HAKİKATİN İZİNDE…

“İsfahan ehlinden Farisi bir kişiydim. Babam köyümüzün başkanıydı. Beni öylesine severdi ki onun sevgisi bir cariye gibi evde hapsolmama sebep olmuştu. Mecusilikte gösterdiğim çabalar sonucu, sürekli yanmakta olup bir saat bile söndürülmeyen ateşin bakıcısı olmuştum. Babamın büyük bir arazisi vardı. Bana ‘Bugün meşguliyetimden dolayı arazinin işleriyle ilgilenemedim, sen git ve ilgilen’ dedi ve yapmamı istediği bazı işleri bana söyledi. Araziye gitmek için yola çıktım ancak yolda bir kiliseye rastladım. İçeriden bazı sesler duydum. Hristiyanlar orada dua ediyorlardı. Babam beni eve hapsettiği için insanların durumlarından hiç haberim yoktu. Onların yanına girdim ve ne yaptıklarına baktım. İbadet ve dualarını görünce bu hoşuma gitti. Kendi kendime ‘Vallahi bu bizim dinimizden daha hayırlıdır’ dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Babamın arazisini de bıraktım oraya hiç gitmedim. Onlara: ‘Bu dine nerede ulaşabilirim?’ diye sorunca bana: ‘Şam’da’ dediler. Daha sonra babamın yanına döndüm. Merakından peşimden adam yollamıştı ve ben onun tüm işlerini engellemiştim. Onun yanına gittiğimde “Oğlum, nerede idin? Sana bazı görevler vermedim mi?” dedi. Ben: ‘Babacığım, bir kilisede ibadet eden bazı kimseler gördüm, onların dini hoşuma gitti. Vallahi güneş batıncaya dek onların yanında idim’ dedim. O: ‘Oğlum, o dinde hayır yoktur, senin ve babalarının dini daha hayırlıdır’ dediyse de ben: ‘Hayır vallahi o din bizim dinimizden daha hayırlı’ dedim. Bunun üzerine ayaklarımdan beni bağlayıp eve hapsetti.

Ben bu Hristiyanlara bir haberci göndererek onlara ‘Size Şam’dan Hristiyan tüccarlardan oluşan bir kafile gelirse bana haber verin’ dedim. Onlar da böyle bir kafile geldiğinde bana haber verdiler. Bu kimselere işlerini bitirip de dönmek istediklerinde beni çağırmalarını söyledim. Bu kimseler dönmek istediklerinde bana haber verdiler.

Kaçmayı başarıp onlarla birlikte yola çıktım. Şam’a geldiğimde: ‘Bu dinin en faziletlisi kimdir?’ diye sordum. Oradakiler bana bir kilisedeki bir din adamını söylediler. Onun yanına giderek ‘Ben bu dine girmek, bu kilisede kalarak sana hizmet etmek, senden bir şeyler öğrenmek ve birlikte dua-ibadet etmek istiyorum’ dedim. O ‘Girebilirsin’ dedi, ben de kilisede kalmaya başladım. Bu kişi aslında kötü bir kişiydi. Oradakilere sadakayı emrediyor ama bunu kendisi almak istiyor, ona bir şey getirdiklerinde kendisi için biriktiriyor, fakirlere vermiyordu. Bu biriktirdikleri yedi küp altın ve gümüş olmuştu. Onun bu yaptıklarından dolayı ondan nefret eder olmuştum. Öldü ve oradaki Hristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Ben onlara: ‘Bu kişi kötü bir kişiydi. Size sadaka vermenizi tavsiye etmesi, vereceklerinize tamah etmesi sebebiyleydi. Sizin getirdiklerinizi kendisi için biriktirdi, fakirlere dağıtmadı’ dedim. Bana ‘Sen nereden biliyorsun?’ dediler. Ben: ‘Size onun biriktirdiklerini göstereyim’ dedim. ‘Göster dediler. Onlara yerini gösterdim ve oradan yedi küp dolusu altın ve gümüş çıkardılar. Bunu görünce ‘Vallahi onu gömmeyiz’ dediler ve asarak taşladılar.

Bu ölen kişinin yerine başka birisini geçirdiler. Namaz kılmayan insanlar içerisinde ondan daha faziletlisini görmedim. Ondan daha çok zühd sahibi olanı, ondan daha çok ahireti isteyeni, gece-gündüz ondan daha çok amel edeni görmedim. Onu çok sevdim. Bir müddet onun yanında kaldım, vefat edeceği an gelmişti. Ona dedim ki: ‘Ey falan kişi, seninle birlikte kaldım, kimseyi sevmediğim kadar seni sevdim. Allah’ın emri şimdi sana ulaştı. Bana neyi tavsiye edersin, kime gideyim?’ Şöyle dedi: ‘Oğulcuğum, vallahi üzerinde olduğun şey üzere olan kimse tanımıyorum, insanlar değiştiler ve doğruları terk ettiler. Sadece Musul’da bir kişi tanıyorum. Falan kişidir ve hak üzeredir.’

O öldükten sonra Musul’daki bu kişinin yanına gittim ve şöyle dedim: ‘Ey falan kişi, seni bana falan kişi tavsiye etti. Senin de onun üzerinde olduğu şey üzere olduğunu söyledi.’ Adam: ‘Benimle kalabilirsin’ dedi. Onun yanında kaldım ve diğer arkadaşı gibi salih bir kimse olduğunu gördüm. Onun da vefat vakti geldi ve ona da ‘Ey falan! Falan kişi bana seni tavsiye etmişti, sana ulaşmamı söylemişti. Şimdi sana da Allah’ın emri geldi. Bana ne tavsiye ediyorsun?’ dediğimde şöyle cevap verdi: “Oğulcuğum, vallahi şu bizim üzerinde olduğumuz şey üzere olan kimse bilmiyorum. Sadece Nusaybin’de falan kişi vardır, onun yanına git’ dedi.
Bu kişi vefat ettikten sonra Nusaybin’deki kişinin yanına gittim ve arkadaşımın bana kendisini tavsiye ettiğini söyledim. Bu kişi de bana ‘Yanımda kalabilirsin’ dedi. Onun yanında kaldım ve onu da önceki kişi gibi (salih bir insan olduğunu) gördüm. Bir müddet sonra onun da ölüm vakti geldi. Vefat edeceği zaman ona dedim ki: ‘Arkadaşın bana seni tavsiye etmişti. Sen bana ne emredersin?’ O: ‘Oğulcuğum, vallahi bizim durumumuz üzere olan kimse bilmiyorum ki sana onu tavsiye edeyim. Ancak Amuriyye’de bir kişi vardır, o bizim üzerinde olduğumuz şey üzeredir, istersen ona git’ dedi.

O vefat ettikten sonra Amuriyye’deki kişinin yanına gittim. Ona durumu haber verdim. O da ‘Yanımda kalabilirsin’ dedi. Onun yanında kaldım, o da diğer vefat eden arkadaşı gibiydi. Onun yanındayken, çalışıp kazanç elde ettim. Birkaç inek ve biraz malım oldu. Sonra onun da ölüm vakti geldi. Yine o kişiye “Ey falan kişi, ben falan kişinin yanındaydım, o bana falan kişiyi tavsiye etti. O kişi de bana seni tavsiye etti. Sen bana kimi tavsiye edersin?’ diye sordum. O: ‘Oğulcuğum, vallahi şu bizim bulunduğumuz durum üzere olan tavsiye edebileceğim kimse bilmiyorum. Ancak İbrahim’in dini üzere gönderilecek olan nebinin zamanı gelmiştir. Arapların arasından çıkar, iki tepe arasında hurmalık bir yere göç eder. Onun açık alametleri vardır. Hediyeyi kabul eder ancak sadakayı kabul etmez. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. Eğer bu beldeye gidebilirsen git” dedi. Onun vefatından sonra ben Amuriyye’de bir müddet kaldım. Sonra bir tüccar grubuyla karşılaştım ve onlara: ‘Beni Arapların diyarına götürürseniz size şu inekleri ve şu malları veririm’ dedim. Onlar ‘Tamam’ dediler. Onlara mallarımı verdim ve beni yanlarında götürdüler. Ancak Vadi’l-Kura’ya geldiğimizde bana haksızlık ederek Yahudi bir adama beni köle olarak sattılar. Onun yanında kalırken hurmalıklar gördüm ve arkadaşımın bana bahsettiği yerin burası olduğunu düşünerek ümitlendim. Ben onun yanında kalırken bir gün onun amcasının oğlu Medine’den Beni Kurayza’dan gelerek beni satın aldı ve Medine’ye götürdü. Vallahi oranın arkadaşımın tarif ettiği özelliklere sahip bir yer olduğunu gördüm. Orada kalmaya başladım. Allahu Teâlâ Rasûlü’nü gönderdi ve o Mekke’de yaşadığı sürece ben onunla ilgili hiçbir şey duymadım zira köle olduğum için kendi işlerimi yapmakla meşguldüm.

O Medine’ye gelmişti. Günlerden bir gün ben sahibimin ağaçlarından birinin üzerinde çalışıyordum ve sahibim de orada oturuyordu. Amcasının oğlu gelerek ona: ‘Allah Beni Kayle[1]’yi kahretsin! Vallahi onlar şimdi Kuba’da, Mekke’den bugün gelen bir adamın etrafında toplanmışlar, onun Peygamber olduğunu iddia ediyorlar.’ Vallahi bunu duyduğumda titremeye başladım neredeyse efendimin üzerine düşecektim. Hurma ağacından indim ve gelen kişiye ‘Ne diyorsun?’ dedim. Efendim bana sinirlenerek şiddetle vurdu ve ‘Sana ne oluyor? İşine dön’ dedi. Ben: ‘Hiçbir şey’ dedim, ancak söylediği şeyden emin olmak istiyordum. Yanımda biriktirdiğim birkaç şey vardı. Akşam olunca onları alarak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gittim. O henüz Kuba’daydı. Ona: ‘Bana senin salih bir insan olduğunu söylediler yanında da ihtiyaç sahibi kimseler varmış. Bunlar yanımdaki sadaka olarak ayırdığım şeyler. Buna başkalarından daha çok ihtiyacınızın olduğunu gördüm’ dedim ve onun yanına koydum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına ‘Siz yiyin’ dedi ve kendisi bir şey yemedi. Ben kendi kendime ‘Bu birincisi’ dedim.

Sonra döndüm. Bir şeyler daha biriktirdim ve Rasûlullah Medine’ye geldikten sonra bu biriktirdiklerimi ona götürdüm ve dedim ki: “Gördüğüm kadarıyla sadaka olarak getirdiğimden yemediniz, bunu size hediye olarak ikram ediyorum.’ Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem götürdüğümden yedi ve ashabına da yemelerini söyledi onlar da yediler. İçimden ‘Bu da iki’ dedim.

Sonra bir gün Rasûlullah’ın yanına gittiğimde o Bakiu’l-Gargad’da bir cenazedeydi. Ashabıyla birlikte oturuyordu, selam verdim ve etrafında döndüm. Sırtına bakıyor, arkadaşımın bana anlattığı mührü görmeye uğraşıyordum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benim O’nun etrafında döndüğümü görünce bana anlatılan şeyi araştırdığımı anladı ve üzerindeki ridasını attı. Peygamberlik mührünü gördüm ve eğilip onu öptüm, ağladım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Dön’ dedi, döndüm ve başımdan geçenleri simdi sana anlattığım gibi ona anlattım ey İbni Abbas. Ashabın bunları duyması Rasûlullah’ın hoşuna gitti.”

Selman kendi (kölelik) işleri dolayısıyla Bedir ve Uhud’a katılamadı. Şöyle devam eder: “Daha sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana “Ey Selman mükatebede bulun” dedi. Ben de sahibimle üç yüz hurma ağacı ve kırk ukayye ödemek üzere mükatebede bulundum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına “Arkadaşınıza yardım ediniz” dedi, onlar da bana yardım ettiler. Kimisi otuz, kimisi yirmi, kimisi on beş-yani herkes gücü yettiğince-bana hurma fidanı yardımında bulundular. Sonunda benim için üç yüz fidan toplandı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana: “Ey Selman, git ve onlar için çukurlar kaz sonra bana haber ver, ben onları dikeyim. Ben çukurları arkadaşlarımın da yardımlarıyla kazdım, sonra Rasûlullah haber verdim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benimle oraya geldi ve kendi eliyle fidanları dikti. Selman’ın nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki diktiklerinden hiçbiri ölmedi. Böylece hurma ağaçlarını tamamlamış oldum ve geriye ödeyeceğim mal kalıyordu. Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir savaşta elde edilen, tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın gelmişti. “Mükatib Selman Farisi ne yaptı?” dedi. Beni çağırdılar, yanına gittiğimde “Bunu al ve borcunu öde ey Selman” diyerek altını bana verdi. Bu benim borcumu nasıl kapatacak ya Rasûlallah?’ dedim. “Onu al, Allah onunla senin borcunu kapatacaktır” dedi. Onu aldım ve tarttım. Selman’ın nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki tam kırk ukayye geldi ve bununla borcumu ödedim, hürriyetime kavuştum ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Hendek Savaşı’na katıldım ve onun katıldığı hiçbir savaşı kaçırmadım.”[2]

Hakikati arama yolunda ne uzun bir yolculuk! Bir bu sebatkârlığa, gayret ve azme; bir de hakikati önlerinde bulup da onu bırakıp başka şeylere yönelenlerin durumuna bakınız.

Kıssadan Çıkarılacak Dersler

  1. Selman-ı Farisi’nin sürekli bir arayış içinde olması göstermektedir ki kişinin kalbinin mutmain olacağı tek din İslam’dır. Kişi sadece hak mabud olan Allah’ı bulur ve anarsa huzura kavuşabilir. Bu husus ayet-i kerimede de açıkça beyan edilmiştir. “Onlar iman edenler ve Allah’ı anarak kalpleri mutmain olanlar (huzura kavuşanlar)dır. İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” (Ra’d, 28)
  2. Selman-ı Farisi’nin Hristiyanlığı araştırmak istediği zaman babasının ona izin vermemesi ve Mecusiliğin daha üstün olduğunu söylemesi her çocuk İslam fıtratı üzere doğar hadisini hatırlatmaktadır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecûsî yapar…” [3]
  3. Babasının sert bir tepki vererek Hristiyanlığı öğrenmesini yasaklaması üzerine onun Hristiyanlığa daha fazla meyletmesi, ölçüsüz konulan yasakların insanları karşı tarafa meylettirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
  4. Babasının tüm çabalarına rağmen onun kaçıp farklı bir ülkeye gitmesi, hakkı bulma adına sınır tanımamak, gerekirse dağları delip denizleri aşmayı göze almak gerektiğini gözler önüne sermektedir.
  5. Suriye’de yeni dini olan Hristiyanlığı öğrenirken, bilgilerini daha da artırmak için Musul’a gitmesi, ilim talebi için rihlet yapmak gerektiğini, ilim talebelerinin de yolculuk meşakkatini göze almaları gerektiğini bir kez daha bize hatırlatmaktadır.
  6. İlim öğrendiği Hristiyan din bilgininin Selman-ı Farisi’ye; “Oğulcuğum, vallahi şu bizim bulunduğumuz durum üzere olan tavsiye edebileceğim kimse bilmiyorum. Ancak İbrahim’in dini üzere gönderilecek olan nebinin zamanı gelmiştir. Arapların arasından çıkar, iki tepe arasında hurmalık bir yere göç eder. Onun açık alametleri vardır. Hediyeyi kabul eder ancak sadakayı kabul etmez. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. Eğer bu beldeye gidebilirsen git” diyerek nasihatte bulunması ilim ehlinin ölüm döşeğinde dahi olsa hakkı tavsiye etmesine güzel bir örneklik teşkil etmektedir.
  7. Selman-ı Farisi hak uğruna çıkmış olduğu bu yolda köle olarak satılmış ve ilahi takdir ile Medine’ye ulaşmıştır. Kişinin tek derdi ahiret olup, niyeti halisane olursa işte bu şekilde Allah’ın yardımının ona ulaşması muhakkaktır. “Bizim uğrumuzda cihad eden (ve çaba gösteren)lere (gelince); biz onları elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allah iyilik (ve iyi iş) yapanlarla beraberdir.” (Ankebût, 69)
  8. Selmân-ı Fârisî’nin Medine’de iken sürekli olarak Araplardan bir peygamber çıkmasını beklemesi, hakkı bulma isteğinin kısa süreli bir heves olmayıp, uzun soluklu bir mücadele olduğunu göstermektedir.
  9. Selman-ı Farisi’nin hakikat yolunda ihlas ve istikrarı bırakmaması, karşısına çıkan zorlukları rahat bir şekilde aştığını ve tüm Müslümanların da yolunda yürürken karşılarına çıkan zorluklar esnasında sebat ve ihlası bırakmayıp azimle hedefe kilitlenip ümidini asla yitirmemesi gerektiğini öğretmektedir. Bununla beraber kişinin ihlaslı olup mücadeleyi bırakmaması durumunda Allah azze ve celle’nin kişinin mücadelesini karşılıksız bırakmayacağı gerçeği de ortaya çıkmaktadır.
  10. Bir gün, sahibinin bahçesinde çalışırken Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiğini ve Kuba’da konakladığı haberini aldı. Haberi duyunca heyecan ve hayretini, sevinç ve neşesini gizleyemedi. Öfkeyle irkilen sahibi, kızgınlıkla Selmân’a bir tokat savurdu ve ağır hakaret etti. Fakat o, başına gelene hiç aldırmıyordu. Zira yıllarca peşinden koştuğu hakikatin habercisi ayağına kadar gelmişti. İşte hakikat sevdalıları böyledir. Hakkı ve hakikati bulduktan sonra bütün musibetler onlara hafif gelir.
  11. Selman-ı Farisi, peygamberliğin alametlerine dair üç bilgi edinmiş ve bu üç özellik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’de var mı diye test etmiştir. İşte bu da bize göstermektedir ki hakka tabi olmada şek ve şüpheye mahal yoktur. Gerekirse test edilmeli, sınanmalı ve yakînî bir şekilde iman edilmelidir.
  12. Selman-ı Farisi hicretin beşinci senesine kadar köle olarak kalmış ancak kölelik hayatında yaşamış olduğu zorluklara rağmen İslam’dan dönmemiş ve hak üzere sebat etmiştir. Bu olay günümüz Müslümanlarına, şartlar ne kadar zor olursa olsun “Hak üzere sebat etmek gerektiği” mesajını vermektedir.
  13. Yahudi sahibinin ödeyemeyeceği meblağda bir para istemesi, küfür ve tuğyanda her daim haddi aşan Yahudilerin tipik bir özelliğini ortaya koymaktadır. Hakkın tarafında olmak bir tarafa, hakkın taraftarlarına taraf olmak onların düstûrudur.
  14. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ashabından kardeşlerine yardım etmelerini istedi. Neticede Müslümanların katkılarıyla istenen bedel karşılanınca, Selmân radıyallahu anh özgürlüğüne kavuştu. İşte biz Müslümanların düsturu da bu şekilde hakkın yanında, hak taraftarlarının her daim yardımında olmak, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmaktır. “…İyilikte ve takvâda yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık yapmada yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, cezalandırması çok şiddetli olandır.” (Maide, 2)

[1]. Hazrec kabilesi. Anneleri Kayle’den dolayı Araplar arasında Benî Kayle adıyla da meşhurdurlar.

[2].  Ahmed 5/441; İbn Sa’d, et-Tabakat 4/1/53, hasen bir isnadla rivayet eder. Ayrıca bkz: Mahmud el-Mısrî, Hayâtu’s-Sahâbe, s. 532-535, Polen Yayınları

[3]. Buhârî, 4775; Müslim, 6755

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir