MÜMİNLER BASİRET VE TAHKİK EHLİDİRLER, KÂFİRLER İSE TAKLİT EHLİDİRLER

Bu yazı, önceki sayılarımızda yayınlanan “Muvahhidlerle Müşrikler, Müminlerle Kafirler Arasında Muvazene” makalesinin devamıdır.

Dünya hayatının istikâmet esası üzere tanzim edilebilmesi ve âhirette azaptan kurtulup ebedi saâdete nâil kalabilmesi, ancak şu sorulara doğru cevap verilmesi hâlinde mümkün olabilir:

Hikmet üzere kurulduğu ve mükemmel bir nizam içinde idare edildiği zerrelerinden semavi kürelerine kadar bütün cüzlerinden açık bir şekilde sabit olan şu kâinatın yaratıcısı kimdir?

Bu yüce yaratıcının isimleri ve sıfatları nelerdir?

Kâinatı yaratan ve idare eden bu Zâtın bizimle olan ilişkisi nedir ve bizim onunla bağımızın nasıl olması gerekir? O’nunla bizim aramızda bulunan bu ilişkinin mahiyeti ve konumu nedir?

Kâinatı yaratıp idare eden ve kâinatın içinde çok küçük bir yer olan şu dünyaya bizi yerleştiren Rabbu’l-âlemin’in sevdiği ve razı olduğu hususlar nelerdir? Aynı şekilde kızdığı ve buğzettiği hususlar nelerdir? Yani ne yaparsak bizden razı olur ve nasıl yaşarsak O’nun öfkesini celbetmiş oluruz?

Şu fâni olan dünya hayatından sonra bâki olan başka bir hayat var mıdır? Eğer varsa hakikati ve özellikleri nelerdir? Bâki olan bu hayatta saâdete nail olabilmek için ne yapılması ve şu fâni hayatın nasıl yaşanması gerekir?

İşte bu ve benzeri sorulara doğru cevap veren ve bu doğru cevapların gereğine uygun bir hayat yaşayanlar, sadece Allah’ın peygamberleri ve onlara tâbi olan müminlerdir. Müşrikler ve kâfirler ise hevâlarına ve türlü felsefelere dayanarak bu sorulara cevaplar aramaya çalışmış ancak bütün çabaları dalalet ve sapkınlıkla sonuçlanmıştır. Böylece, Allah’ın emrini terkederek kendi aklına/görüş ve hevâsına göre hareket eden lanetli İblis’in izine tâbi olup cehenneme girmeye müstahak olmuşlardır.

Müminler, iman nuruyla bakarak insan, kâinat ve kâinatın sahibi Yüce Allah hakkında tam bir basiret üzeredirler. Yüce Yaratıcının makamı ile yaratılanların makamını birbirinden temyiz eder, Yaratıcının kendisine itâat ve ibâdet edilmesi gereken yegâne İlâh olduğunu; bütün yaratılanların O’na itâat ve ibâdet etmekle mükellef kullar olduklarını idrâk ederler. Onlar yakînen bilirler ki, Arş’tan ferşe bütün kâinatın “Sünnettullah” diye isimlendirilen bir itâat/ibâdet programı bulunduğu gibi; kâinatın maddeten çok küçük ancak mânen pek büyük/önemli bir parçası (Halifesi) olan insanın da “Kelâmullah” olarak bihakkın isimlendirilen bir itâat/ibâdet programı bulunmaktadır. Allah’ın peygamberlerine tâbi olup O’nun şeriatını hayatlarına tatbik eden müminler dünya –âhiret müvâzenesini sağlamış; Allah’ın şeriatının gölgesi altında dünyada da âhirette de saâdete/felâha nâil olmuşlardır.

Kâfirler ise kör, sağır ve dilsizdirler. Hakkı görmez, hakkı dinlemez ve hakkı konuşmazlar. Hakkı inkâr ederek bâtıla tâbi olurlar. Rahmân’a isyan ederek, şeytana itâat/ibâdet ederler. Allah’ın peygamberlerine düşmanlık edip tâğutları dost edinirler. Bâki olan âhireti unutarak, fâni olan dünya hayatına eblehâne razı olurlar. Koca kâinatın abes, insanın da başıboş olduğunu zannederler. Bundan dolayı da Allah’ın şeriatına tâbi olmayıp hevâ ve heveslerinin ürünü olan türlü türlü dinlere, inanç sistemlerine, anayasa ve yasalara, örf ve âdetlere tâbi olmaktadırlar. Bütün bu hususlarda en büyük dayanakları atalarına körü körüne tâbi olmak ve dinsiz filozofları/bilim adamlarını, azgın tâğutları taklit etmektir.

Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde müminlerin bu nurlu yolu ile müşriklerin kapkaranlık yollarını karşılaştırmıştır.

Nitekim Allah Teâlâ mümin kullarına örnek vererek şöyle buyurmaktadır: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misâli, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Bu lamba bir cam içindedir. Bu cam, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki ne doğuya ne de batıya âit olmayan mübarek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. O yağ, neredeyse kendisine ateş dokunmasa bile, kendiliğinden ışık verecek haldedir. Bu durum, nur üzerine nurdur! Allah dilediği kimseyi kendi nuruna iletir; Bunun için de inşalara birçok misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Nur; 35)

Göklerin ve yerin bütün aydınlığı Allah’tan gelir. Maddî- mânevî bütün nurların yaratıcısı O’dur. Âyette geçen Nûr kelimesiyle Allah’ın nuru kastedildiği gibi; Peygamber’in, Kur’an’ın, müminin, imân ve İslam’ın nurlarının kastedildiği de söylenmiştir. Ayetin özlü ifadesi bu anlamların hepsini kapsamaktadır. Buna göre Peygamber, Kur’an veya müminin kalbi, Allah’ın nurunun yerleştiği bir yuva olarak görülmekte; kristal cam hem bütün parıltısıyla o nuru yayan, hem de onu her türlü dış etkiden koruyan bir mahfazayı temsil etmektedir. Ayette zikri geçen doğuya ve batıya ait olmayan yakıt ise mekândan, maddeden ve her türlü sınırdan münezzeh bir ilâhi kaynağı göstermektedir. Dolayısıyla gökler, yer ve içindekiler, ancak peygamberin getirdiği nur ile Kur’an’ın ışığında, Allah’ın iman ve İslam şeklinde mümin kuluna lütfettiği hidayet nuruyla bakıldığı zaman aydınlanıp anlam kazanmakta, yaratılanların niçin yaratıldığı anlaşılmakta, herkesin nereden gelip nereye gittiği bilinir hale gelmektedir.

Allah Teâlâ kâfirlere örnek vererek şöyle buyurmaktadır: “Kafirlerin amelleri ise, çölde susamış bir kimsenin görüp de su zannettiği seraba benzer. Fakat yanına varınca onun bir hiç olduğunu görür ve yanında Allah’ı bulur; Allah da onun hesabını eksiksiz görür. Allah, hesabı çabuk bitirendir. Ya da o kâfirlerin amelleri, engin bir denizdeki koyu karanlıklar gibidir. O denizi dalga üzerine dalga kaplamış, onun da üzerinde kara bulutlar vardır. Birbiri üstüne karanlıklar… Öyle ki insan elini çıkarıp baksa neredeyse kendi elini dahi göremez. Eğer Allah bir kişiye nur vermemişse, onun asla nuru olmaz.” (Nur 39, 40)

Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiği zaman, ‘Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız’ derler. Peki, ya ataları akıllarını kullanamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler ise? Kâfirleri gerçeğe davet eden kişinin hali, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen çobana benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü onlar akıllarını kullanamazlar.” (Bakara;170-175)

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ dendiği zaman, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter.’ derler. Peki, ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler ise?” (Mâide; 104)

“O imansızlar çirkin bir iş yaptıkları zaman, ‘Atalarımızın da böyle yaptığını gördük ve bunu bize Allah emretti.’ derler. Sen de şöyle de: ‘Allah hiçbir zaman hayasızlığı, ahlaksızlığı emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’râf; 28)

“Hayır, sadece diyorlar ki: ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların izinden gidiyoruz.’ Bunun gibi, senden önce hangi ülkeye Biz bir peygamber gönderdiysek, oranın refah içindeki ileri gelenleri de: ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların izine uymuş gidiyoruz.’ dediler. Peygamberleri: ‘Ya ben size atalarınızdan gördüğünüz şeyden daha doğrusunu getirmişsem yine onların izine uyacak mısınız?’ dedi. Onlar ise: ‘Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz.’ dediler.” (Zuhruf; 22-24)

Bu ve benzeri daha pek çok ayet-i kerimede açık bir şekilde ifade edildiği üzere bütün müşrik toplumların en bariz özelliklerinden birisi de inanç ve amel konularında atalarını ve ileri gelen büyüklerini taklit etmeleridir. Bu özellik en barbar bedevi kabilelerde bulunduğu gibi uygarlığın zirvesinde taht kurmuş modern toplumlarda da aynı şekilde bulunmaktadır. Geçmiş toplumlarda Hz. Nuh aleyhisselam’ın kavmi apaçık olan tevhid delillerine karşı atalarının yolunu takip ederek 950 sene boyunca şirkte ısrar ederek helak olmuşlardır. Hz. İbrahim’in getirdiği apaçık tevhid delillerine karşı Babil toplumu akıllarını kullanmayıp Nemrutlar’ın yoluna tâbi olmuş ve atalarının şirk dini üzerinde inat ederek yok olmuşlardır. Hz. Musa aleyhisselam’ın apaçık mucizelerine karşı Mısır toplumu Firavun’un dinine körü körüne bağlı kalıp atalarının izinden giderek Kızıldeniz’de boğulmuşlardır. Yine Hz. İsa aleyhisselam’ın getirmiş olduğu apaçık tevhid delillerine karşı, şirke bulaşmış ve çeşitli bidatlere saplanmış bulunan Yahudi toplumu, kendilerinden öncekilerden miras aldıkları bu şirk ve bidatlerinde inat etmiş ve Allah’ın peygamberine düşmanlıkta putperest Romalılarla ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen güneş gibi açık olan tevhid delillerine karşı putperest Arap toplumu, Yahudi toplumu, Hristiyanlar, Mecusiler ve diğer müşrik toplumlar atalarının dinlerine sımsıkı sarılarak düşmanca bir tavır sergileyerek hakka karşı savaşmışlardır. Yunanlılar, Romalılar/Bizanslılar ve Persler de aynı şekilde şirk ve küfürde atalarından miras aldıkları çok tanrılı dinlerini akılsızca devam ettirmişlerdir.

Geçmişte böyle olduğu gibi aydınlanma ve medeniyet çağı olduğu iddia edilen şu modern dönemlerde de bu ataları taklit hastalığı bütün kasvetiyle ve koyu karanlığıyla birlikte devam etmektedir. Modern Avrupa toplumları dört asırdır filozoflarını ve bilim adamlarını körü körüne taklit ederek materyalizm, ateizm, deizm ve laiklik gibi mutlak küfür ve şirk bataklığında debelenmeye devam etmektedirler. Hindular, Çinliler, Japonlar ve diğer doğu toplumları da atalarından miras aldıkları Budizm, Brahmanizm ve diğer çok tanrılı dinlerini akılsızca devam ettirmektedirler. Diğer taraftan yüz milyonlarca insan Darwin’in ortaya attığı çürük bir teoriyi inanç gibi benimsemişlerdir. Yine Marks’ın geliştirdiği insan fıtratıyla çelişen zalim Komünizm sistemini bir din gibi benimseyen ve bu dinin gereği olarak milyondan fazla insanı telef eden batılı ve doğulu nice topluluklar kör bir taklidin kurbanı olmuşlardır. Teessüf ki, Müslüman toplumları yöneten/yönlendiren kadrolar da İslam şeriatından koparak demokrasi ve laiklik yolunda maymun gibi batılıları taklit etmektedirler. Müslüman toplumların içinden irtidat hastalığına yakalanmış büyük bir kesim de bu kadroları taklit etmektedir. Öyle ki Müslüman toplumlara zulüm ve vahşetten başka hiçbir faydası bulunmayan laikliğin terk edilmesi gerektiği dile getirildiğinde, bu kesimler putlaştırılmış atalarının yolunun/mirasının terk edilmesinin teklif edilmesine dahi tahammül etmemekte ve körü körüne şirk ve küfür yolunda atalarının izinden gitmektedirler. Hayretle karşılanması gereken bir durum da şudur ki, objektif olması gereken bilimsel araştırmalarda dahi belirli kişileri ve kesimleri taklit etmek neredeyse bir zorunluluk halini almıştır. Örneğin tıbbi incelemeler ve ilaç sanayisi dahi belirli kesimlerin tekelinde yürütülmekte ve bütün bir insanlığın sağlığıyla/ hayatıyla adeta oynanmaktadır.

İşte bütün bunlar göstermektedir ki Allah’a ibadetten uzaklaşan ve vahyin ışığından ayrılarak şirkin karanlık yollarına sapan toplumlar insi ve cinni şeytanların peşinden giderek hem dünyada bedbaht ve hem de ahirette şekâvete maruz kalacaklardır. Nitekim Allah azze ve celle, hakkın/hakikatin bütün çıplaklığıyla açığa çıkacağı ve batıl dinlerin batıl olduğunun tam anlamıyla anlaşılacağı kıyamet gününde bütün kâfirlere/müşriklere hitap ederek şöyle buyuracaktır:

“Ayrılın bugün, ey suçlular/kâfirler! Ben size öğüt vermedim mi, ey Âdemoğulları; ‘Şeytan’a kul olmayın; zira o sizin gerçekten apaçık düşmanınızdır. Yalnız bana kulluk edin; Dosdoğru yol işte budur.’ diye? Gerçekten de o, sizden nice nesilleri saptırdı. Hiç mi aklınızı kullanmadınız? İşte tehdit edildiğiniz cehennem! İnkâr edişiniz yüzünden bugün girin oraya.” (Yasin; 59-64)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir