini söyler: “Bir kişi öfkeliyken iki kişi arasında hakemlik yapmasın”[6]

Müslüman takvaya sadece bazı ibadetler yaparak kavuşamayacağını bilir. Aslında onun her davranışı takvaya ulaştıran bir durum arz eder. Zahiri bazı ibadetler yaptığı halde günlük muamelelerinde adaletten ayrılan insanlar toplum nazarında sürekli eleştirilmektedir. Bu yüzden şahsi hatalarımızdan dolayı dinimize eleştiri getirilmemesine çok dikkat etmek gerekir. Müslüman Allah’ın murakabesi yanında toplum tarafından da sürekli izlendiğini unutmamalıdır.

Adaletin sağlanması için önemli unsurlardan biride olayları tek taraflı değerlendirmemektir. Hâkim iddia ve savunma makamını eşit haklarda dinlemelidir. Haklarında hüküm verilecek kişiler ahireti unutmamalı ve hakkı söylemelidir. Çünkü hak bu dünyada bazen gözden kaçabilir ancak ahirette mutlaka tahakkuk edecektir.

Ümmü Seleme radıyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem odasının önünde tartışan iki kişinin gürültüsünü işitti. Onların yanına çıktı ve şöyle dedi: “Dikkat edin! Ben de sizin gibi beşerim. Mahkeme olmak isteyenler bana gelir durur. Belki bazıları diğerinden daha abartılı konuşur bende onun doğru söylediğini zannederek onun lehine hüküm veririm. Kime bir Müslümanın hakkını verecek şekilde hüküm verirsem bilsin ki ona ateşten bir parça vermişimdir. Artık isterse onu alsın isterse onu bıraksın.”[7]

Adaleti sağlamanın zorluğu ve yanlış karar vermek hususunda İslam’ın uyarıları insanı bu konuda konuşma noktasında tereddüde düşürmektedir. Ancak unutulmaması gereken bir husus vardır; Müslüman dinini temsil noktasında nasıl sorumluysa ve bu sorumluluğu yerine getirecekken nasıl mükafata nail olacaksa adaleti sağlama hususunda da gereken şartlara riayet ettikten sonra her durumda mükafat elde edecektir. Amr b. As radıyallahu anh’ın Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir: “Hâkim hüküm verme konusunda gayret sarf edip isabet ederse ona iki ecir vardır. Hüküm vermede gayret gösterip sonra hatalı hüküm verirse ona bir ecir vardır.”[8]

[1]. Ebu Yusuf, Kitabul-Harac s: 50

[2]. İbni Hişam, Siret, c.3 s.369

[3]. İbni Hişam, Siret, c.3, s.369

[4]. Tefsiru’l Kebir, aynı ayetin tefsirinden

[5]. Fizilal-il-Kuran, Hikmet Neşriyat, aynı ayetin tefsirinden

[6]. Buhari hn: 7158; Müslim hn: 4465

[7]. Müslim hn: 4450

[8]. Buhari hn: 7352; Müslim hn: 4462

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir