FESAT KARŞISINDA MÜ’MİNLERİN GÖREVLERİ

Fesat, bir şeyin önce düzgün, düzenli ve yararlı iken, sonradan bu vasıflarını kaybederek değişmesi ve bozulması (kokuşması) gibi anlamlara gelir.

Fesat ve bu kökten türemiş olan isim ve fiiller, Kur’an’da elli yerde geçmektedir.

Ayetlerde mutlak olarak zikredilen fesat, ister inanç, isterse amelî konularda olsun, insana zarar veren ve onu maddî ve manevî helake götüren her türlü davranıştır.

Kur’an’da fesat olarak sayılan eylemlerin bazıları, iman etmeyip insanları Allah yolundan alıkoymak, büyüklenmek, haksız yere kan dökmek, tuğyankârlık/azgınlık taşkınlık yapmak, fahşâ ve münker (çirkin ve kötü söz, fiil) işlemek, nesil ve ekini helâk etmek, homoseksüellik, yol kesmek, hırsızlık, insanları gruplara ayırmak, sihirbazlıktır.[1]

Kısaca, dinî hükümlerin dayandığı nesil, mal, can, din ve akıl emniyetini/güvenliğini yok edici eylemler fesat sınırına girebilir.

Fesadın temelinde insanın doğal değerleri ve evrendeki mevcut nizamı, kendi hevâsı ve doymazlıkları uğruna altüst etmesi yatar.

“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.”[2]

En yıkıcı fesat, insanın saltanat ve sahip olma uğruna sergilediği fesattır.

“Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.”[3] Böyle olduğu içindir ki, insanlık tarihi boyunca medeniyet ve saltanatların çöküşüne de fesatlar sebep olmuştur.

“Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.”[4]

“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.”[5]

“Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa’yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.”[6]

“Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!”[7]

Bakara suresinin 11-12. ayetlerinde olduğu gibi fesat, daha ziyade, münafıkların bir vasfı olarak zikredilmektedir. Ancak, fesat çıkarmanın, bozgunculuk yapmanın tasvip edilecek bir yanı olmadığı gibi hiçbir kimse de kendisinin böyle çirkin bir fiille vasıflanmasını istemez. Nitekim münafıklar da kendilerinin böyle bir özellikle vasıflanmalarını kabullenmemektedirler. Münafıklar, kendilerinin müfsit değil; muslih olduklarını ileri sürmektedirler.

“Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”[8]

Bu ayette geçen fesat kelimesini, İbn Mes’ud ve sahabeden bazılarının “küfür ve ma’siyet işlemek”, İbn Abbas’ın da, sadece “küfür” kelimeleri ile tefsir etmeleri bu fiilin son derece çirkin olduğunu ve her türlü kötülüğü içerisine alabileceğini göstermektedir.

Selef ulemasına göre “yeryüzünde fesat çıkarma” ifadesi, Allah’a açıktan isyan etmek demektir.

Allah’ı inkâr ve Allah yolundan alıkoymak, en büyük fesatlardandır, sonuçları da acıdır: “İnkâr (küfr) eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesatlarına/bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz.”[9]

Yeryüzünün ifsat edildiği, zulüm ve şirkin alabildiğine azgınlaşıp cahilî kültür ve uygulamaları yaygınlaştığı ve vahyî ölçülerden uzaklaşıldığı her dönemde, ıslahat çabalarının gerçekleştirilmesi müminlerden beklenilen temel farîzalardır. Rabbimizin müjdelediği sonuca da, ancak bu konularda göstereceğimiz salih amellerimizle ulaşabiliriz. Zaten müminlerden beklenilen, zorbalara uymaları veya boyun eğmeleri değil; ıslah edicilerden olmalarıdır.

Nu’man b. Beşîr radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın koymuş olduğu sınırlara uygun yaşayanlar ile bu sınırları ihlâl eden kimselerin durumu, bir gemiye binmiş, gemi içerisindeki yerleri kura ile belirlenmiş iki grup insanın durumuna benzer; Bunlardan bir kısmı geminin alt tarafında, bir kısmı da üst tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alt kattakiler (su ihtiyaçlarını karşılamak için) üsttekilerin yanına giderler. (Bir süre sonra): ‘(Sudan) nasibimizi almak için (geminin altından) bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek’ derler. Eğer yukarıda bulunanlar aşağıdakilerin isteklerini yapmalarına izin verirlerse gemidekiler hep birlikte helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur.”[10]

Bu misal Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hikmetlerinden son derece etkili bir misaldir. Kötülükleri görüp de onlara ses çıkarmayanlara, etraflarında işlenen günahlara ve helâk edici durumlara karşı gözlerini kapayanlara yönelik bir ikazdır. Sanki bu yapılan işler kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi davrananlara yönelik bir hatırlatmadır.

Bu misal yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in çok dalgalı ve derin bir denizde gemiyle seyahat eden ve içinde hayırlı ve şerli, müttaki ve günahkâr yolcuların bulunduğu toplumu tasvir ettiği etkili misallerden biridir.

Bu geminin üst kısmında bulunanlar, varlıkların ve tabiatın güzelliklerinden, hayatın zevklerinden, kendilerine sunulan refahtan ve her türlü rahatlıktan memnun bir şekilde tatlı ve temiz sulardan istifade eden, sevinç ve mutluluk içerisinde yolculuklarını sürdüren ve bu nimetlerin hepsinden en güzel şekilde faydalanan yolculardır.

İkinci kısım kişiler ise kura sonucu geminin alt tarafına düşen kişilerdir. Onlar tabiatın manzarasını göremiyorlar, onun çekici güzelliğinden faydalanamıyorlar ve üst kattaki kimselerin faydalandıkları nimetlerin hiçbirinden istifade edemiyorlar. Hatta sularını bile yukarı kattakilerden temin ediyorlar. Derken geminin alt kısmını delme ve oradan su alma fikri akıllarına geliyor. Böylece hem su taşıma derdinden kurtulacaklar hem de komşularına rahatsızlık vermemiş olacaklar. Neticede derhal bu fikrin gereğini yerine getirmeye başlıyorlar ve gemiyi delmeye karar veriyorlar. Delmek için bütün hazırlıklarını yapıp kazma ve baltalarını hazır ediyorlar ve su çıkarmak için gemiye vurmaya başlıyorlar. Bu esnada üst kattakiler geminin delinme sesini duyarlar ve o tarafa koşarlar ve onlara mâni olmaya çalışırlar. Fakat bu fesat ehli ahlâksız kişiler üst taraflarındaki kimselerin kendilerine müdahale etmelerinden hoşlanmazlar ve onlara: “Burası bizim yerimiz, burada biz istediğimizi yaparız, siz bize karışamazsınız. Bizler size ait yerde bu işi yapmıyoruz ki! Öyleyse bize neden müdahale ediyorsunuz, gidin işinize bakın, bize karışmayın, biz hür kimseleriz, dilediğimiz yaparız. Bizim yaptığımız şeyler sizi asla ilgilendirmez. Sizin yolunuz ayrı, bizim yolumuz ayrı. Hem biz böyle yapmakla size karşı hüsni niyet taşımaktayız. Sizi rahatsız etmemek için böyle yaptık. Devamlı surette yanınıza gelip sizin keyfinizi kaçırmamak için bu şekilde davrandık. Hem bu bizim için de daha kolay. Devamlı yukarıya çıkıp inmek zorunda kalmayacağız gibi sözleri ve daha nicelerini söyleyerek türlü mazeretler, açıklamalar ve teviller yaparak kendi yaptıklarının doğru olduğu zannıyla hareket ederek yaptıklarını kabullendirmeye çalışırlar. Şayet üst katta bulunan kişiler onların bu isteklerine karşı hiçbir şey yapmaz ve onları kendi hallerine bırakacak olurlarsa, geminin bütün yolcuları hep beraber helâk olurlar, fakat onların ellerini tutarlar ve yaptıklarına engel olurlarsa, yaptıkları helâk edici işlere ve işledikleri günahlara engel olursa o zaman hepsi kurtulurlar.

Misaldeki geminin yolcuları gibi, içimizde iyiler de vardır, kötüler de… Salih olanlar da vardır, fesat ehli olanlar da… Şayet şer ve fesat ehli kişileri kendi hallerine bırakırsak ve kendilerine nasihat etmezsek veya helâk edici durumları ve günahları işlemelerine engel olmazsak, onlar bir başlarına kalırlar, şımarırlar, kendileri için mubah gördüklerini ve canlarının her istediğini yapmaya başlarlar ve neticede hepimiz toptan helâk oluruz. Şayet onların bu kötülüklerine engel olursak hep beraber topluca kurtuluruz. Bu hem bizim kurtuluşumuz hem de onların kurtuluşu hem bizim varlığımızı devam ettirmemiz hem de onların yaşamlarını devam ettirmeleri manasına gelir. 

“Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.”[11]

Bu ayetin, müminlerin, iman çağrısına olumlu karşılık vermemekte direnen ve kötülükler içinde yüzmeye devam eden inkârcıların durumuna üzülmeleri üzerine nazil olduğu rivayet edilmiştir. Zamanla bazı Müslümanların bu ayeti, nemelâzımcı bir anlayışa kapı aralayacak şekilde yorumlamaya başladıklarını görünce Hz. Ebû Bekir onları uyarıp özetle şunları söylemiştir: “Siz bu âyeti gayesinin dışına taşırıyor ve yanlış yorumluyorsunuz. Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: ‘İnsanlar bir kötülüğü görüp de onu engellemezlerse Allah’ın onlara genel bir azap göndermesi yakındır’ buyurduğunu duydum.”[12]

Fakat unutmamak gerekir ki toplumları meydana getiren fertlerdir ve sağlıklı bir toplumsal yapı ancak görev bilincine sahip, önce kendisini düzeltmeye çalışan bireylerin baskın öge haline gelebilmesiyle mümkündür. Şu hâlde bu ayeti şöyle anlamak uygun olur: Kişinin başkalarına yardımcı olabilmesi, topluma olumlu katkılarda bulunabilmesi her şeyden önce kendi sorumluluklarına dikkat etmesine bağlıdır. Bu konuda üzerine düşeni yapan ve kendisini sürekli kontrol eden bir kimse de yanlış yollara düşmüş insanlardan zarar gelebileceği kuruntusuna kapılarak aydınlık yola çağrıda bulunma görevini ihmal veya terk etmemelidir.

Müminler, müfsidlerin fesatlarına karşı tavır almalı, inkılapçı bir düzeltme ile ıslahatçı olmalıdır. Yüce Rabbimiz, Musa aleyhisselâm’ın, kardeşine devrettiği ıslahat görevini bütün mümin kullarının da üstlenmesini istemiş ve bozgunculuk yapanların işlerini ıslah etmeyeceğini de bildirmiştir.

“…Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.”[13]

“Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.”[14]

Şu ayetler de bu konuyu yeterince anlatmaktadır: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”[15]

Islahatçı (muslih), ilahlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırılarından önce, kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir.

“Bu, Allah’ın bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmemesinden dolayıdır. Gerçekten de Allah hakkıyla işiten, herşeyi bilendir.”[16] Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytanî güçlerin aslî görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadî ve amelî tutumlarında arar.

Islahatçı, kurtuluşa kişisel iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, iman edip salih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır.

“İnanan ve güzel amel işleyenler de insanların en hayırlılarıdır.”[17]

Kur’an bize, ıslah kavramının günümüzde olduğu gibi geçmiş tarihte de yanlış veya kasıtlı tutumlar nedeniyle Allah’ın rızası dışında kullanıldığını göstermektedir. “Onlardan bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Ve iyi bir amelle kötü bir ameli karıştırdılar. Ola ki, Allah tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir”[18] ayetinde beyan edildiği gibi salih amelle kötü ameli (seyyiât) birbirine karıştıranlar olduğu gibi, kendilerine bozgunculuk yapmayın diye ihtar edilenlerden, “Biz ıslah edicileriz”[19] diye cevap verenler de çıkmıştır. “Oysa Allah, bozgunculuk edeni (müfsid), ıslah edenden (muslih) ayırır.”[20]

Müslümanlar, tevhidî bilinçlerini, zamanla yozlaştırmışlar ve büyük ölçüde yitirmişlerdir. Peygamberimiz’den bu yana ıslahat çabalarını ve tevhidî mücadelelerini sürdüren muvahhid Müslümanların gayretlerine rağmen, işbaşına geçtiklerinde bozgunculuk yapanlar, Allah’ın indirdiği apaçık belgeleri ve Kitap’ta açıkladığı hidayeti gizleyenler İslâm ümmetinin bilincini ifsat etmişler ve Müslüman kitlelerin halini bozup değiştirmişlerdir. Ve İslam ümmeti, Rablerinin kendilerine verdiği arza vâris olma nimetini ellerinden kaçırmıştır. “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”[21]

Fakat Allah yeryüzünü salih kullarına vâris kılmak, insanları kurtuluş ve mutluluk yoluna eriştirmek istemektedir.

“Andolsun Zikir’den sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır.’ diye yazmıştık.”[22]

Özellikle müminlerin kâfirlere ve münafıklara, kısaca muslihlerin müfsitlere karşı savaşı yalnız insanlar için değil; tüm varlıklar için bir rahmettir. Yeryüzünü fesada boyayan kâfirler korkaklıkları, elde etmek istedikleri rant ve sahip oldukları hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Bunlara karşı muslihlerin/Müslümanların, fesada ve müfsitlere karşı ortak bir cephe meydana getirmeye gayret etmeleri kulluk ve hilafet görevleridir. “Küfredenler birbirlerinin velisi, gönül dostudurlar. Eğer siz bunu yapmazsanız (iman edip hicret ederek canlarınızla ve mallarınızla Allah yolunda cihad edip yardımlaşmaz ve böylece birbirinizin velisi olmazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat baş gösterir.”[23]

Rabbimiz bizleri fesadın her türlüsünden muhafaza eylesin. Her türlü fesada karşı mücadele eden muslih kimselerden eylesin.

Selâm ve Dua ile…

 

[1]. Bkz. Bakara, 205; Yûsuf, 37; Ankebut, 28-30; Kasas, 3-4; Yûnus, 91; Nahl, 88; A’râf, 86; Neml, 14; Fecr, 12.

[2]. Müminûn, 71

[3]. Neml, 34

[4]. Kasas, 4

[5]. Kasas, 83

[6]. Mümin, 26

[7]. Neml, 14

[8]. Bakara, 11-12

[9]. Nahl, 88

[10]. Buhârî, Şirket, 6

[11]. Mâide, 105.

[12]. Tirmizî, Tefsîr, 6; Ebû Dâvûd, Melâhim, 17; Elmalılı, III, 1825.

[13]. A’râf, 142

[14]. Yûnus, 81

[15]. Hûd, 116-117

[16]. Enfâl, 53

[17]. Beyyine, 7

[18]. Tevbe, 102

[19]. Bakara, 12

[20]. Bakara, 220

[21]. Enfâl, 53

[22]. Enbiyâ, 105

[23]. Enfâl, 73

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.