BOYUN EĞ(ME)! İTAAT ET(ME)!

Müslüman, Allah’a hakkıyla teslim olan, kulluk ipini Allah’a teslim eden kişi; din de kulun Allah’a itaatini belirleyen yolun kendisidir. Bir kimsenin irade ve benliğini Allah azze ve celle’nin emirleri önünde boyun eğdirmeden Müslüman olduğunu ve Allah’ın dinine girdiğini belirtmesi mümkün değildir. Bir kişi tek bir nefeslik sürede dahi Allah’a isyan edip baş kaldıracak olursa tüm hayatı boyunca itaat etmiş olsa da bunun bir önemi kalmayacaktır. Aynı şekilde Kur’an’ın tek bir harfini inkâr edecek olsa kalan kısmının tamamına iman etmiş olması da onun hakkında verilecek hükmü değiştirmeyecektir. Bu bakımdan Müslümanlık ve din kavramı başından sonuna kadar bir itaat, bağlılık ve boyun eğme işidir. Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! (boyun eğ, itaat et)” (Hicr, 99) şeklinde ifade edilmiştir.

İtaat meselesi bu kadar net olmakla birlikte öte yandan kendi içinde diyalektik bir nitelik de taşımaktadır. Çünkü mümin kişi Allah azze ve celle’ye ve emirlerine itaat ederken aynı zamanda O’na muhalif olan her şeye karşı da bir isyan içindedir. Burada itaat ve isyan eylemleri aynı anda gerçekleşmektedir.

Kelime-i tevhidde ikrar ettiğimiz hakikat de buna işaret eder. Önce “La” sözü ile Allah’ın dışındaki tüm sahte ilahlar reddedilip isyan bayrağı çekilirken hemen arkasından “İllallah” denilerek sadece ve sadece Allah’a itaat edileceği kesin bir dille ifade edilmiş olur. Bu açıdan itaat etmek aynı zamanda isyan etmeyi de içinde barındırır.

Bunun en müşahhas örneğini Hz. Musa kıssasında anlatılan sihirbazların iman etmesinde görebiliriz. Sihirbazlar hakikati anlayınca “Biz Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” demekle eşsiz bir itaat göstermiş, kendilerine tehditler savuran Firavun’a karşı da “Bize gelen delillere ve bizi yoktan yaratana seni üstün tutacak değiliz… Yapacağını yap. Senin sözün ancak bu dünya hayatında geçer.” (Taha,72) cevabını vererek kıyam etmişlerdi.

Aynı durum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in elinde yetişen sahabe efendilerimizin hayatında da çok canlı bir şekilde gözükmektedir. Onlar Allah’ı kabul etmiş olmak için önce tüm putları, atalarının dinini inkâr etmiş sonra da ardı ardınca gelen emirlere karşı kayıtsız şartsız mutlak bir teslimiyet göstermişlerdir. Geceleri kalkarak tazarru içinde Allah’a yalvarıp yakarmaları, O’nun huzurunda boyun bükmeleri gündüz şirk sistemine karşı verdikleri mücadeleyi yumuşatmadığı gibi içinde bulundukları başkaldırma da Allah azze ve celle’ye olan bağlılıklarına bir zarar vermemiştir. Böylece itaat ve isyan ruhunu çok güzel bir şekilde dengeleyerek bunları birbirine karıştırmamışlardır. Bu bakımdan neye isyan edip neye boyun eğeceğini tam olarak kavrayamayan günümüz Müslüman toplumları için onlardan alınacak çok dersler vardır.

Tağutlara – Zalimlere Boyun Eğme!

Belirttiğimiz gibi Müslümanın hayatı itaat ile isyan arasındaki dengeden ibarettir. Onun hayatında her ikisi de gerektiği kadarıyla olmak zorundadır. Bunlardan birisinin eksik ya da fazla oluşu sıkıntı doğurur. Müslüman kişi, Nemrutlara isyan edip tüm putları kıracak kadar asi, İsmaillerini kendi elleriyle kurban edebilecek kadar da Allah’a tabidir.

Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerim itaatin sınırlarını belirlediği gibi isyanın da şeklini, hüviyetini ortaya koymuş, bu konuda müminlere yol göstermiştir. Kur’an zalimlere, Allah’a başkaldırmış zorba ve tağutlara boyun eğip eğmemeyi füru bir mesele değil, özbeöz iman mücadelesi olarak kabul eder. Bu mücadeleden vazgeçmenin esasında onlara benzemek ve imandan vazgeçmek olacağını açık bir şekilde belirtir. Bu sebeptendir ki buyruklar “boyun eğme, itaat etme!” şeklinde net ve kesin emirlerle dile getirilmiştir.

“Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın!” (Şuara, 151-152)

“… Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (Kehf, 28)

“…Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (En’am, 121)

“Ey iman edenler! Siz eğer kafir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız.” (Âl-i İmran, 149)

Kur’an-ı Kerim küfrün önderleri olan zalim ve tağutlara karşı yapılan bu iman mücadelesinde Müslümanın edinmesi gereken azığa da işaret etmiştir. Müslüman bu zorlu savaşında sırtını en sağlam olana dayayıp Allah’a sonsuz itimad etmeli ve karşılaştığı sıkıntılardan dolayı asla tereddüt etmemelidir. Bilmelidir ki Hz. İbrahim’i ateşten kurtaran Allah azze ve celle onu da yalnız bırakmayacaktır.

“Kafirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.” (Ahzab, 48)

Kur’an- ı Kerim dünyada kendilerini Allah’ın yolundan alıkoyan tağutların sözlerine ittiba edenlerin ahiretteki pişmanlıklarını da öncesinden haber vermiş aynı sonuca maruz kalınmaması için tüm müminleri uyarmıştır:

“Yüzleri ateşe çevrildiği gün, “Keşke Allah’a itaat etseydik, Rasûlü dinleseydik” diyecekler. Ve ekleyecekler: “Rabbimiz! Biz efendilerimizi ve büyüklerimizi dinledik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları ağır bir şekilde lanetle!” (Ahzab, 66-68)

Masiyetlere Boyun Eğme!

Dinimiz asilere itaat etmeye razı olmadığı gibi yapılan masiyetlere tabi olmaya da razı değildir. Bir Müslüman Allah’a masiyet sayılacak hususta hiçbir şeye ve kimseye itaat edemez. Bu şayet anne babası ya da emrine itaat etmek zorunda olduğu yöneticisi olsun fark etmez. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’a isyanda (kula) itaat yoktur! Taat ancak ma’ruftadır!”[1] buyurarak meseleyi izah etmiştir.

Masiyetlere boyun eğmemek sadece kendimizi onlardan korumakla değil aynı zamanda başkası tarafından yapılan kötülüklere de itiraz edip sahibine engel olmakla mümkündür. Zira bir kötülüğe rıza göstermek onu işlemekten farklı değildir. Bu nedenle Müslüman kişinin hem kendi hem de başkasının şahsı için masiyetlere karşı kayıtsız kalması düşünülemez. Çünkü yaşadığımız toplumlar Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tabiriyle bir gemi gibidir. İşlenen cürümlere seyirci kalmak geminin batmasına seyirci kalmaya ve boğulmaya razı olmaktan başkası değildir. İsrailoğulları bizzat bu husustan dolayı lanetlenmişlerdir: “İsrailoğullarından kafir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı. İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fena idi!” (Maide, 78-79)

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kötülüklere engel olması için her Müslümanı bizzat yetkili kılmış ve şahit olunan kötülüklere karşı sessiz kalmayı yasaklayarak şöyle buyurmuştur: “İçinizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona karşı kin ve nefret beslesin). Bu ise imanın asgari gereğidir.”[2]

Mahalle Baskısına Boyun Eğme!

“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” (En’am, 116)

İnsanlar sadece nefislerine ve şeytana uydukları için kötülük işliyor değillerdir. Bulundukları ortamın baskısından kurtulamamak, çoğunluğa tabi olmak da masiyetlere saplanıp kalmalarının önemli bir sebebidir. Her facir kişi en azından kendi haline bırakılıp kötü çevrenin etkileşiminden uzak kalsa şüphe yok ki daha az hata işleyecektir.

İslam, insanların sırf çevre baskısından dolayı batıl bir yola girmesine razı değildir. Bu bakımdan dinimiz, zalimlere ve tağutlara itaati yasakladığı kadar onların kurdukları sistemin toplumsal baskılarına itaat etmeyi de yasaklar. Çünkü zalimler sistemlerini sadece topla tüfekle korumazlar. Toplumda oluşturdukları sosyal baskılar da onlar tarafından uygulanan bir savunma mekanizmasıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in mücadelesinin Mekke yılları hatırlanacak olursa sosyal tecridler, boykot ve türlü türlü toplumsal baskılar bu yöntemin onlar tarafından ne kadar etkili kullanıldığını yeterince izah edecektir. Esasında İslam’da cihadın emredilmesinin en büyük sebepleri de burada yatmaktadır. Cihadımızın ana gayesi tağutların boyunduruğu altına girmiş topluluklara sesimizi duyurmak, davetimizi ulaştırmak ve batıl yollarla kendilerine dayatılan toplumsal düzenin dışına çıkmalarını sağlayıp en azından özgürce düşünmelerini sağlamaktır. Bu tam olarak gerçekleştikten sonra iman edip etmemek onlara kalmış bir durumdur. Ya iman ederler dinde kardeşimiz olurlar ya da cizyelerini vererek İslam’ın gücünü kabul etmekle yetinirler. Eğer İslam davetçileri ile toplumlar arasına girilmemiş olsa ki tarihin şahitliğiyle bu çok mümkün gözükmemektedir; bu kadar savaş çıkmayacak, gereğinden fazla kan da akmayacaktır.

Toplumsal baskıya kurban giden insan sayısı hiç de azımsanacak gibi değildir. Özellikle gençler açısından durum çok daha vahimdir. Günümüzde sigara, uyuşturucu, içki, flört gibi haddinden fazla yaygınlaşmış masiyetlerin modernizm, ateizm, deizm gibi itikadi sapıklıkların sebepleri irdelendiğinde gençlerin çevre kurbanı olduğu açık bir şekilde görülecektir.

Çevre baskısı masiyetlere dalmada güçlü bir baskı aracı olsa da aşılamaz bir engel değildir. Müslüman’a düşen insanların dayatmalarına, sayıca çok olmalarına aldırış etmeden Allah’a dayanıp güvenerek yoluna devam etmektir. Bu konuda Rabbimiz kıyamete kadar örneklik teşkil etsin diye Hz. İbrahim gibi peygamberi bizlere sunmuş, bir Müslümanın dünyada tek başına kalsa da imanını koruyabileceğine dair umutlarımızı yeşertmiştir:

“Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan, tek başına bir ümmet idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı. Allah’ın nimetlerine şükreden bir zat idi. Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.” (Nahl, 120-121)

Zorluklara Boyun Eğme!

“Nice peygamberler vardı ki beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmran, 146)

Seyyid Kutub’un da belirttiği gibi “Bu yol, zor bir yol; güller ve çiçeklerle döşeli bir yol değil… Dikenlerle, bezeli kanlarla süslenmiş bir yol…”.

Cennete giden bu yolda Müslüman, imanı ölçüsünde türlü türlü çile ve eziyetlerle karşılaşacaktır. Peygamber olsa da böyledir, herhangi bir mümin olsa da böyledir. Zira yolun tabiatı budur. Yolun tabiatı bilinmeli ki yol tamamlanabilsin. Bizden öncekilerin başlarına gelen bizim de başımıza gelmeden kolay bir cennet hülyamız yoktur. Bu, Kur’an’ın ve İslam tarihinin bize öğrettiği en açık hakikatlerdendir. Bu sebepledir ki Asr Suresi’nde ifade edildiği gibi Müslümanlar birbirlerine her daim sabrı tavsiye etme durumunda kalmışlardır.

Tarihler değişse de dönemler farklı farklı isimlendirilse de bu gerçek değişecek değildir. Kıyamete kadar gelip geçecek her mümin aynı durumla karşı karşıya kalacaktır. Yolun sahibi kuralı böyle koymuştur. Öyleyse mümin için geriye tek bir seçenek kalmaktadır. Allah yolunda zorluklara boyun eğmemek ve hak yolda ölüm kendisini buluncaya kadar sebat etmek…

[1]. Buhâri, Ahad, 1

[2]. Müslim, İman, 78

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir