HATIRAT

Psikologlara göre sevdiğimiz birinin ölümü ardından üç aşama gelmektedir; birincisi inkâr, ikincisi nostalji, üçüncüsü ise adaptasyon evresidir. Nostalji aşamasında amaç kişinin kendisini üzmesi değil kaybettiği gerçeğini kabullenmesi ve kendisini onarmasıdır. Çoğu insan “Geleceğe bak, neden kendini tüketiyorsun?” der ama bu yanlış bir yaklaşımdır. Hâlbuki hatıralarımızı hatırlayıp bize neler kattığına sahip çıkarsak bu bir tedavi aşaması olur. [1]

Bu cümleleri kaleme alan psikoterapist yazar, ölüm nedenli en yakınlarını kaybedenlerin geçtiği aşamaları güzel betimlemekle beraber İslami ölçüye uymayan “inkâr”’ aşamasından herkesin geçtiğini varsaymış. Ancak biliyoruz ki bir mümin için ölüm haberine ilk tepki “kabullenme” yani “iman”dır. İslam dininde teslimiyet (kendini Allah’a teslim etme) esastır ve müminin inkâr etmesine lüzum olacak bir başa çıkamamışlık durumu yoktur. Aceleci tavırla inkâr etmek, kaygı ve üzüntüye karşı inkâr yolunu seçmek mümin bir kula yakışmaz.

İman öyle bir nimettir ki kişiyi yapılandırır, ruhsal dengede ve güvende tutar, kişiyi beklenmedik olaylarda savunur ve korur. İnkâr, karamsar bir iç âlem ortamı hazırlarken, iman müminin iç dünyasını dindirir, kişiye verdiği sükûnetle dış âlemle barışık bir yaşam idame ettirmesini hedefler.[2] Yani mümin bir kul en yakınını kaybettiğinde direk nostalji aşamasına geçer. Ona inkâr “biiznillah” uğramaz. Bu nedenle adaptasyon evresine buhransız girer. Kaybettiği kişiden geriye güzel hatıralar, hatıralara paralel dualar ve Fatihalar kalır.

Ben de kendi nostalji evremden yola çıkarak babam Hasan Karakaya Hoca’nın vefat tarihi olan 20 Mart günü için değerli bir hatıramı sizlerle paylaşmayı istedim. Sanıyorum ki bu hatıra içinde birçok genç arkadaşım da kendi hikâyesini bulacaktır.

Yıl 2000, Atatürk Üniversitesini kazanmış, babamla beraber kayıt yaptırmaya gidiyorduk. Zaten babamla yapmış olduğumuz seyahatlerin çoğu eğitimim amaçlı yapılmış idi. Her yolculuğumuz bana paha biçilmez değerler katmıştır. Yolculuk esnasında Kur’an ve hadis ışığında nasihatler verir, kendi hikâyesinden örnekler sunardı. Her zaman, verdiği tavsiyelerin zeminini bilgi ile doldurur örneklerle izah ederdi. Yine bunlardan birinde Erzurum’a otobüsle gidiyoruz. Karadan mesafe yaklaşık 18 saat. Yolda geçirdiğimiz sürede tatlı sohbetler, fıkralar, geriye dönük muhasebeler, ileriye yönelik tavsiyeler dışında hatırladığım anlardan bazıları; namaz için otobüsü durdurması, annesini hatırlaması ve hüzünlenmesi, yol boyunca cep Kur’an’ından hafızlığını yenilemesi, arada başını koltuğun kenarına dayayıp tevekkül ederek uykuya geçmesi sayılabilir.

18 saat sonunda Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne ulaştık. Üniversiteye önce harç ücreti yatırılması gerekiyordu, harcımızı yatırdık. Kayıt için üniversite giriş kapısına yaklaşınca, ikimizin de aynı anda girebileceğinden emin olamadığımızdan bana “Kızım ne yapacaksın” dedi. İçimden “Bildiği halde neden soruyor ki?”, dışımdan “Başımı açmayacağım baba” dedim. “Seni zorlarlarsa ne yapacaksın, üzülecek misin?” dedikten sonra her zaman tekrarladığı cümleyi söyledi: “Allah var, gam yok! Sen sonuna kadar diren eğer olmuyorsa kendini üzme. Ben seni burada bekliyor olacağım.”

Aslında ikimiz de mevcut şartların farkında idik. Kimse bizi orada görmekten hoşlanmış görünmüyordu. Eğitime devam edemeyeceğimi dönemin güvensiz karanlık ortamından ve de baskısından tahmin ediyorduk ancak planımız sadece kayıt yaptırabilmekti. Belki gidemeyecektim ama kaydım olacaktı. Umudumuz ve inancımız o kadar diri idi ki olur da başlayabilirsem diye nerede kalacağıma kadar istişareler yapıyorduk. Babam şartlar ne olursa olsun, Allah’ın yardımının mümin bir kula geleceğine inanan, gelmese de bunun Allah’ın iradesi ile bir hikmet dairesinde olduğunu düşünen, bu nedenle bu yolda azami gayret sarf eden tevekküllü biriydi. Allah’a olan inancı, devrin Müslümanlar üzerinde oluşturmaya çalıştığı korkudan galip idi. Hiç atalete veya karamsarlığa kapılmamış, “Aman nasıl olsa içeri almayacaklar, uğraşmayalım.” dememişti.

Fakülte kapısına ulaştıktan sonra kayıt binasına yakın bir yerde kaldırım taşlarına oturuvermiştik. Babam içinden türlü dualar okuyordu, ben içeride başımı açmaya zorlarlarsa ne yapacağımı düşünüyordum. Beni ayrı odaya alıp ikna çabasına girerlerse, tehdit ve aşağılanmaya maruz kalırsam ne yapmalıydım? Onlara karşı toy ve tecrübesizdim. Babam yanımda olduğu için cesur hissediyordum ancak kapıda bekleyen öğrencilerin içinde yalnız ve tek başıma. Bu anları hatırlamak üzüntü vermiyor bana. Babam üzülmemem için o kadar uğraşmış ve psikolojik destek vermişti ki o anı buhransız atlatmamı ona borçluyum. Deyim yerinde ise beni şarj ediyor, bekleyiş esnasında strese girmemem için Kur’an’dan mesajlar hatırlatıyor ve inançlı duruşu ile beni güçlü tutmaya, içerde zayıf düşmemem için çabalamaya devam ediyordu. Bundan sonraki hayatımda da zorluklarla nasıl başa çıkacağımın bir göstergesi olmuştu bu tavır.

Derken kapının eşiğinden uzun boylu bir adam -hala yüzünü ve cismini unutmadığım- ismimi söyledi. Gençliğin verdiği heyecanla hızlı bir şekilde içeri daldım. Birden beni fark etti ve silahını da kavrayarak (böyle yaparak bana güç mesajı veriyordu) “Sen buraya kadar bu şekilde nasıl girebildin?” dedi. “Senin dış kapıdan girmen bile yasakken bu kapıdan içeri giremezsin, seni girişte neden engellemediler?” dedi. İçimden keşke beni göremeseydin dedim. Hala masumane düşünce ile belki insafa gelebileceklerini umut etmiş son ana kadar ümitsizliğe kapılmamıştım. “Kaydımı yaptıracağım, harcımı da yatırdım” dedim. O kalabalık ve tedirgin edici ortamda sesim zayıf kalmış olmalı. “Sana buraya kadar girmen dahi yasak diyorum, daha ne konuşuyorsun?’ diye bastırdı. “Ya şu odaya geç ve başını aç ya da bu üniversiteye kayıt yaptıramazsın, harç ücretini bankadan geri alabilirsin” dedi.

Orada başkaldırmaya kalkışmalı, haksızlığa karşı diklenmeli miydim hala sorguluyorum. Ama o an hiçbir şey diyemedim. O kadar hızlı kabullendim ki? Bir an önce babamın yanına koşmak ve bu bölgeden uzaklaşmak istiyordum. Kendimi babamın yanına hızlıca attım. O hala içinden dualar okuyordu. Yanına geldiğimde bana hiçbir şey sormadı, sadece “Tamam, olmadı, haydi çarşıya gidelim, dur bakalım, Allah güzel günler gösterecek, biz usanmadan çabalayacağız” dedi.

Bu sözler iyi şeyler geleceğinin sinyali gibiydi. Babamın en sevdiğim yanı bu idi. Kritik anlarda zor zamanlarda tok sesiyle “Dur bakalım!” ya da “Olmadı ama başka bir yol daha var” demesi. Kolay pes etmezdi. Kısa yolların adamı değildi. Biliyordu ki bu kapı tek ilim kapısı değildir. Hem ilim kapısı kıyamete kadar inşallah açık olacaktır, o halde başka bir yerden devam etmeli. Asla yeise kapılmamalı, gayretimizi diri tutmalı, atalete düşmemeli. Sağlam itikat geliştirmeli ve korumalı. Evet, bu “Dur bakalım”ın arkasında yeni bir gayret gizli idi.

Babam fiziki ve manevi desteği ile beraber iyi bir psikoterapist idi. “Madem buraya kadar geldik ben sana Erzurum’u gezdireyim, sıla-i rahim yapalım” dedi. Az önce yaşadığım travmayı unutmuş bundan daha hayırlı bir şeyin olacağına çoktan kendimi inandırmıştım. Size bunları yazarken nostaljinin içinde nostalji yaşıyorum. Babamla önce Erzurum’un merkezini, Oltu Taşı Çarşısı’nı gezdik, babam oradan bana ve aile fertlerine hediyeler aldı. Ne de olsa hanımlar için alışveriş yapma en iyi terapi şekli olsa gerek.

Hatıranın bundan sonraki kısmı biraz macera. Bu nedenle uzun tutmadan bu yolculuğun sonunu getirecek, babam ile alakalı son cümleler ile yazımı sonlandıracağım. Erzurum’a kadar gelip babamın doğduğu köyü görmemek olmazdı. Az evvel yaşadığımızın üzerine bir de dağ başlarında mahsur kalmış idik. Şöyle ki babamın köyüne giden hiçbir araç yoktu. Tek haneli köye neden araç konsun ki! Minibüslerle belirli bir yere kadar gidilebiliyor geri kalan yolu bir binek üzerinde gitmeniz gerekiyordu. Biz de bir minibüsle dağların arasında kalmış bir düzlüğe kadar gittik ve orada indik. Güya yoldan rastgele geçecek ve bizi alabilecek birini bekliyoruz. Orada uzun bir müddet beklediğimizi hatırlıyorum. Toprak zemine oturduk ve bana ömrümde ilk kez oynadığım dokuztaşı öğretti. Kadere bak, ne için Erzurum’a gelmiştik, şu an ne yapıyorduk? Tabi ki oyunu babam yendi.

Nihayet yoldan başka bir köye giden özel araç sayesinde köye yakın bir yol ayrımına kadar gittik. Şoför bize “Şu tepeyi tırmanın ve yürüyün, arkası köy” dedi. Sadece bir tepecik miydi? Ömrümde yaptığım en uzun soluklu antrenmandı.

Rize dağlarına paralel tepelerden yürüyorduk. Babamla epeyce bir yokuş tırmandıktan sonra bitkin olmuş olacağım ki sürekli ne zaman ulaşacağımızı soruyor ve onu sıkıyordum. “Şu dağın arkasını geçince”, onu geçiyorduk “Şu tepeyi aşınca” diye diye üç tepe geçtik. Daha sonraki dönemlerde de zaman zaman bu anı onu hatırlatır “Şu tepeyi geçince mi” derdim, gülerdik. Neyse ki oradan geçen bir amca ile beraber atın üzerinde köye ulaştık.

Babam aslında bana iyi idman yaptırmıştı. Yıkık virane içinde sadece 3 duvarı kalmış bir evdi babamın doğduğu ev. Koca yolu bunun için mi gelmiştik? Orada birkaç saat oturduk, tek hane kalan eve misafir olduk, Erzurum ketesinden yedik. Daha sonra yakınlardaki bir akrabamızın arabası ile beraber İstanbul’a geri döndük. Geri dönüş yolunda bu “Dur bakalım”ın arkasında gizlenen şey ortaya çıktı. “Bir dil bir insan, iki dil iki insan” dedi ve iyi İngilizce öğrenmem için teşvik etti, öyle de oldu. 2 sene sonra kendimi İngilizce Tıp Fakültesi okuyor olarak bulacaktım.

Bu yolculuk babamla yapmış olduğum ilk uzun seyahat yolculuğu idi. Başı ilim uğruna gayret, ortası yenilgi, sonu sıla-i rahim idi. Bu yenilgi iradi değildi ki üzülelim. Hem babam “Allah var, gam yok!” demişti. Elbette insan olarak biraz hüzünlenmiştik ama Kur’an-ı Kerim de hüzünlü bir ortamda inmişti.[3]

Buradan ilk ders şu idi; dünyevi kayıplardan dolayı çok üzülmemeli insan. Üzüntüyü şeytana fırsat vermeden gidermeli. Bunun yolları; musibetleri tabii karşılamak, hiç musibete uğramamak şeklindeki bir isteğin tabiatla çeliştiğini düşünmek, el altında bulunan imkânların asıl sahibinin Allah olduğunu ve O’nun emanetini dilediği yolla bir kimseden alarak bir başkasına verebileceğini akıldan çıkarmamaktır.[4]

Babam da her zaman mümin bir kulun dünyayı imtihansız geçemeyeceğini belirtir, belaya ve musibetlere maruz kalmamız durumunda inancımızı korumayı ve sabrı telkin ederdi. Bu nedenle depresyonsuz bir hayat felsefesi olmuştur. Onun lügatinde sabır; direnme idi, olumsuzlukları gidermek için metanetli durmak idi, durağan olmak değildi. Bir yazarın da tasviri ile dağ zirvelerine kar daha fazla yağar, insanın da zirveye doğru tırmanmasıyla belalara maruziyeti artar. Evinde duran bir insana musibetin isabet etme olasılığı elbette daha azdır.

Yazıyı 28 Şubat sürecine değinmeden bitiremezdim. Bu acı süreci hatırdan çıkarmamak ve gelecek nesle aktarmak gerekir. Yine babamın sık tekrarladığı bir hadisi şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz “Mümin aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” buyurmuştur.[5] Rabbim gençlerimizin canını yakacaklardan ümmeti muhafaza eylesin. Bu bunalımlı süreç bazı gençleri hedeflenen şekilde modifiye etti ancak bazılarının iman gücüne güç katmıştır. En az yara ile atlatan biri olarak bunu Rabbime ve bana verdiği destekten dolayı anne ve babama borçluyum.

Hayatta gençlerin yaşadıkları tüm üzüntülerde anne ve babaların desteği elzemdir. Babam bize asla menfaat bazlı davranmadı. Bazı babaların yaptığı gibi kendine hizmette fayda aramadı. Yapacağımız her işi Allah rızası için yapmamızı telkin ederdi. Kendine yarar adam olsun diye değil İslam toplumuna değer katan bir fert olsun diye uğraşırdı. Dininde samimi idi. Hırsı sevmez, azimli olmayı teşvik ederdi ve hep bu azmin İslam dininin yücelmesi için yapılmasını işlerdi. Bu dinin bizden bir şey beklediği sorumluluğunu daha ortaokul yıllarında aşılamıştı. Müslümanların hali ortada idi. İslam dininin başkalarının keşif ve icatlarına tabi olma dini değil, icat etme yolu olduğunun idrakinde idi. Vizyonu genişti. Bir kapı kapanırsa başka kapıları zorlamak gerekirdi.

Onun vefatı derinden üzdü ama hatıraları, sözleri capcanlı zihnimde kaldı. Tüm genç kardeşlerime babamın da bana öğütlediği gibi azimli olmalarını ve asla ümitsizliğe kapılmamalarını öneriyorum. Yapacağımızın en iyisini en güzelini kendimiz için değil taşıdığımız kimliği yüceltmek için yapalım ve gayret gösterelim, olmayınca çok üzülmeyelim hemen başka bir iş tutalım. Tabi ki temelde gayretimizi İslam âleminin şerefini iade etme gayreti olarak samimi tutmalıyız.

Bana bunları kattığı için Allah’a şükrediyor, babacığıma çok dua ediyorum. Allahu Teâlâ babamı en fazla razı olduğu kulların arasında tutsun. Amr b. As’tan nakledilen rivayete göre “Allah’ın rızası babanın rızasına bağlıdır, yine Allah’ın gazabı babanın gazabına bağlıdır.”[6] Hepimiz adına son duam Allah’ın rızasına ulaşan kullardan olmamız dileğiyle, âmin.

[1]. Isabelle Filliozat, Çocuğun Duygusal Dünyası

[2]. Kur’an’a Göre

[3]. İbni Mace, İkame 76

[4]. İslam Ansiklopedisi, Risâle fi’l-hîle li-def’i’l-ahzân, s. 23-27

[5]. Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63

[6]. Tirmizi, Birr, 3

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir