HER MÜSLÜMAN DAVET İLE YÜKÜMLÜDÜR

İslam’a davet, Allahu Teâlâ’nın her Müslümana gücü nispetinde yüklemiş olduğu bir görevdir. Rabbimiz, “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder ve kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 110) buyurarak davetin bir görev olduğunu ifade etmektedir.

İslam’a davet insanlığın ilk atası Âdem aleyhisselam ile başlayan ve kıyamet gününe kadar sürecek olan bir görev olup, bu görevi yapmada her Müslümanın üzerine düşeni yapması gerekir.

Marufu emredip münkerden nehyetmeye çalışmak, her asırda tazeliğini koruyan, peygamberlerin ve onların ümmetlerinin, özellikle İslam ümmetinin ifa borcunda oldukları ve ayakta kalabilmelerinin yegâne gücü ve stratejisidir.[1]

Rabbimiz Asr Suresi üzerinden hepimize bir çağrı yaparak “Asra andolsun ki insanlar hüsrandadır…” buyurmuş ve devamında da bu hüsrandan kurtulanları sıralarken “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler”in olduğunu haber vermiş, her Müslümanın bu çağrıya kulak vererek, önce kendisini hüsrandan kurtaracak bir hayat yaşaması ardından da bütün insanlığa İslam davetini ulaştırmasını buyurmuştur. O halde her bir Müslümanın üzerine düşen İslami davette bulunması, en temel görevlerindendir.

Her Müslüman, dinin temsilcisidir. Bu temsiliyetin bir göstergesi olarak da İslam davetinde bulunması gerekir. Günümüzde birçok Müslüman, çeşitli bahaneler ileri sürerek İslam’a davet görevini yerine getirmede geri durmaktadır.

İnsanların İslam’a davet yükümlülüğünü ya nefsi zaafları ya da farklı bahaneler ileri sürerek ihmal etmeleri, büyük bir hatadır. Maalesef bazı insanların “Ben hoca değilim ki dini anlatmakla sorumlu olayım!” şeklinde bir sözü söylemeleri ya da tavırlarıyla bu sözün arkasına sığınmaları doğru bir davranış değildir.

Davet etmede sıkça insanların arkasına sığındığı “Benim ilmim yok ki davette bulunayım!” sözü de biraz önce değindiğimiz gibi Müslümanın arkasına sığındığı bir bahane olmamalıdır.

İslam’a davet hususunda bahanelerimizi sona erdiren şu hadise kulak verelim: “Benden bir ayet bile olsa insanlara ulaştırınız.”[2]

Bu sözleri işitip öğrendikten sonra sahabe nesli hiç durur mu? Diyardan diyara İslam’ı insanlara ulaştırmak için dur durak bilmeden gayret ettiler. Çoğu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i belki de bir daha görme fırsatını bile bulamadan kendi beldelerinden kilometrelerce uzakta ruhlarını teslim ettiler. Kimisinin nerede vefat ettiği bile bilinmiyor. Hem ne önemi var ki? Canını İslam yolunda feda etmeyi göze alan kimsenin böyle bir derdi mi olur?

Sahabe dışında nice kimseler de bu sese kulak verdiler ve İslam daveti yolunda sıcak evlerini terk etmek uğruna gayrette bulundular. Sahabenin örnekliğinde olduğu gibi dilleri ve kültürlerini dahi tam bilmediği beldelere giden İslam davetçileri ve Müslümanlar, insanların hidayet yolunu bulmasına vesile olmuştur.

Onlar yukarıda sayılan ve sayamadığımız nice bahaneyi ellerinin tersiyle iterek yola koyuldular. Kıtalar aşarak, köy köy dolaşarak bu hadise layık bir hayat yaşamak için uğraştılar. Bir güzel sözde denildiği gibi “Kimi ölüler, yaşayanlardan daha çok söz söyler” müjdesine nail oldular.

İslam’ı insanlara ulaştırma ve İslam’ın hakikatlerini insanlara öğretmede her Müslümanın muhakkak elinden gelen bir şeyi vardır. Kimi devamlı güler yüzlülüğü, kimi güzel ahlakı, kimi örnek davranışlarıyla insanların hidayetine vesile olan nice olaylar vardır.

Bakkal İbrahim Amca

Fransa’da bir bakkalı işleten İbrahim amca, Yahudi bir genç olan Cad ile ilgilenir. Onun sıkıntılarını gidermede her daim yardımcı olur ve bu çocuk sonunda hidayete erer. Kendisi hidayete erdiği gibi Avrupa ve Afrika’da binlerce kişinin de hidayetine vesile olur ve geride güzel izler bırakarak 2004 yılında vefat eder.

Burada bahsi geçen ve Yahudi çocuğun hidayetine vesile olan kişi, İbrahim amca adında bir bakkal. Yaptığı iş gereği büyük ihtimalle büyük bir ilme de sahip değil. Ancak İslam’ı anlatmayı kendisine dert edinmiş koca bir yürek.

“Hoca değilim.”, “Çok fazla ilmim yok” diyen çağımız Müslümanlarına mesaj veriyor: “Ey Müslüman! İslam’a davet etmeye dertli ol. Sen üzerine düşeni elinden geldiğince yap. Sözleri tesirli kılacak, kalpleri hidayete sevk ettirecek olan Allah’tır. Senin hoca ve ilim sahibi olman, tek başına yeterli değildir.”

Maskeli Bir Adam

Hırsızlık yapmaya giden birinin, dükkân sahibinin muamelesi sonucu hidayete yürüyüşünü anlatan bir olay da bunlardan biridir.

ABD’de yüzü maskeli bir adam, elinde sopa ile bir Müslümanın dükkanını soymak için dükkanına girer. Dükkân sahibi Müslüman, hırsızlık olaylarına karşı yanında bir silah bulundurmaktadır.

Hırsız, dükkân sahibinin silahlı olduğunu görünce teslim olur. Hırsız, Müslüman dükkân sahibine yalvararak şöyle der: “Ne olur beni vurma! İşsizim, ailem çok aç, ben de aileme yiyecek bir şeyler alabilmek için bu hırsızlığı yapıyorum. Lütfen, beni vurma ve bana ateş etme!”

Dükkân sahibi, adamın böyle konuşmasından sonra ona: “Eğer böyle bir şeyi bir daha yapmayacağına dair söz verirsen sana yardımcı olacağım.” deyince, adam söz verir. Dükkân sahibi de kasasındaki 40 doları ve yeme ihtiyaçları için de ekmek vs. hazırlayıp adama verir. Ardından da adama: “Haydi! Şimdi gidebilirsin, polisi aramayacağım” der.

Adam, bu iyi insandan ve güzel muamelesinden çok etkilenerek “Ben de senin gibi biri olmak istiyorum” deyince dükkân sahibi Müslüman olduğunu ve bundan dolayı böyle davrandığını söyler. Adam “Bana yapmam gerekeni söyle, ben de Müslüman olmak istiyorum” der. Adam orada kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur.

Adam bir yıl sonra dükkân sahibine halini bildirmek için şöyle bir mektup yazar: “Bana o gün yaptığın muamele için sana minnettarım. Bana hayatımı bahşettin. Bana itibarımı bahşettin. Gelip de seni gördüğüm için Allah’a hamd ediyorum.”

Müslüman dükkân sahibi şu ayet-i yaşayarak uyguluyordu: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, fenalığı en iyi şekilde sav. O zaman göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kişi bile yakın bir dost gibi oluvermiştir.” (Fussilet, 34)

Verdiğimiz bu iki örnek, İslam’a davette mesleği bahane etmemeyi bize öğretti.

Son olarak da İslam’a davette yaşı bahane etmemeyi bize öğreten bir olayı aktaracağız.

Minik Davetçi

Amsterdam’da bir imam, her cuma günü 10-11 yaşındaki oğluyla şehrin sokaklarında dolaşır, kendi dillerine çevrilmiş Kur’an-ı Kerim dağıtarak insanları İslam’a davet ederdi.

Yine bir cuma günü rahatsız olduğundan oğluna, “Bu hafta tebliğ için çıkmayalım” der. Ancak oğlu İslam, hidayet yolunda gayret göstermenin ne büyük bir nimet olduğunun farkında olarak babasına yalnız çıkacağında ısrar eder. Baba da kabul eder.

Şiddetli yağışın olduğu soğuk bir kış gününde çocuk Amsterdam sokaklarında dolaşır ve karşılaştığı kişilere “Allah, seni cennetine davet ediyor” diyerek, Kur’an hediye eder.

Havanın soğuk olması nedeniyle sokaklarda pek kimse yoktur ve elinde de bir Kur’an kalmıştır. Bu Kur’an’ı hediye etmek için bir evin kapı zilini defalarca çalar. Kimsenin olmadığına kanaat getirerek geri döneceği sırada, kapıyı yaşlı bir kadın açar ve ona: “Niçin geldiğini sorar.” Çocuk “Allah, seni cennetine davet ediyor. Kur’an’a iman etmeye sonra da ondaki buyrukları yaşamaya davet ediyor, gelir misin?” der ve Kur’an’ı vererek evine geri döner.

Ertesi cuma, namazdan sonra imam her zaman yaptığı gibi cemaate nasihatte bulunur ve ardından soru-cevap kısmına geçer. Arka taraflardan bir kadın ayağa kalkarak şöyle söyler:
“Ben önceki haftaya kadar Hristiyan’dım. Eşimi kaybettim, çocuklarım da yok. Hayatta birinci derece tek bir yakınım olmadığından aylardır kimse kapımı açmadı. Yapayalnızdım. Yalnızlıktan tarifi imkânsız bir krize girmiştim. Herkesin benden nefret ettiğini, topluma yük olduğumu düşünüyordum. Çünkü Batı’da emekli bir vatandaş topluma yük kabul edilir. Ölse de devletin yükü hafiflese diye düşünenler vardır. Lakin siz Müslümanlar, insanlar yaşlanınca onlara hizmet etmeyi ibadet kabul edersiniz.

Bu duygular içerisinde evimin yatak odasında intihar etmek için boynuma ipi geçirdim. Tam o sırada zil çaldı. ‘Benim kapımı kim çalar?’ deyip biraz bekledikten sonra tekrar intihara teşebbüs ettim. Zile ısrarlı bir şekilde basılınca da kapıyı açtım.

Kapıda duran çocuk ‘Allah seni cennetine davet ediyor.’ dedi ve bana Kur’an hediye etti. Ben de okudum ve Müslüman oldum.

Son olarak, bana ‘Şu anda dünyada en mutlu insan kimdir?’ diye sorsalar tereddüt etmeden kendimi gösteririm. Bundan sonraki ömrümü benim gibi zavallıların kurtuluşuna adadım. Ben de o çocuk gibi hayatımın geri kalan bölümünde Amsterdam sokaklarında dolaşacak ve insanlara ‘Allah, sizi cennetine davet ediyor.’ diyeceğim.”

[1]. Celâlü’d-Din el-Amra, Fazilet Bekçiliği; Hayra Davet Etme ve Hayra Davet Etmenin Hükmü, s.

[2]. Buhârî, Enbiya, 50.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir