MÜMİNİN DOSTLUK VE DÜŞMANLIKTA DÜSTURU

“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin. Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”

(Nisa, 144)


Halk arasında net tavır koyma konusunda ufak tefek farklılıklarla beraber şöyle bir kıssa anlatılmaktadır: “Nemrut, İbrahim aleyhisselam’ı büyük bir ateşte yakmaya karar verdi. Gün gelip ona vereceği cezayı uygulayınca herkes onun ateşine odun taşımaya başladı. Çünkü ilahlarına hakaret edilmiş ve alçaltılmıştı. Ancak bir karınca ağzına aldığı su ile ateşe yaklaşmaya ve İbrahim aleyhisselam’a yardım etmeye çalışıyordu. Onu görenler ‘Ey karınca! sen ağzına aldığın birazcık su ile bu kadar büyük ateşi söndürebileceğini mi düşünüyorsun? diye sorunca karınca onlara, ben ateşi söndüremeyeceğimi biliyorum ancak tarafımı belli etmek istiyorum’ diye cevap vermiş.”

İnsanın yaşadığı çevrenin ve beraber olduğu dostlarının kendisi üzerindeki tesiri inkâr edilemeyecek kadar barizdir. Ovada yaşayan ve geçimini oradan temin eden bir kişi ile yüksek rakımlı yerlerde ömür sürdüren arasında, şehirde ticaret ve alışveriş ile meşgul olanla hayvancılık ile iştigal eden arasında yaptıkları işlerin ve yaşadıkları ortamların etkisi inkâr edilemez. Hatta yüksek dalgalı deniz kenarında yaşayanla daha sakin deniz kenarında yaşayan arasında bile büyük farklar hemen dikkat çeker. Çünkü insan çevresinden etkilenmeye kabildir ve bu etkilenme fark edilmeyecek kadar süratli olmaktadır.

İnsanlar etkilenme noktasında belki en fazla dostluk kurdukları ve arkadaşlık yaptığı kişilerden ve bu ilişkilerin sürdüğü ortamdan etkilenirler. Arkadaşlık insanı cennet bahçelerine ulaştırabilecek bir etkiye sahip olduğu gibi cehennem çukurlarına da yuvarlayabilir. Kur’an-ı Kerim’de kötü dostluğun akıbeti şöyle anlatılmıştır: “O gün (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: ‘Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim! Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan beni saptırmış!’ işte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır.” (Furkan, 27-29)

Dünyayı ahiretin tarlası bilen bir Müslümanın dostluk mefhumuna son derece ihtimam göstermesi ve ahiretini sıkıntıya düşürecek durumlar konusunda titiz davranması gerekir. Günahların her seferinde kalpte siyah bir leke bıraktığını, sevapların ise kalbe aydınlık verdiğini bilen bir kişinin menfaatinin nerede olduğunu bilmemesi nasıl mümkün değilse dostluk konusundaki tercihlerin neticeleri de böylece açıktır. Zira dostluk dini bir simgedir ve İslam bu kavramın sınırlarını net bir şekilde çizmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sizin veliniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir. Kim Allah’ı, peygamberini ve iman edenleri veli edinirse bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlence konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin. Eğer müminseniz Allah’tan korkun.” (Maide, 55- 57)

Müslüman bir kişinin töhmet altında kalacak yerlerden kendisini uzak tutması gerekir. Zira başka birine ait güzel bir bahçenin etrafında sürüsünü otlatan çoban misali ayak sürçmesine vesile olacak ortamlarda dolaşmak ilk anda olmasa bile zamanla bir gün mutlaka tahakkuk edecektir. İşin daha vahim olan yönü kendisini böyle ortamlara maruz bırakan kişinin zamanla bunu normal karşılamasıdır. Oysa mümin bir kişi şu hayatın kısalığını, Allah katındaki nimetlerin akıl ile değerlendirilemeyecek kadar üstün olduğunu tefekkür ederse hakikati idrak edecektir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda ne kadar titiz davranmamız gerektiğini bizlere öğretmiştir. Ebu Said radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini işitti: “Sadece mümin ile arkadaşlık yap ve yemeğini ancak takvalı kimse yesin”[1]

Âlimlerin Ayet ile İlgili Görüşleri

İbni Kesir rahimehullah Tefsiru’l- Kur’an-il- Azim’de şöyle der: “Allahu Teâlâ mümin kullarını müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeleri, onlarla beraber olmalarını, arkadaş olmalarını, nasihatleşmelerini, onlara sevgi beslemeyi ve müminlerin iç meselelerini onlara açıklamayı yasaklamıştır.”[2]

İmam Fahreddin er-Razi rahimehullah Et-Tefsirul-Kebir’de şöyle der: “Bilesin ki Allahu Teâlâ münafıkları bazen kafirlere yönelmeleri bazen de Müslümanlara yönelmeleri ve bu iki gruptan biriyle bir karara varmamaları sebebiyle kınayınca Müslümanları bu ayette onların yaptığı gibi yapmaktan nehyetti ve şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin.” Bunun sebebi Medine’de ensarın, Beni Kurayza ile süt emzirme, dostluk anlaşması ve muhabbetlerinin olmasıdır. Onlar Rasûlullah sallallahu aleyhi sellem’e “Kiminle dostluk kuralım?” diye sorunca onlara cevaben “Muhacirlerle dostluk kurun” buyurdu. Ardından da bu ayet nazil oldu.

Bir diğer görüş ise Kaffal rahimehullah’ın dediği şu görüştür: “Bu müminlerin münafıklarla dostluk kurmasını yasaklamaktadır. Sanki Allah şöyle demiştir: Size münafıkların ahlaklarını ve görüşlerini açıkladım artık onları dost edinmeyin.[3]

Muhammed Cemaleddin el-Kasimi, Mehasinut-Te’vil’de şöyle der: “Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” Yani onlarla dostluk kurmanız sebebiyle cezalandırılmanıza bir delil mi getirmek istiyorsunuz? Bu ayet müminlerin kafirlerle dostluk kurmalarını haram kılmıştır. El-Hâkim şöyle dedi: “Bu, dinde dostluk ve yardımlaşma hakkındadır. Normal hallerdeki zıtlaşma ve iyilikte bulunma ile ilgili değildir.”

Zemahşeri rahimehullah şöyle der: “Sa’sa’a b. Suham yeğenine şöyle dedi: “Mümine karşı içten ol, kafire ve günahkâra karşı ahlaklı davran. Zira facir kişi güzel ahlakından dolayı senden razı olur. Senin için mümine karşı içten olman bir haktır.”[4]

Şehid Seyyid Kutup rahimehullah Fi Zilal’de konuyu şöyle açıklar: “Bu, müminlere onları etrafındaki kimselerden ayıran, belirginleştiren sıfatlarıyla yapılan bir çağrıdır. Bu sıfatla müminlerin metod, yol ve realiteleri belirginleşmektedir. Müminler bu nitelikleriyle çağrıya cevap vermekte ve direktiflere uymaktadırlar.

Böyle bir sıfatla yapılan çağrı, müminlerin münafıkların yolunu izlemekten, müminlerin dışındaki kafirleri dost edinmekten sakınmalarını da öngörüyordu. O zamanki Müslüman toplum için böyle bir çağrı kaçınılmazdı. Çünkü bu ortamda Medine’de bir kısım Müslümanlarla yahudiler arasındaki ilişkiler hala sürüyor, sadece psikolojik yönden bile olsa bir kısım Müslümanlarla Kureyşli akrabaları arasındaki münasebetler devam ediyordu. Bir kısım Müslümanlar dedik çünkü Müslümanların diğer bir bölümü anne-babaları, çoluk çocukları dahil, bütün cahiliye toplumundan kesin olarak ilişkilerini kesmişler, Allah’ın onlara öğrettiği şekilde birliğin ve yardımlaşmanın nedenini yalnızca inanç bağına dayandırmışlardı.

İşte münafıklık ve münafıklar hakkında bilgi vermek, iğrenç ve aşağılık portrelerini çizmek, Allah’ın gazap, intikam ve azabından sakındırmak sözünü ettiğimiz birinci kısım Müslümanlara yöneliktir.”[5]

Ayet-i Kerime ile İlgili Mülahazalar

1- Kafirleri dost edinme ile onlara İslam davetini sunmak için onların yanına gitme arasındaki farkı ayırt etmek gerekir. Kafirlere İslam’ı tebliğ etmek peygamberlerin ve onların yolunu sürdüren müminlerin vazifesidir. Bu gaye ile kurulan diyaloglar İslam’ın yayılmasına vesile olduğu gibi davet sorumluluğunu yerine getiren Müslümanlardan sorumluluğu da kaldırır.

2- Günümüzde olduğu gibi özellikle Müslümanların zayıf oldukları dönemlerde dinleri, canları, malları ve namuslarına halel getirecek bir durum ile karşılaşırlarsa kalpten imanı ve kafirlerden beri olmayı itikat ederek onlara zahiren dostluk göstermelerinde bir mahzur olmaz. Ancak her türlü zorluğa göğüs germenin mükafatı Allah’a aittir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah’adır.” (Âl-i İmran, 28)

3- Dostluk ve düşmanlık sınırlarını iyi bellemek ve sınırları aşmamak esastır. Bu konuda Müslümanın önünde ilk neslin yaşadığı örnek bir hayat ve sarsılmaz düstur olan Kur’an-ı Kerim mevcuttur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gayrimüslim olan komşularına nasıl davrandığı, gerektiği zaman onlardan borç aldığı rivayetler meşhurdur. Kur’an-ı Kerim bu konuda yolumuzu aydınlatan ayetleri şöyle serdetmiştir: “Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında bir dostluk meydana getirecektir. Allah kadirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin bağışlama sahibidir. Allah din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içerisinde olmanızı ve onlara adaletli olmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever. Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmış olmanıza yardım edenlerle dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir.” (Mümtehine, 7-9)

4- Müslüman Allah’ın çizdiği hudutlardan ayrılmamaya dikkat etmelidir. Kendi koruması ve gözetimi altında olan herkesten -kafir dahi olsa- mesul olacağını bilmelidir. Zulümden özellikle kaçınmalıdır. Çünkü Allah ile mazlumun bedduası arasında perde yoktur. Hayatıyla insanlara örnek olmalı, Müslümanların İslam’a daha sıkı sarılmasına vesile olmalı, kafirlerin İslam’a yönelmesi için gayret etmelidir.

[1]. Tirmizî, Sünen hn:2557

[2]. Aynı ayetin tefsirinden

[3]. Aynı ayetin tefsirinden

[4]. Aynı ayetin tefsirinden

[5]. Aynı ayetin tefsirinden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir