MÜMİNLERLE KÂFİRLER ARASINDA MUVAZENE

MUVAHHİDLERLE MÜŞRİKLER MÜMİNLERLE KAFİRLER ARASINDA MUVAZENE

Müminler Ahiret Merkezli, Kâfirler ise Dünya Merkezli Bir Hayat Yaşarlar

Allah’a ve ahiret gününe iman eden müminler, dünya hayatını Allah’ın isim ve sıfatlarının eserleri ve ahiret hayatının tarlası olarak kabul ederler. Bundan dolayı asıl gayeleri Allah’ın rızasını kazanmak ve ahirette kurtuluşa nail olmaktır. Bunun içindir ki onlar, imtihan için gönderildikleri dünya hayatını faydalı ilim ve salih amellerle geçirmek için gayret ederler. Hayat onlar için iman, ibadet, güzel ahlâk ve Allah yolunda cihad etmekten ibarettir. Nitekim Yüce Mevlâ, Bakara suresinin başında onların özelliklerini şöyle beyan etmektedir: “Elif Lâm Mîm. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan kitap işte budur. O, takva sahiplerine doğru yolu gösterir. O takva sahipleri gayba iman ederler, namazı gerektiği şekilde kılarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden başkalarına da harcarlar. Yine onlar sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ederler; ahiretin varlığını da kesin olarak inanırlar. İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, murad(ların)a erenler de ancak onlardır.” (Bakara, 1-5)

Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Asra yemin olsun, gerçekten insanoğlu ziyandadır. Ancak iman edip salih ameller yapanlar ve birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler müstesna.” (Asr, 1-3)

Allah’a iman etmeyen ve ahiret inancı bulunmayan kâfirler, hayatın gayesini ve kâinatın yaratılış hikmetini idrak etmedikleri için dünya hayatının sadece dış görünüşüne bakmaktadırlar: “Onlar dünya hayatının sadece maddi yönünü bilirler; ahiretten ise habersizdirler. Onlar kendi yaratılışlarını hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri elbette bir anlam ve amaca göre ve belirlenmiş bir ecel ile yaratmıştır. Fakat insanların birçoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” (Rum, 7-8)

Maddenin içinde boğulup kalan ve maddenin ifade etmek için yaratıldığı manayı idrak edemeyen, şehadet âleminin zâhirî zînetine meftun olup gayb âleminin hakiki cemâline karşı kör olan kâfirler; Allah’ın insanoğluna bahşettiği en önemli nimetler olan kalp/akıl, göz ve kulak nimetlerini ta’til ederek nankörlüğün koyu karanlığında kaybolmuşlardır: “And olsun ki biz, cinlerden de insanlardan da pek çok cehennemlikler yarattık. Çünkü onların kalpleri vardır, anlamazlar; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar. Onlar hayvan sürüsü gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller bunlardır.” (A’raf, 179)

İşte manevi duyguları tamamen körelmiş ve maddiyata hapsolmuş bu müşrikler, büyük bir akılsızlıkla fâni olan dünya hayatını bâki olan ahiret hayatına tercih etmişlerdir: “…Kendilerini bekleyen şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlerin hâline! O kâfirler dünya hayatını ahiret hayatından üstün tutarlar…” (İbrahim, 2-3), “Öldükten sonra huzurumuza çıkacaklarına inanmayan, dünya hayatından memnun olup onunla kendilerini avutan ve ayetlerimize ilgisiz kalanlara gelince; kazandıkları günahlar yüzünden onların varacağı yer cehennemdir.” (Yunus: 7-8), “İnkâr edenler ise dünya zevklerinin peşine düşerler ve hayvanlar gibi yiyip içerler. Oysa onların yurtları ateştir.” (Muhammed, 12)

Dünyayı ahirete tercih eden, dünya hayatının zahirî süsüne aldanıp ahireti unutan bu bedbaht kâfirlerin akıbeti pek vahim olacaktır. İnsanlık tarihi boyunca dünyaya aldanan, dünyayı imar etmek için ahiretlerini harap eden ve dünya menfaatleri üzerinde boğuşarak insanlık hayatını fitne-fesat yuvasına çeviren nice müstekbirler helâk olup gitmişlerdir: “İnkâr edenler o gün ateşe sunulurlar ve onlara: ‘Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınızda tükettiniz. Bugün de hiç hakkınız olmadığı halde yeryüzünde büyüklük taslamanıza ve yoldan çıkmanıza karşılık, hor ve hakir eden bir azapla cezalanırsınız’ denir.” (Ahkâf, 20)

Şimdi de Allah’a iman eden ve ahiret hayatını dünya hayatına tercih eden Kur’an-ı mübin’in tabileri ile, şeytanî felsefeden ve dinsiz bilimden ders alan dünyaperest müşriklerin şahsî ve ictimaî ahlakları arasında bir karşılaştırma yapalım. Bu konuda Üstaz Said Nursi rahimehullah şöyle demektedir:            

Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin[1] verdiği dersin muvazenesi:

Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden zelil bir firavundur. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır.

 Hem o dinsiz şakird, azgın, serkeş ve inatçıdır. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir serkeştir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî/alçak bir muanniddir.

Hem o dinsiz şakird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad (dayanılacak bir kuvvet) bulmadığı için zatında gayet acz ile âciz, kendini beğenmiş bir cebbardır.

Hem o şakird; çıkarından başka bir şey bilmeyen menfaatperest bir kişidir ki gaye-i himmeti, nefisin, karnının ve tenasül uzvunun hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan bencil ve çıkarcı dessastır.

Amma hikmet-i Kur’an’ın hâlis tilmizi ise bir kuldur. Fakat a’zam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez, hem cennet gibi a’zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir.[2]

Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim halîmdir. Fakat Fâtır’ının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez.

Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyid’inin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillah, rıza-i İlahî için fazilet için amel eder, çalışır. İşte iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.

Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede;

Nokta-i istinadı, “kuvvet” kabul eder.

Hedefi, “menfaat” bilir.

 Düstur-u hayatı, “cidal” tanır.

Cemaatlerin/toplumların rabıtasını, “unsuriyet, menfî milliyet” kabul eder.

Semeratı ise “hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcat-ı beşeriyeyi tezyid”dir.

Halbuki kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin/ırkçılığın şe’ni başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki beşerin saadeti ortadan kalkmıştır.

Amma hikmet-i Kur’aniye ise;

Nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakk”ı kabul eder.

Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rıza-yı İlahî”yi kabul eder.

Hayatta düstur-u cidal yerine, “düstur-u teavün”ü esas tutar.

Cematlerin/toplumların rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder.

Gayatı, hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına set çekip ruhu maâliyata/yüce makamlara teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.

Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’ni birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.[3]

O büyük felaket gelip çattığında, insan neye çabaladığını o gün hatırlar. Gören herkese cehennem açıkça gösterilir. Kim azgınlık etmiş ve dünya hayatını tercih etmişse; onun barınacağı yer cehennemdir. Kim de Rabbinin huzurunda durmaktan korkup da nefsini kötü heveslerden alıkoymuşsa, onun varacağı yer cennettir.” (Naziat, 34-41)

[1]. Hikmet-i felsefe: Felsefe ilimleri demektir. İlahi vahyi reddeden, dinsizlik temeli üzerine kurulan bütün bilim dalları ve özellikle felsefi/bilimsel bir temele dayandırılan eski-yeni tüm ideolojiler/izmler bu terimin altına girmektedir.

[2]. Burada ihlasın en üstün derecesi olan sırf Allah’ın rızası için amel etmeye işaret edilmiştir. Yoksa cehennemden korunmak ve cennete girmek için amel etmek ittifakla caizdir.

[3]. Said Nursi, Sözler, On İkinci Söz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir