BUGÜNLERDE HER EVE MEDRESE-İ YUSUFİYE

Evlerimize kapandık. Bütün dünya kısmi ve tam kapanmalarla adeta “D tipi” cezaevine döndü. Dünya tipi küresel bir hapiste terbiye edilmeye çalışılıyoruz sanki. Geçirdiğimiz ve geçirmeye devam ettiğimiz bu salgın hastalık, çıkarları peşinde olan birilerinin bir oyunu mu bilmem ama bildiğim bir şey var ki başımıza gelen ne varsa Rabbimizin takdiri dışında değildir.

Ne tesadüftür ki aradan bir yıldan kısa bir süre geçtikten sonra İsrail bu hastalığı ülke olarak yendiğini ilan ederek vatandaşlarına dışarıda maske çıkarma gösterileri yaptırarak tüm dünyaya bu konuda “rol-model” olduğunu ilan ediyor. Dünyada temsil deyince en son taklit edilecek insanlar olduklarını, Allah’ın lanetini kıyamete dek üzerlerinde taşıdıklarını görmezden geliyorlar. Ya da onların da bizim de Rabbimiz olan Allah’ın, kendileriyle ilgili ayetleri ve haberlerini nefislerine yediremediklerini, dünya üzerinde gerçekleştirmek istedikleri kirli oyunlarla belli ediyorlar.

Bir gün İsrail’i Müslümanıyla kâfiriyle herkesin örnek alacağını söyleseler inandırıcı gelmezdi. Ama bugün bunu yaşamaya zorlanıyoruz.

Ebu Said el-Hudrî’nin aktarımına göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler/kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.” Hz. Peygamberin gelecekle ilgili bu ürpertici açıklaması üzerine biz sahabeler sorduk: “Ya Rasûlallah! (İzlerini takip edeceğimiz bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?” Şöyle buyurdu: “Ya başka kimler olacaktı?”[1]

Umalım da bu örnek alma hastalıkla sınırlı kalsın. Ama devamı gelecek gibi görünüyor. Küçücük bir azınlık olmasına rağmen dünyayı ekonomik, sosyal, siyasal, dinî ve her yönden parmağında çevirmek için savaşlar çıkaran, insanların sağlıkları ve hayatlarıyla oynayan lanetli bir kavimden bahsediyoruz. İşin başına geçti mi ortalığı kana bulamaktan, ekini ve nesli yok etmekten başka bir şey yapmayan, acımasız iki ayaklı şeytanlardan bahsediyoruz.

Şeytan varsa Allah onunla mücadele etsin diye her dönem Âdemler gönderir. O âdemlerden biri olmaktan başka çaremiz yok. Zira Müslümanız. Şeytan fitne çıkarır. Âdem ona uymaz. Şeytan vesvese verir ve kandırır. Âdem ona kanmaz. Şeytan, taraftarlarıyla ona yaklaşıp rahatsız eder. Âdem sabrederek doğru yoldan ayrılmaz. Bu hakla batılın mücadelesi ise müminlerin nerede nasıl davranacağını çok iyi bilmeleri gerekir. Bunun için de ilim ön şarttır. Bu “D tipinde” ilmi kuşanmak için şu an çok iyi fırsat. Çocuklarımıza ilim denizindeki her damlayı tattırmak için bulunmaz bir olanak.

Rabbimiz şeytanlar ve onlara karşı mücadele veren müminlerin tavırlarını tasvir ederken şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar. Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona “Allah’tan kork!” dense gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter! Orası ne kötü bir yataktır!  İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.” (Bakara, 204-207)

Ayet bir yanda “Ekini ve nesli yok etmeye çalışan” şeytanlar yani batıl taraftarları, diğer yanda “Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adananlar” güruhundan bahsediyor. Hak severlerin dönüp dolaşıp Rablerini razı etme hedefleri oldukça dikkat çekici. Düşünsenize! Yeryüzünde çıkarmadıkları fitne fesat kalmamış, Allah’ın bile gazabını üzerlerine çekecek derecede çirkin ameller işlemişler. Allah’ın kendilerine vermediği egemenliği elde etmek için insanın önce ekmeğine sonra soyuna gözlerini dikmişler (Sıralama oldukça manidar). Gurur ve kibirleri, bırakın dünyanın çektiği acıyı hissetmeyi, kendilerinin son yatağı ve son durağı olacak cehennemi umursamadan şeytana hizmet etmelerine sebep olmaya devam etmektedir. Böylesine kirlenmiş bir topluluk karşısında duruşumuz ne olmalıdır sizce? Neslimize gözlerini diken ve yakında çocuklarımızın eğitimini bile bizlerin ellerinden almaya çalışmanın planlarını çok önceden kurmuş olan bu korkakların karşısında ne yapmalıyız?

Bazı Müslümanlarda bir tedirginlik oluşmuş durumda. Kendilerini güvende hissetmeyenler de var. “Ne yapacağız? Hayatımız, planlarımız, her şeyimiz alt üst oldu. Kafamız çok karıştı. Ne yapacağımızı bilemez olduk. Kim doğru söylüyor, kim yalancı ayırt edemiyoruz” ifadeleri kulaktan kulağa yayılmakla kalmıyor, yavaş yavaş kalplere de sirayet edecek. Tam da hangi oyun içinde olduklarını bilmediğimiz müstekbirlerin istediği bir tablo: Gerginlik, huzursuzluk ve kargaşa. Böylesine bir ortamda istedikleri neyse onu daha rahat gerçekleştirebilirler. Bunların hiçbirine gerek yok kardeşlerim. Hiçbiri bizim derecemizi yükseltmeyecek. Hiçbiri bizi Allah’ın daha razı olduğu bir kul yapmayacak. Tek derdimiz kendimizi ve ailemizi “kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamış” kullardan olmak olmalıdır. Zaten Rabbini razı eden ihlaslı kulların feraset ve basiretlerinin açılması, bu mücadelede kendilerine verilecek en büyük armağan olacaktır.

“…İşte Allah’a ve ahiret gününe inananlara öğütlenen budur. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak, 2-3)

 Bir gün hâkimiyet İslam’da olursa o zaman Allah ne emrettiyse yapılır. Bunun mücadelesinde değil miyiz zaten? O gün gelene dek sabretmek, yolumuza kazandıracağımız neferlerin hidayeti için canla başla çabalamak ve asla pes etmemek gerek. Ama şu an esaret altındayız. Tıpkı Yusuf aleyhisselam gibi. Onun kölelikten ve esaretten krallığa uzanan hikâyesinde nice ibretler var bizim için. Kim derdi ki kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan, uzun yıllar sonra hükümdar olarak çıkarılacak. Kim derdi ki kimsesi yokmuş gibi görünen hapisteki Yusuf, herkesin hayran olduğu bir kişi olacak. Kim derdi ki belki de bir daha çıkamayacağını düşündüğü zindan, ileride kendisine ve dinine hizmet edecek gönüllüleri yetiştirdiği bir medrese olacak. Kimse bunu hayal bile edemezdi. Özellikle din düşmanları, özellikle ellerindeki egemenlik ve gücün gitmesinden çok korkanlar asla akıllarına bile getirmezdi.

Yusuf’u attılar zindana. Belki direnci kırılır ve böylelikle emirlerine uyar diye. Ama o, bırakın onlara itaat etmeyi, bulunduğu zindanı adeta cennet bahçesine çevirdi. Zindanı, kimsenin adam olacağına inanmadığı kişilere ders vereceği medreseye çevirdi. Adı hâlihazırda “medrese-i yusufiyye” olarak bilinen o meşhur okula döndürdü, ümit kesilmiş köhne bir mekânı. Kuran’ın “en güzel kıssa” olarak bahsettiği bu kıssadan alacak çok dersimiz var. Çünkü bu kıssa iftiraya uğrayan, itilip kakılan, sabır taşı çatlatılacak kıvama getirilen, kötülüğe bulaşması için her türlü eziyete maruz bırakılan, güzellikle ikna edilemediyse zorla, öyle de olmadıysa akıl oyunlarıyla ikna edilmeye çalışılan Allah yolunun neferleri için müthiş örnekliklerle dolu bir kıssadır.

Çocuklarımız ve ailemizle daha çok beraber olduğumuz bu süreçte, bu kıssadan alacağımız çok ders var: Evlerimizi medreseye çevirmek mesela. Oturup saatlerce kitap okumaktan bahsetmiyorum. Elbette onu da yapacağız ama daha çok yaşarken öğreteceğiz çocuklarımıza hakkı. Çünkü çocuklar, hayatın içinde kendilerinin deneyimlediklerini unutmazlar.

Onlar da bizim gibi yaşamak zorunda kaldı bu süreci. Biz bir şekilde vaktimizi dolduruyoruz da onlar enerjilerini atacak bir şey bulmakta eskisinden daha da zorlanıyorlar. Sonuna kadar haklılar. Bu süreçte onları daha fazla anlamamıza ihtiyaçları var. Bırakalım eskisinden daha çok koştursunlar, eskisinden daha çok evi dağıtsınlar. İçlerinde bitmek tükenmek bilmeyen enerjilerini bırakın böyle atsınlar. Düzenin verdiği eğitimi beğenmeyen ve kendimiz olsak daha iyi eğitirdik diyen bizler değil miydik?

Alın size fırsat. Kendiniz eğitin çocuklarınızı. Beraber cemaatle namazlar kılın. Sizleri sık sık Kur’an okurken, bir ilimle meşgul olurken ve gelecek yıla dair yapacaklarınızın planlarını kurarken görsün çocuklar. İşte eğitim budur. İşte gerçek temsil budur. Çocuklarımıza örneklikle öğretemediğimizi, arkası boş sözlerimizle asla öğretemeyiz.

Bu süreçte panik yaparak temizlik ve hastalık konusunda aşırıya kaçarak çocuklarına iyi örnek olmayanlar da var. Yapmayalım kardeşlerim. Biz çocuklarımıza tevekkülü, bundan daha iyi bir ortamda öğretemezdik. Biz tedbir alırız, hastalık bulaşır, başımıza bir şey gelirse de Allah’ın takdiri diyerek sabrederiz. Bizim duruşumuz budur.

Evlere kapandık. Zaten beton yığınları arasında boğulan çocuklarımız iyice çığırından çıktı, diyerek her şeyi salanlar var. Yapmayın Allah aşkına. Çocuklarımıza bundan daha iyi, yeni durumlara adapte olup gereken sebebe sarılmayı ve sabretmeyi öğretemezdik. Tabi biz buna sabredebiliyorsak ancak onlara bu konuda güzel örnek oluruz.

Kendimiz dışında gelişen durumlarda sabırdan ve bekleyip Allah’ın takdirine razı olmaktan başka çaremiz yoktur. Bundan başka ilacımız da yoktur.

Kim bilir? Belki de bu bunalımlardan nice İslam yiğitleri, nice kahraman öncüler yetişecek. Gelecekte ne olacağını bilmiyoruz. Müslüman olarak bir tek Allah’ın dediğinin olacağından eminiz. Öyleyse Yusuf’un kuyuda sabırla beklediği gibi bir kurtarıcının içimizden çıkmasını sabırla beklemeliyiz. Zindanda isyan etmeden faaliyetlerine elinin eriştiği noktaya kadar devam ettiği gibi yolumuza devam etmeli ve çocuklarımıza Allah’ın emirlerini ince ince nakşetmeliyiz. Haklı olduğu halde ve haksız yere babasından uzak tutulduğu halde “Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Yusuf, 53) diyen ve nefsinin değil Allah’ın dininin derdine düştüğü gibi biz de Allah’ın dinini doğru ve sünnete uygun yaşama ve yaşatma derdinden başka her şeyi umursamayacak kadar bu dine adanmışlardan olmalıyız.

Babasına kavuşup kavuşmayacağını bilmediği halde ve huzuruna çıkıp “Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı.” Yusuf onlara belli etmeksizin içinden şunları geçirdi: “Asıl sizin durumunuz kötü! Allah, sizin suçladığınız hususu çok iyi bilmektedir.” (Yusuf, 77) diyen kardeşlerinin bitmeyen zulmüne rağmen pes etmediği gibi çocuklarımızın kafasını karıştıranların yerleştirmeye çalıştıkları bilgileri, doğrularıyla yer değiştirerek onları biz yetiştireceğiz. Ömrünün neredeyse yarısına mal olmuş olsalar da kardeşlerini affettiği gibi biz de bize karşı batılın onları kazanmaması için çocuklarımızı her hatada uyarmakla beraber onları hep affedeceğiz. Çocukluktan kaynaklanan hatalarını bu hassas süreçte daha çok görmezden geleceğiz. Ergense daha sabırlı ve hoşgörülü, aynı zamanda tutarlı olacağız. Ta ki Yusuf’un babası Yakup’a kavuşana kadar beklediği gibi biz de bekleyeceğiz. İslam hâkim olana kadar bekleyeceğiz. Hakkın hâkimiyetini göremesek de sabırla bekleyerek çocuklarımıza sabrın tohumlarını ekeceğiz. Sabır taşı çatlasa da biz çatlamayacağız, güller açmasa da dünya daha da kirlense de biz bahçemize tohumlar ekmeye devam edeceğiz. Bir gün, Firavunların göremediği bir yerde doğan bir Musa gelip, onları kendi saraylarında alt edene kadar hak yolunda sebat edeceğiz.

Kısacası biz Müslümanız. Başkaları gibi değil Müslüman gibi bakmalı, Müslüman gibi durmalıyız. Bizim dışımızdaki etkenlerden kaynaklı, müdahalemizin olmadığı olaylarda bile tek derdimiz Allah’ı razı etmek, O ne emrediyorsa her şartta onu yapabilmek, çocuklarımıza güzel örnek olabilmek ve evlerimizi bilhassa bu süreçte Medrese-i Yusufiye’ye çevirmektir. Çalışmak bizden, başarı Allah’ tandır.

[1]. Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlim, 6

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir