ŞÛRA İMANDANDIR

İslami yönetim düzeni şûraya dayalı bir düzendir. İslam’ın şûra prensibi, onun değişmeden her asra hitap edeceğini gösterir.

Şûra Müslüman’da bulunması gerekli bir özelliktir. Şûra imanın temellerinden ve Müslümanların ayırıcı niteliklerinden bir tanesidir. Bu özellik bulunmaksızın Müslümanın imanı kemâl bulamaz. Allah azze ve celle, şu buyruğunda namaz ve infak ile birlikte “şûra”yı da anmış ve onları eşit bir değerde tutmuştur:

“Ve onlar (öyle müminlerdir) ki Rablerinin davetine uyar, namazı dosdoğru kılar. İşleri de kendi aralarında şûra iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler.” (Şûra, 38)

Bu buyruğunda Allah azze ve celle, kendi çağrısını kabul etmenin birtakım sonuçları olduğunu bildirmiş ve bunların da en açık seçik olanlarının namaz kılmak, şûra ve infak olduğunu açıklamıştır.

İstişarenin Fazileti

Şûra, imandan olduğuna göre şûrayı terk eden bir toplumun da imanı kemâl bulamaz; sağlıklı bir şûra uygulaması olmayan bir toplumun üyeleri, tam anlamıyla Müslüman olamazlar. Şûra bir fariza olduğuna göre ister yöneten, isterse de yönetilen olsunlar, ümmetin bütün fertlerinin şûra ehlini dinleyip itaat etmesi gereklidir.

Şûra, Müslümanda bulunması gerekli olduğuna ve o olmaksızın Müslümanın imanı kemal bulamayacağına göre hem yöneticilerce hem yönetilenlerce yerine getirilmesi gerekli bir farizadır. Bu nedenle yönetici; yönetimle, siyasetle, teşri (yasama) ile bireylerin veya toplumun maslahatı ile ilgili olan bütün konularda istişare (danışma) yapmakla yükümlü bulunmaktadır. Yönetilenler de bütün bu konularda –ister yönetici onlarla istişarede bulunsun, isterse bulunmasın- kendi görüşlerini yönetenlere bildirmekle yükümlüdürler.

Allah azze ve celle, kendi peygamberine, Müslümanlarla danışmasını vacip kılmıştır. Hâlbuki ona vahiy gelmekte, vahiy gerekli teşrileri, yöneltmeleri yapmakta ve problemlerin çözümünü ortaya koymakta idi. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İş konusunda da onlarla istişarede bulun.” (Âl-i İmrân, 159)

 

Bununla Allah azze ve celle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, ashabı ile danışmasını kesin olarak emretmiş bulunuyor. Allah azze ve celle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, ashâbın görüşlerine ihtiyacı bulunduğu için istişareyi emretmiş değildir. Allah azze ve celle, bununla Müslümanlara, istişarenin faziletini öğretmeyi, onlara Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymayı, yönetime katkıda bulunmakla değerlerini yükseltmeyi, yöneticileri gözetme alışkanlığını onlara kazandırmayı, yöneticilerin yönetimleri kendi tekellerine alıp insanlara karşı yücelik taslamalarını engellemeyi murad buyurmuştur. 

“İş konusunda onlarla istişare yap” buyruğu indiği vakit, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Muhakkak Allah’ın da Rasûlü’nün de ona (yani istişareye) ihtiyaçları yoktur. Fakat Allah onu, ümmetime rahmet kılmıştır. Onlardan kim istişarede bulunursa, doğruyu bulmaktan mahrum edilmez. Onu terk eden de mutlaka sapar.”[1]

Bu hadiste, şûranın çok büyük ölçüde teşvik edilmiş olduğunu görüyoruz. Bu hadis şûranın doğru yola ilettiğini, kişisel görüşleri zorbalıkla egemen kılmaya çalışmanın da sapıklığa götürdüğünü bize öğretmektedir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sözlü ve ameli sünnetinde istişarede bulunmayı gerektiren buyruklarda varid olmuştur.

Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “Hiçbir kimse Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha fazla istişare etmezdi.[2]

“İstişare yapan pişman olmaz. İstihâre yapan da zarar etmez.”[3]

“İstişarede bulunan, kendisine güvenilen kişidir.”[4]

“İstişare edip de işlerinin en doğrusuna ulaştırılmayan hiçbir topluluk yoktur.”[5]

Fukahâ, bütün bunları gereği gibi anlamış bulunmaktadır. Bu tür nassların tümünün taşıdığı anlamların ne olduğunu gereği gibi anlamışlar ve şûranın İslam şeriatının ana esaslarından ve kurallarından olduğunu, uygulanması kaçınılmaz olan hükümlerden bulunduğunu kabul etmişler; buna dayanarak da şûrayı terk eden yöneticinin, -tartışmasız olarak- azledilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır.[6]

Dünya Şûra ile Düzen Bulur

Dünyanın düzen bulması ve sosyal hastalıklarından kurtulması, İslam’ın getirdiği şekliyle şûra sayesinde mümkün olabilir. Yine şûra ile demokrasinin de diktatörlüğün de taşıdığı eksik taraflar açıklık kazanır ve bunlardan uzak kalınır.

Demokratik düzenlerin uygulandığı ülkeler, şûra ilkesini uygulamak konusunda korkunç bir başarısızlığa uğramış bulunuyor. Bunun da iki nedeni vardır; birincisi, onların kişisel menfaatleri ve partizanlığı kamu maslahatlarına tercih etmeleridir.

İkincisi ise tartışma döneminin bitiminden sonra bile, çoğunluğun kabul etmiş olduğu görüşü tartışmak, uygulanışı sırasında çoğunluğun kabul ettiği bu görüşün değeri ve yeterliliği konusunda şüpheler uyandırma imkânını azınlığa tanımalarıdır. Hatta çoğunluğun görüşü, uygulanması bittikten sonra bile eleştiri ve alay konusu olarak kalabilmektedir.

Tartışıldıktan ve uygulama alanına konulmasından sonra görüşlerin eleştirilmesi, şûra ilkesinin üzerinde yükseldiği temel nokta ile çelişmektedir. Çünkü şûranın temeli, halkın, hevalarından uzak olarak çoğunluğun kabul etmiş olduğu görüşe göre yönetilmesidir. Bunun anlamı ise şudur; çoğunluk bir görüşü kabul edecek olursa bu görüş, kanun veya hüküm olur. Ona itaat edilmesi ve saygı duyulması gerekir.

İslam, hürriyetçi eğilimlere sahip olan kimseleri razı edebilecek en elverişli düzenin ta kendisidir. Bu düzen aynı zamanda ümmeti diktatörlük tehlikesine karşı koruyacak emniyet sübabı olarak değerlendirilir. Çünkü İslam düzeni, şûranın teorik değerini muhafaza eder ve pratik elverişliliğini gerçekleştirir. Bütün güçleri toplumun hizmetine seferber eder, şûraya ve bu işi yerine getirenlere güven beslemeye çağırır. İstibdâdın, büyüklük taslamanın ve fesâdın kapılarını da kapatır.

Şûranın Alanı

Şûra, imanın gereği olmakla birlikte kayıtsız, şartsız değildir. Şûra, İslami teşri ve bu teşrinin ruhuna bağlı kalmak ilkeleriyle sınırlı bulunmaktadır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hakkında vahiy ile hüküm gelmiş veya gelen konularda istişare yapmıyordu. Hakkında nass bulunan konuda hükmü nass veriyor ve bu, insanların müdahale alanlarının dışına çıkmış oluyordu. Dolayısıyla böyle bir konunun, şûraya getirilmesinin söz konusu olması imkânsızdır. Ancak, bu konunun şûraya getirilmesinden uygulama, yani nassın gereğinin uygulanması amacının gözetilmesi müstesnadır. Böyle bir durumda istişare câizdir. Fakat uygulamanın, nassın taşıdığı anlamın ve teşrînin ruhunun dışında olmaması da şarttır.

Hakkında nass bulunmayan konulara gelince, bütün bunlar şûranın alanı içerisindedir. Müslümanlar bu gibi konularda uygun görecekleri bir husus üzerinde karar kılmak hakkına sahiptir. Eğer Müslüman cemaat, bir görüşe varırlarsa, bu görüşün uygulanması vacip olur. Fakat bunun da İslam esaslarının ve genel teşri ruhunun dışına taşmaması şarttır.

Diyebiliriz ki İslam’daki nasslar, külli esasları ve genel yöntemleri ortaya koymuş ve sayısı az olan durumların dışında detaylara ve inceliklere eğilmemiştir. Detay ve incelikleri olan, sayısı az bu durumlar da aslında diğerlerine göre genel esaslar veya bu esasların ve genel yöntemlerin bir uygulaması olarak değerlendirilir. İşte şûranın alanının dışında kalan bunlardır ve bunlar, uygulama ve gereğinin yerine getirilmesi amacının dışında, şûra alanının içerisine alınamaz. Bunların dışında kalan (yani haklarında nass bulunmayan) konular hem konu olarak hem de uygulama şekli olarak, -İslam’ın genel esasları ve teşri ruhunun sınırları içerisinde olmak üzere- şûra alanı içerisindedir.

İslam’ın hüküm koymuş olduğu her şey, şûra alanının dışında kaldığına, hüküm koymadığı her şey de -İslam’ın sınırlarının dışına taşmamak şartıyla- şûra alanının içerisinde kaldığına göre bunun anlamı şu olur: Şûra her durum ve her şart altında İslam’a bağlı kalmakla sınırlıdır. Bu alan içerisinde seyreder, onun esaslarının paralelinde ilerler, onun hedeflerine hizmet eder.

Şûranın Kuralları

İslam; “Ve onların işleri kendi aralarında müşâvere iledir.” (Şûra, 38)

“İş hususunda onlarla istişare yap” (Âl-i İmran, 159) buyruklarıyla şûra prensibini ortaya koydu. Bu şûra prensibi, toplumun durumuna uygun hareket etmek için toplumun yükselmesinin ve ilerlemesinin bir sonucu olarak ortaya konulmamıştır. Çünkü İslam geldiğinde Araplar, bilgisizliğin en alt basamaklarında, geriliğin ve çöküşün en aşağı noktalarında bulunuyorlardı.

İslam’ın, şûra prensibini ortaya koymasının nedeni şûranın; her şeyden önce kâmil, sürekli, düzeltmeye ve değiştirilmeye açık olmayan şeriatın gereklerinden oluşudur. Ayrıca bu prensibin ortaya konulmuş olması bile, toplumun düzeyini yükseltmek, toplumun genel sorunları hakkında düşünüp onlara önem vermek, ümmetin geleceğini ciddi bir şekilde göz önünde bulundurmak, dolaylı bir yolla yönetime katılmak, kişileri yöneticileri gözetmeye, onlarla hesaplaşmaya ve yönetim otoritelerinin sınırlarını gözetmeye itmek sonucunu doğurur. Buna göre şûra nazariyesi, İslam şeriatının bütünlüğünü korumak, toplumu yönlendirmek ve düzeyini yükseltmek için öngörülmüştür.

İslam, bize Müslümanların işlerinin temelini oluşturacak şûra ilkesini getirmiş olduğu gibi bu ilkenin üzerinde yükseldiği kuralları ve uygulandığı alanın sınırlarını da getirmiş bulunuyor. Fakat bu temel kuralları -diğer birtakım kuralları ve özellikle de mekân, zaman ve toplumların değişmesiyle değişebilen durumları, emir ve görüş sahiplerinin yetkisine bırakmış olsa bile- ümmet içindeki emir ve görüş sahiplerine bırakmamıştır.

Şûra ilkesinin üzerinde yükseldiği temel kuralların hükmü, ilkenin kendisinin hükmünün aynısıdır: Hiçbir değişiklik ve düzeltme kabul etmezler. Çünkü bu temel kurallar, ya şûra ilkesini öngören iki nassın gereğidir, ya da diğer birtakım nassların ortaya koymuş olduğu kurallardır. İslam’ın getirmiş olduğu kurallar ise hiçbir değişiklik ve düzeltme kabul etmez.

Şûranın Adabı

Şûra ilkesinin üzerinde yükseldiği temel kurallar şunlardır:

1- Şûra hem yöneticiler hem de yönetilenler için öngörülmüş bir haktır. İki taraftan birisi, diğerine oranla daha üstün bir hakkın sahibi değildir. Buna göre yöneticiler, ümmetin her bir işi ile ilgili olarak görüşlerini ortaya koyabileceği gibi yönetilmekte olan her bir kişi de ümmetin herhangi bir işi hakkında görüşünü açıklayabilir.

Yöneticilerin de yönetilenlerin de bu hakları, Yüce Allah’ın şu buyruğundan kaynaklanmaktadır: “Ve onların işleri kendi aralarında şûra iledir.”

Allah burada: “el-emr = iş”i, Müslümanların tümüne ait olmakla nitelemiştir. “Emr”, tümüne ait olduğuna göre yöneten de yönetilen de buna eşit şekilde hak kazanır ve gereğini yerine getirmek konusunda da hakları eşit demektir. Dolayısıyla iki kesimden birisi bunu kendi tekeline alamaz veya başkasının böyle bir hakka sahip olmadığını ileri süremez.

Bu hakkı kullanma şeklinin düzenlenmesine gelince; bu, çağın, yerin ve toplumların değişik olmasına göre farklı şekiller alabilir. Bu nedenle bu şeklin düzenlenmesi, İslam toplumunun emir ve görüş sahiplerine bırakılmıştır. Bunlar bu işi, şartlarına uygun düşecek şekilde ve güçlerinin sınırları içerisinde olmak üzere düzenlerler.

2- Ümmeti ilgilendiren bütün işlerin şûraya sunulması, yöneticilerin görevidir, hakları değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İş hususunda onlarla istişare yap.”

Bu nass, küçük olsun büyük olsun, ümmeti ilgilendiren her iş hakkında istişare yapmayı yöneticiye emretmektedir. Yönetici böyle bir işi ümmete sunmayacak olursa, görevini gereği gibi yerine getirmemiş olur. Ümmet de şûra ile ilgili hakkını kullanarak görüşünü belirtmek ve yöneticilerden -Allah’ın öngördüğü şekilde- görüşlerini değerlendirmelerini istemek hakkına sahip bulunmaktadır. Yine ümmet, kendisine sunulmayan her işin kendisine sunulmasını da isteyebilir. Aynı şekilde konu hakkında yöneticilerin düşündüklerini açıklamalarını da isteyebilir. Böylelikle bütün bunlardan sonra ümmet, en hayırlı gördüğü şekli belirterek görüşünü ortaya koyar.

3- Şûranın sırf Allah rızası için olması gerekir. Şûrada yalnızca O’nun yanındaki mükâfat gözetilmeli, İslam’ın şanını yükseltmek için çalışmalı, kişisel durumlar ve menfaatler, ulusal ve bölgesel çıkarlar söz konusu edilmemeli, bunlar amaç olmamalıdır. Çünkü Allah, yalnızca kendisi için yapılanın ve yalnızca kendi rızası göz önünde bulundurulanın dışında kalan hiçbir ameli kabul etmez: “Gözünü aç, hâlis din, yalnız Allah’ındır.” (Zümer, 3)

Allah’ın rızasına bağlananın ve dinini Allah’a halis kılanın dışındakiler ise müminlerin yolundan gitmiş olamazlar: “Tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah (ın rızasın)a sımsıkı bağlananlar ve dinlerini Allah’a hâlis kılanlar başka; işte bunlar, müminlerle beraber olanlardır.” (Nisan, 146)

Şûranın; yalan, aldatma, hile, zorlama veya rüşvet gibi birtakım esaslar üzerinde kurulu olması sahih (doğru, geçerli) bir şey değildir. Bütün bunları İslam, bizatihi haram kılmıştır. Bunları şûra içerisinde yapan kişi, Allah’a da Rasûlüne de ihanet etmiş demektir. Allah’ın kendisine yüklemiş olduğu emanete de aynı şekilde ihanettir. Çünkü şûra, sahibinin boynundaki bir emanettir ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi: “İstişare edilen kendisine güvenilen kişidir.” Eğer emânetine ihanet ederse, Allah’ın haram kılmış olduğu bir işi yapmış olur ve Allah’a da Rasûlüne de ihanet etmiş olur: “Ey iman edenler, Allah’a ihanet etmeyin, Rasûlü’ne de (hainlik etmeyin). Bilip dururken emanetlerinize de ihanet etmeyin.” (Enfal, 27)

4- Görüş sahiplerinin bir tek görüş etrafında birleşmeleri zorunlu değildir. Geçerli olacak görüş, ortaya konulan görüşlerin ele alınıp, görüşülmeye sunulmuş konunun bütün yönleriyle incelenmesinden sonra, çoğunluğun ittifak ettiği husustur. Müslümanların çoğunluğu için “Müslüman Cemaat” deyimi de kullanılabilir. Hz. Huzeyfe radıyallahu anh’ın gelecekte ümmet arasında ortaya çıkacak fitneleri haber veren, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği ünlü hadis buna delildir. Huzeyfe radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sordu: “Eğer buna (bu fitnelere) erişecek olursam, ne yapmamı emredersin?”. Buyurdu ki: “Müslüman cemaatten ve onların imamından ayrılma.” Huzeyfe radıyallahu anh diyor ki: Dedim ki: “Şayet onların bir cemaati ve bir imamları yoksa?” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bu (sapık) fırkaların tümünden uzak dur.”[7]

Bu hadiste sözü edilen cemaat, Müslümanların tümü değildir, Müslümanların çoğunluğudur ve bu çoğunluk başkaları bir tarafa, “hak üzerinde olmakla” nitelendirilmiştir.

Çoğunluğun görüşünün yanlış, azınlığın görüşünün de doğru olması aklen kabul edilebilir. Ancak bu, az rastlanılan bir şeydir. Şer’an öngörülen ise herkes yalnızca Allah rızası için görüşünü ortaya koyduğu, görüşler de taassupla savunulmadığı veya reddedilmediği sürece, çoğunluğun görüşünün doğru olacağıdır. Bunun temeli de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu buyruğudur: “Ümmetim sapıklık üzere birleşmez.”[8]

“Muhakkak ki Allah ümmetimi (ravi Abdullah bin Ömer der ki: veya şöyle buyurdu: “Muhammed ümmetini) sapıklık üzere birleştirmez. Allah’ın eli cemaat ile birliktedir. Kim (cemaatten) ayrılırsa, ateşe (gitmek üzere) ayrılır.”[9]

Başka bir rivayette de şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan, ümmetimin sapıklık üzere toplanmamalarını diledim. O da bu dileğimi bana verdi…”[10]

Buna göre her zaman için Allah, cemaatin hatasını düzeltir ve onu doğru olana yöneltir.

5- Görüşü kabul edilmeyen azınlık, çoğunluğun görüşünü uygulamaya kalkışacakların başında olmalıdır. Çoğunluğun görüşünün, uyulması gerekli ve başkasına uymanın doğru olamayacağı görüş olması nedeniyle, ihlasla uygulamalı ve o görüşü çoğunluğun savunduğu gibi de savunmalıdır.

Azınlık, tartışma dönemini geride bırakmış olan bir görüşü yeniden tartışmak veya uygulama alanına geçmesi öngörülmüş bir görüş hakkında şüpheler uyandırmaya çalışmak hakkına sahip değildir. Çünkü çoğunluğun görüşünü hemen uygulamaya kalkışmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetidir ve her Müslümanın da bu sünneti yerine getirmesi gerekir. Çünkü bu, Yüce Allah’ın şu buyruklarının bir gereğidir:

“Râsul size her ne verirse onu alın ve sizleri her neden sakındırırsa da ondan sakının.” (Haşr, 7)

“Muhakkak ki sizin için, bir de Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Rasûlünde uyulmaya değer güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Ashabı ile istişare edip çoğunluk Uhud’a çıkmak görüşünü ortaya atınca, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de bu sünnetini ortaya koymuştur. Böylelikle o, çoğunluğun görüşünü uygulamaya koyan ilk kişi olmuştur. Çünkü hemen oturduğu yerden kalkarak içeri girmiş ve zırhını kuşanmış, arkasından da hem çoğunluğa hem azınlığa kumandanlık etmek ve Medine dışında düşmanı karşılamak üzere onların yanına çıkmıştır. Daha sonra ortaya çıkan olayların uyulmaya değer olan görüş olarak ortaya çıkardığı kendi kişisel görüşüne aykırı olmakla birlikte, çoğunluğun görüşünü uygulamak için süratle hareket etmiştir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra, Ridde Savaşlarında ashab da bu sünnet ile amel etmiştir. İşin başında çoğunluk, mürtedlerle savaşmamak ve onlarla barış yapmak görüşünde idi. Başta Ebû Bekir radıyallahu anh olmak üzere azınlığın görüşü, mürtedlerle savaşmaya ve onlara taviz vermemeye yönelik idi. Tartışma da uygun görmelerinden sonra çoğunluğun, azınlığın savunduğu görüşü kabul etmeleriyle sonuçlandı. Bu görüş de uygulama alanına konulunca, önceleri savaşmak yanlısı olmayanlar, bu görüşü uygulayanların ve onun uygulanması yolunda mallarını ve canlarını feda edenlerin başında yer aldılar.

İşte bunlar, İslam’ın şûra ilkesinin üzerinde yükseldiği temel kurallardır. Gerçekte bu kurallar, şûra ilkesinin tamamlayıcı unsurlarıdır ve bunlar söz konusu ilkenin bir parçasıdır.

Şûra Ehli

Şûra ehli, ehlu’l-hall ve’l-akd (meseleleri çözüme bağlayanlar) ile İslam Ümmeti’nin görüş sahipleridir. Bu gibilerin sayıları, ümmetin sayısına oranla tabii olarak sınırlı olacaktır. Şûra ehlinin ümmetin tümünü kapsaması mümkün değildir. Çünkü danışma, ancak doğru bir görüş ortaya koyabilen olgun bir kişi ile yapılabilir ve danışma, ancak olgun görüş sahipleriyle ve şûraya sunulan işler hakkında bilgisi bulunan kişilerle yapıldığı zaman bir değer ifade eder.

Durumların mantığı, şûra ehlinin sınırlı olmasını gerektirdiği gibi, İslam’ın mantığı da bütün şûra ehlinin veya çoğunluğunun İslam şeriatını genellikle tam anlamıyla bilen kimselerden olmasını gerektirmektedir. Çünkü şûra, İslam şeriatının naslarına ve bu şeriatın teşri ruhunun dışına taşmamakla sınırlıdır.

Artık hayat, oldukça giriftleşmiş bulunduğu, sorunların şer’i yönlerinin dışında teknik diğer birtakım yönleri de bulunduğu için, şûra ehlinin hem genelde İslam şeriatını bilen ve hem de ümmetin maslahatı ile ilgili bulunan ilim, teknik ve sanatları bilen kimselerden olması gerekmektedir. -İslam şeriatı ile ilgili olan konularda genelde şeriatı bilen kimselerin dışında olanların görüş belirtme haklarının olmaması şartıyla- şûra ehlinin ihtisas alanlarına göre seçilmelerini engelleyen hiçbir durum yoktur. Ya da şeriatın sınırlarının dışına taşan veya onun ruhuna uygun düşmeyen şeyleri reddedip şeriat içerisindeki doğru yerine oturtmayı sağlayacak özel bir heyet de bulunabilir. Bu heyetin şûra ehlinden oluşacak özel bir komisyon olması ile -meselâ bir mahkeme gibi- kazai başka bir kurul olması arasında fark yoktur. Bütün bunlar, ulu’l-emr’e ve ümmet arasındaki görüş sahiplerine bırakılmıştır. Onlar, bunları şartlara ve durumlara göre ve ümmetin maslahatını koruyacak şekilde düzenlerler.

İslam Şeriatı, şûra ehlinin sayılarını ve onların seçilme yollarını sınırlamış değildir. Bu konuda zaman ve mekân şartları göz önünde tutulur. Eskiden şûra ehli, Medine’de ikamet eden Muhâcirler, Ensâr ve diğer ileri gelenler idi. Daha sonraları bunlara çeşitli İslam memleketlerindeki yöneticilerle ordu komutanları da katıldı. Zamanla bu durumda tekâmül oldu ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı, her bölgedeki nüfuz, makam ve mevki sahipleri, ordu ve askeri birliklerin komutanları ve İslam ülkesinin tümündeki yöneticiler, şûra ehlinin arasında yer aldı.

Geçmiş İslami uygulamalarda, genel olarak yöneticilerle ordu komutanlarının şûra ehli arasında değerlendirilmiş olduğunu görüyoruz. Fakat icma olmadığı sürece geçmiş uygulamaların teşri güçleri yoktur. Bu uygulamalar icma değil ise bunlara uygun amel etmek veya bunları ihmal etmek, genel maslahata (kamu yararına) bağlı olan bir şey olur.

Şura Ehline Bulunması Gereken Şartlar

Şûra ehlinden olacak kişide aşağıdaki şartların bulunması gerekmektedir:

Adâlet: Şûraya elverişli bulunan bir kişinin adâlet sahibi olması şarttır. Adâlet ise, farzları yerine getirmek, isyanı gerektiren ve alçaltıcı işlerden uzak kalmak, mürüvvete (şahsiyete, mertliğe) aykırı durumlarda bulunmamak demektir.

İlim: Şûra ehlinde ilim sıfatının bulunması da şarttır. Burada ilim, geniş anlamıyla kast edilmektedir. Dinî, siyasi ve diğer bilgiler bu kavram içerisine girer. Şûra ehlinden olan birisinin bütün ilimleri bilmesi gerekmez. Geometri, tıp veya başka bir ilim dalını ana çizgileriyle bilmesi yeterlidir. Âlimlerin tümünün de müctehid olması zorunlu değildir. Ayrı ayrı her bir kişide değil de onların tümünde ictihadın bulunması yeterlidir.

Şûra ehlinin çoğunluğunda ilim şartı bulunursa, aralarında âlim olmayan birisinin bulunması caiz olur. Kendisine sunulan konuyu, hakkında hüküm vermesini ve görüş belirtmesini mümkün kılacak şekilde anlayabilecek bir kültüre sahip olması yeter.

Görüş ve Hikmet Sahibi Olmak: Şûraya katılacak kimsede güzel görüş ve hikmet sahibi olmak şartı da aranır. Asabiyyet sahibi kimselerden olması ise şart değildir. Çünkü şûranın temeli hikmetli, şeriata uygun, hevâ ve asabiyyet duygularından uzak kalan doğru görüştür.[11]

[1]. Şuabu’l İman, 10-41

[2]. Tirmizî

[3]. Mucemu’l Evsat (6/365) 6627. Zayıf bir hadistir.

[4]. Sunenu Ebi Dâvûd (4/333) 5128; Sunenu İbni Mace (2/1233) 3745-3746; Sunenu’t Tirmizi (5/125) 2822-2823. Sahih, Meşhur bir hadistir.

[5]. Edeb, İbnu Ebi Şeybe, Sayfa: 149 (46). Sahih, Maktu bir hadistir.

[6]. el-Kurtubî, Tefsir, IV, 249-251; er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb, III, 120-122.

[7]. Sahihu’l Buhari (4/200) 3606; Sahihu Müslim (3/1475)  51- (1847)

[8]. El Kunâ ve’l Esma, Dulabî, (2/515) 937, Sahih li gayrihi bir hadistir.

[9]. Sunenu’t Tirmizi (4/466) 2167. Sahih li gayrihi bir hadistir.

[10]. Mucemu’l Kebir, Taberani (2/280) 2171; Müsned, Ahmed b. Hanbel (45/200) 27224. Sahih li gayrihi bir hadistir.

[11]. el-Hilâfe, 15 vd.; el-Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, 4.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir