ALLAH’A TESLİMİYET VE SORUMLULUK BİLİNCİ

“Ey iman edenler! Allah’ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, Rabblerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytulharam’a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram’a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun çünkü Allah’ın cezası çetindir.”

(Maide, 2)

Allah’ın Emirlerine Hürmet

Mümin olmak, şüphesiz en başta gaybi meselelere kati bir surette iman etmeyi gerekli kılar. İslam öncesi cahiliye dönemi yaşayan tüm topluluklarda, özellikle Araplarda, müşahede edilen tüm olumlu değişimin kaynağı samimi bir imandır. İman kalbe sızınca hayata bakışı da değiştiren çok güçlü bir tesir yapar. Bu tesire örnek kabilinden şunu söyleyebiliriz: Arap toplumunun cahiliye dönemi alametlerinden olan kız çocuğunu diri diri gömme geleneği İslam’dan sonra değişmiş, artık kız çocuğunu gözetmek ve terbiye etmek cennete götüren bir vesile olmuştur.

Salih aleyhisselam’ın kavminin helak edilmesi bir deveyi kesmek olarak tarif edilmemelidir. Çünkü deve veya başka bir hayvanı kesmek asıl itibarıyla caizdir. Onları helak eden asıl sebep Allah elçisinin Allah’tan tebliğ ettiği emre hürmet etmemeleriydi.

İslam’a girmeden önce Müslümanlara çok şiddetli husumet güden Ömer radıyallahu anh’tan öyle ameller ortaya çıkmıştı ki gerçekten Allah’ın hududuna hürmet etmenin en güzel yaklaşımları niteliğindeydi. Kendisinden rivayet edildiğine göre Hacerül Esved’e gelmiş, onu öpmüş ve şöyle demişti: “Ben senin zarar ve fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum. Şayet ben Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in seni öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim.”[1]

Gayba iman, Allah’ın koyduğu kanunlara, hürmet edilmesini istediği aylara, Allah için kesilen kurbana ve Allah’a kulluk edenlere hürmet etmeyi gerektirir.

Nefse Hâkim Olmak

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, görmüş olduğu bir rüya neticesinde ashabıyla umre gayesiyle Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Müslümanlar bu ziyaretin mutlaka gerçekleşeceğini ummuşlar ve büyük sevinç yaşamışlardı. Özellikle muhacirler doğup büyüdükleri ve Beytullah’ın kendisinde olduğu bu mübarek şehri görmek için sabırsızlanıyorlardı. Ancak bunu haber alan Kureyş kabilesi civar kabilelerin “Kureyş Müslümanlara engel olamadı” diye düşünmelerini istemiyordu. Bu durum hem Kureyş’in itibarını zedeler hem de insanları İslam’a yönlendirebilirdi. Bu yüzden Müslümanların bu yıl Kabe’ye varıp tavaf etmelerini engelleyip, onların asla tahammül edemeyecekleri bazı şartlar sundular. Başta Hz. Ömer radıyallahu anh olmak üzere bu duruma sahabeler çok öfkelenmişti.

İbn Ebi Hatem, Zeyd b. Eslem’ den rivayetle şöyle der: “Müşrikler, Rasûlallah ve ashabını onlar Hudeybiye’deyken Kabe’ye gitmelerini engellediler. Bu durum onlara çok ağır gelmişti. Doğu tarafından bazı müşrikler umre yapmak için onların yanından geçiyorlardı. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı “Onlar bizi nasıl engelledilerse bizde onları engelleyelim” dediler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.[2]

Seyyid Kutub rahimehullah şöyle der: “Gerçekten bu, insan nefsinin kriterlerine ve kalbin ölçülerine göre doruk noktadır. Ancak Rabbi tarafından insanlığı yönetmek ve aydınlık ufuklara yükseltmek için liderlik görevi ile görevlendirilen bu ümmetin ulaşmak zorunda olduğu bir doruk. İşte bu; liderliğin, önderliğin ve insanlara karşı şahitliğin gerektirdiği zorunlu bir yükümlülüktür. Bu yükümlülük Müslümanların İslam’ın ön gördüğü ve uygun gördüğü yöntem ile insanlara birer örnek olmaya çalıştıkları sırada karşılaşacakları sıkıntı ve güçlükleri unutmalarını gerektirir. Ancak o zaman İslam için güzel bir şahitlik yapmış olurlar. Böylece insanlar İslam’a sevgi duyacak ve seveceklerdir.”[3]

İyilik ve Takvada Yardımlaşmak

İyilik ve takvada yardımlaşmak İslam toplumunun üzerinde olduğu bir esastır. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ibadet ve muamelatın her hükmünü esasa bağlamış ve bunun gerçekleşmesi için teşvik etmiştir. Öyle ki en ağır cezaların uygulanması dahi insanları iyilik ve takvaya yönlendirmek için konulmuştur.

İyilik ve takva sadece şekilden ibaret olan bazı ibadetlere has değildir. Bu ibadetlerin ihlas ile yapılmasıyla beraber nikah, alışveriş, Allah yolunda can ve mal ile cihat etmek, fıkıhta işlenen diğer ahkamında bu meseleyle yakından ilgisi vardır.

İslam iyiliği salt kâr olarak görmeyi farklı bir açıdan ele almıştır. Geçmişte ve günümüzde İslam’ın ahkamının rafa kaldırıldığı toplumlarda iyilik ve yardımlaşma sadece zahiri getirisi olan şeylere hasredilirdi. Dostluk ve düşmanlıklar buna göre kurulurdu. İslam ise bu yaklaşımı kaldırmış, iyiliğin herkesi kuşatmasını murad etmiştir. Enes b. Malik radıyallahu anh şöyle rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et.” Ona “Ey Allah’ın elçisi buna mazlum olduğu için yardım ettim. Peki zalimken nasıl yardım ederim?” diye soruldu. Buyurdu ki: “O’nu engeller ve men edersin, işte bu ona yardımdır.” [4]

İmam Kurtubi rahimehullah der ki: “El-Ehfeş şöyle dedi: …Bu bütün insanlara iyilik ve takva hususunda yardımlaşma emridir. Yani birbirinize yardım edin, Allah’ın emrine teşvik edip onunla amel edin, Allah’ın yasakladığı şeyi terk edin ve ondan kaçının. Bu Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen şu hadise uygundur. O buyurur ki: ‘İyiliği gösteren onu yapan gibidir.[5] Aynı zamanda ‘Kötülüğü teşvik eden onu yapan gibidir.’ diye söylenmiştir…

…El-Maverdi şöyle der: ‘Allahu Teâlâ iyilikte yardımlaşmaya teşvik etmiş, bu emrinin ardından kendi sınırlarına riayet edilmesini emretmiştir. Çünkü takvada Allah’ın rızası, iyilikte de insanların hoşnutluğu vardır. Kim Allah’ın rızasını ve insanların hoşnutluğunu bir araya getirirse saadetini tamamlar ve hayatı nimetlerle dolar.’

…İbn Hüveyzimendad şöyle der: ‘İyilik ve takvada yardımlaşmak çeşitli şekillerde olur: Âlimin insanlara ilmi ile yardım etmesi, öğretmesi ve desteklemesi, zenginin malıyla destek olması, cesur kişinin Allah yolunda kahramanlık göstermesi, Müslümanların bir el olarak birbirlerini desteklemesi vaciptir. ‘Müminlerin her birinin kanı eşittir. Onları korumasına almada en alttaki kişi dahi çalışır, onlar kendi dışındakilere karşı tek bir el gibi olurlar.’[6] Haddi aşandan yüz çevirmek, ona yardım etmemek, yaptığı zulümden onu vazgeçirmek vaciptir.”[7]

Seyyid Kutub rahimehullah şöyle der: “Böylece İslam, kalpleri Allah’a, tüm değer ve ahlak ölçülerini de O’nun ölçüsüne bağladı. Arapları ve tüm insanlığı cahiliye taraftarlığından ve ırkçılık taassubundan kurtardı. Dost ve düşmanlar arasındaki ilişkileri düzenlerken kişisel, ailesel ve kabilesel yaklaşımları ortadan kaldırdı.

Arap yarımadasında insan yeniden doğdu. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan insan doğmuş oldu. Bu Arap’ın yeniden doğmuş olduğu gibi, yeryüzündeki bütün insanların da yeniden doğuşuydu. İslam’dan önce Arap Yarımadasından “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” ilkesine dayanan kör cahiliye taassubundan başka bir şey yoktu. Hatta bu taassup yeryüzünün diğer bölgelerine de hâkimdi.

İslam ufkuyla cahiliye çizgisi arasındaki mesafe, cahiliyede yaygın olan “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” prensibi ile “Sizi Mescid-i Haram’dan men ettiği için bir kavme olan kininiz, sakın sizi, onlara karşı tecavüze şevk etmesin. İyilikte ve takvada yardımlaşın. Günah işlemek ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” ayeti arasındaki uzaklık kadardır.

Cahiliye ilkesi nerede! Allah’ın emri nerede!

Ayetten Çıkarılacak Dersler

  1. İslam, İslam devleti sınırları içinde yaşayan gayrimüslimlere inançları sebebiyle haksızlık yapmayı emretmez. Bilakis onlar gerekli şartlar gerçekleşirse yardımlaşmaya en evla kişilerden olurlar. Bu İslam’ın komşuluk hakkına verdiği ehemmiyettendir. Hz. Ömer radıyallahu anh dilencilik yapan yaşlı bir Yahudi’ye hazineden maaş bağlatmış ve onun sıkıntısını gidermiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Allah din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkartmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.” (Mümtehine, 8)
  2. Zalim kim olursa olsun İslam onun gücünü kırmış, mazlum kim olursa olsun İslam onu desteklemiştir. Mazlum’un bedduası ile Allah arasında perde yoktur. Müslüman halifelerin bazı durumlarda tebalarıyla anlaşamadıkları durumlarda hâkimin önünde eşit şekilde yargılandıkları ve bazen davayı kaybettikleri tarihimizin pak sayfalarında kayıtlıdır.
  3. Zorluklara karşı Müslümanların tahammül etmeleri önemli bir vazifedir. Bazen şer gibi görünen durumlar insan hafsalasına sığmayacak hayırlar getirmektedir. Amaca çabuk ulaşmak için yanlış yönlere yönelmek şeytanın bir tuzağıdır. Müslümanın vazifesi görevini yerli yerince yapıp işin neticesini Allah’a havale etmektir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de savaş üzerinize yazıldı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şeyde sizin için hayır, yine olur ki hoşunuza giden bir şeyde de sizin için şer vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

[1]. Buhârî, 1597; Müslim, 1270

[2]. Mürsel hadis

[3]. Fi Zilali’l Kur’an, aynı ayetin tefsirinden

[4]. Buhari, 2443

[5]. Müslim, 1893

[6]. Ebu Davud, 4530

[7]. Kurtubi Tefsiri, aynı ayetin tefsirinden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir