HATALARDAN DÖNMEK EN BÜYÜK ERDEMDİR

Beni Kureyza Gazvesi hicretin beşinci senesinde vuku buldu. Fahr-i Kâinat Efendimiz Hendek Savaşı’ndan daha henüz evine dönmüştü. Cebrail aleyhisselam gelerek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e

– Kalk onların üzerine yürü, buyurdu. Efendimiz

– Kimin üzerine yürüyeyim?

– İşte oraya! (Eliyle Beni Kureyza tarafını gösterdi.)

– Ashabım çok yoruldu. Birkaç gün dinlenmeleri nasıl olur?

– Allahu Teâlâ hemen Beni Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. Ben yanımdaki meleklerle beraber Kureyza Yahudilerinin kalelerine gidiyorum. Allahu Teâlâ onları helak edecektir!

İki Cihan Güneşi Efendimiz Bilal radıyallahu anh’a: “İşitip itaat eden kişi, ikindi namazını Beni Kureyza yurdundan başka yerde kılmasın” diye seslenmesini emretti. Efendimiz başta olmak üzere bütün sahabe-i kiram silahlanıp yola çıktılar. Kureyza Yahudilerinin kaleleri muhasara altına alındı. 25 gün kadar devam eden kuşatma sonucu Yahudiler anlaşma yapmak istediler. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz kabul etmedi. Sadece seçecekleri bir hakemin vereceği hükme razı olacağını bildirdi. Yahudiler de hakem olarak Sa’d b. Muaz’ı seçtiler. Sonra Sa’d’ın vereceği hüküm hakkında bir fikir edinmek üzere Ebu Lübabe ile konuşmak istediler. Efendimiz müsaade etti ve Ebu Lübabe onların yanına gitti. Kadın ve çocuklar onu görünce ağlaşmaya başladılar. Kendilerini acındırmaya çalıştılar. İleri gelenleri de: “Ey Ebu Lübabe!… Muhasara bizi mahvetti. Muhammed müsaade etse de buradan çıkıp, Şam’a veya Hayber’e gitsek…” dediler. Ebu Lübabe’den teminat almak istercesine: “Ey Ebu Lübabe!.. Biz teslim olursak Sa’d bize ne yapar?” diye sordular. O da gayr-i ihtiyarî elini boğazına götürerek, kesileceklerini ifade eden bir işaret yaptı. Bu davranış büyük bir soğukluğa sebep oldu.

Ebu Lübabe radıyallahu anh diyor ki: “Vallahi bu hareketimle Allah’a ve Rasûlüne karşı iyi bir iş yapmadığımı hemen anladım. Derhal karar verip oradan ayrıldım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e görünmeden Medine’nin yolunu tuttum. Tövbe ve istiğfar ile affedilmek için mescide kapandım. Kendimi direğe bağlattım.”

O, salahiyetli olmadığı konuda yanlış bir iş yaptı. Fakat vakit geçirmeden derhal yaptığı hareketin yanlışlığını anladı. Çok üzüldü. Pişman oldu. Ama bir kere olan olmuştu. Kendi kendine: “Ben Allah’a ve Rasûlüne karşı masiyette bulunduğum bir yerde kalmam.” dedi ve Efendimizin yanına uğramadan doğru Mescid-i Nebevi’ye gitti. Orada kendisini bir direğe bağlattı. Cenab-ı Hak beni affetmedikçe buradan ayrılmam dedi.

Ümmü Seleme radıyallahu anha validemizin kapısının önündeki direğe bağlı olarak, tövbe istiğfar ederek günlerini geçirdi. Şefkat Peygamberi Efendimiz onu bu halde görünce: “Madem ki o kendisini bağlatmış. Allah Teâlâ tövbesini kabul edinceye kadar kalsın” buyurdu. Namaz vakitlerinde bağları çözülür, namazını kıldıktan sonra tekrar direğe bağlanırdı. Affedildiğine dair ayet-i kerime nazil oluncaya kadar yedi gün yiyip içmedi. Bitkin bir hale geldi. Bayılıp düşmeye başladı. Nihayet tevbesinin kabul edildiğine dair ayet-i kerime nazil oldu. Mealen “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne hainlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.” (Enfal, 27)

İki Cihan Güneşi Efendimizden müjdeyi alan ashab, Ebu Lübabe’nin iplerini çözmeye koşuştu. Fakat o: “Vallahi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizzat kendi eli ile beni bırakmadıkça buradan ayrılmam.” diye ısrar etti. O sırada namazdan çıkan Hz. Peygamber Ebu Lübabe’nin iplerini çözerek serbest bıraktı.

Ebu Lübâbe radıyallahu anh tevbesinin kabul edilmesinin sevinciyle Kureyza yurduna komşu olan mülkünün tamamını sadaka olarak vermek istedi. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bunun ancak üçte birini tasadduk etmesine izin verdi.

Kıssadan Çıkarılacak Dersler

Ebu Lübabe radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sevdiği seçkin sahabilerindendi. Böyle olmasına rağmen hata etmesi bizlere gösteriyor ki muttakiler de zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilirler. Nitekim Allah azze ve celle böyle olduğunu açık bir şekilde ifade etmiştir. “Onlar ki, bir hayasızlık yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlarlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. -Günahları Allah’tan başka kim bağışlar?- Yaptıkları kötülükte bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 135)

Peygamber Efendimiz “İnsanoğlunun her biri hata eder. Ancak hata eden insanların en hayırlısı tövbe edenlerdir.”[1] buyurmuştur. Bu hadis de aynı şekilde hata edenin hatasını fark ettikten sonra yapması gereken davranışı ortaya koymaktadır. Nitekim Ebu Lübabe radıyallahu anh hata işledikten sonra daha hatayı işlediği ortamı terk etmeden hatasını anlamış ve hemen orada pişman olup tevbe etmişti. İstiğfarda bulunup muttaki duruşunu sergileyerek hatasına son verip ısrar etmemiştir. Çünkü Ebu Lübabe radıyallahu anh muttaki bir kuldu.

Ebu Lübabe radıyallahu anh sadece hatasından tevbe ve istiğfar etmekle kalmayıp telafisi için ne gerekiyorsa elinden geleni yapmıştır. Bu telafi etme çabası tevbesinin kabul olduğuyla alakalı nass ininceye kadar da devam etmiştir. Bu da bize göstermektedir ki; bazen günahların temizliği için dille tevbe ve istiğfar etmekle beraber fiili olarak da telafisi olabilir. Mesela had cezasını gerektiren günahların temizliğinin şartlarından birisi de tevbe ve istiğfarla beraber fiili olarak had cezasına razı olup uygulanmasıdır. İçki içenin tevbe ve istiğfar etmesiyle beraber had cezasına razı olup telafisi için uygulanmasına karşı gelmemesi gerekir.

Ebu Lübabe radıyallahu anh’ın hatasından dolayı kendisini cezalandırmak istemesinin nedeni, yaptığı hareketle Allah ve Rasûlüne ihanet ettiği düşüncesi ve Hucurat suresinin 1. ayetindeki tehdidin muhatabı olmasıdır. “Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, her şeyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Hucurat, 1)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in izin vermediği bir davranışta bulunan Ebu Lübabe radıyallahu anh, bu davranışından Allah’ın ve Rasûlü’nün razı olmayacağını anlamıştır.

Bu kıssadan çıkarmamız gereken başka bir ders de Müslümanların istişarelerinin neticesinden sonra, Müslümanlar bir kişiyi bir işle görevlendirdiklerinde, kendisine verilen emre itaat edip üzerine düşeni yapmasıdır.

Ebu Lübabe radıyallahu anh’ın ailesinin Yahudilerin yurdunda ikamet etmesi ve bundan dolayı da Yahudilere gelecek zararın Ebu Lübabe’nin, kendi ailesine de gelebileceğini dikkate almaması, İslam hükmü ile başka bir hüküm arasında tercih yapılacağı zaman sadece İslam’ın tercih edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu konu ile alakalı hadiseler pek çok sahabeyle alakalı olarak bizlere nakledilmiştir.

Bu olay bize göstermektedir ki İslam’a ve Müslümanlara düşman olan, İslam’ı ve Müslümanları ortadan kaldırmak için çalışanlara karşı, duygusal davranıp merhamet etmek doğru değildir. Nitekim İslam bize genel olarak Müslümanlara karşı merhametli olmayı, düşman olanlara ve kafirlere karşı da şiddetli ve sert davranmayı, onları dost edinmemeyi emretmektedir. “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler.” (Fetih Suresi 29)

Ebu Lübabe radıyallahu anh, tevbesi kabul edildikten sonra malının tamamını infak etmek istemiş ancak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem malının sadece üçte birini infak etmesine izin vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sevinilen bir durum karşısında malın üçte birini infak etmeye izin vermesi, sevinilecek olaylar karşısında kişinin malından infak etmesinin sünnet olduğunu göstermektedir.

 

————–

[1]. Tirmiziî, Kıyamet, 50

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.