HASAN KARAKAYA HOCAEFENDİ VE AKAİD DÜŞÜNCESİ

Nebevi Hayat Dergisi idaresindeki kardeşlerimiz mart sayısını Hasan Karakaya Hocaefendi’nin vefatı yıldönümü hasebiyle Hocaefendi’ye ayırma kararı almışlar. Bu hususta daha önce hayatına dair yazılan makale ve kitaplardan dolayı daha çok ilmi şahsiyetini anlatan makalelerle dergiyi çıkarmayı münasip görmüşler. Bu sebeple teveccüh gösterip Hocaefendi’nin akaid ilmindeki yeri ve anlayışı ile alakalı bir yazı hazırlamamı arz ettiler. Teveccühlerinden dolayı kendilerine teşekkürlerimi takdir ediyorum.

Vakıa biraz tereddüt göstermedim değil zira akaidin bazı konuları günümüzün çok tartışılan konuları arasındadır. Ayrıca bu konuda İslami camialar ve fertler arasında dokunulmaz(!) zatlar vardır. Bu zatlara aykırı görüş belirtmek İslam’ın özüne muhalif görüş belirtmekten daha ağır görülür olmuştur. Hocaefendi kitabında bu hususu hiç dikkate almamış, hak gördüğü konu kime muhalif olursa olsun dile getirmekten çekinmemiş, o anlayışı ve sahibini tenkit etmekten geri durmamıştır. Bundan ötürü Hocaefendi’nin İslam akaidini ele alırken onun savunduğu meseleleri açık bir ifade ile belirtmeyi uygun gördüm.

“Şunu unutmamak gerekir k itikadi konular ilk öğrenilmesi gereken en önemli meselelerdir. Bunlar oldukça ciddi ve riskli konulardır. Bunları sabırla ve metanetle incelemek, detaylı bir şekilde tekrar tekrar okumak, iyi anlayıp inanmak, daha sonra insanlara arınık ve net bir şekilde ulaştırmak gerekmektedir. Aksi takdirde konular birbirine karıştırılır, kafalar bulandırılır, kişiler faydasız bizans cedellerine sürüklenir, ortaya beklenmedik inanç karmaşası çıkar.”[1]

İslam Akaidi kitabının ön sözünde “itikad ilmi”nin önemine dair bu hususları dile getirmiştir. Bu sözleriyle bu ilmin diğer ilimler nezdindeki mertebesini, bu ilimde derin, müdellel bilgiye ulaşmanın usulünü, öğrenilmemesi halinde ortaya çıkacak vahim sonuçları açıklamıştır.

Bu kısa girişten sonra şu soruya cevap vermek yerinde olacaktır: “İslam Akaidi alanında bu şekilde hacimli bir kitap (945 sayfa) telif etmiş bir âlimin itikad anlayışını anlatmanın mahiyeti nedir? Neden buna ihtiyaç duyulmuştur?” Vakıa kitabın kendisi bir ihtiyaç olmadığını gösterir. Hocaefendi de konuları ele alırken anlayışının ne olduğunu kitabında belirtmiştir. Kitabın okunması halinde de bütün konularda bu anlayış açıkça görünür. Dolayısıyla bu husus bir ihtiyacı gidermekten öte kitabın önemli konuları esas alınarak tanıtımı ve Hocaefendi için ayrılan özel sayıda ona olan vefa borcunu ifa iddiasından ibarettir.

Hasan Karakaya Hocaefendi Hakkında Genel Bir Malumat

Buradaki malumattan kastımız hayatının tafsilatını vermek değildir. Zira buna dair kitabının başında ve sair yerlerde malumat mevcuttur. Daha ziyade mezhep ve ilmi anlayış yönünden birkaç hususu dile getireceğiz. Hasan Karakaya Hocaefendi, ehli sünnet ve cemaate mensup kendi ifadesiyle fıkıhta Hanefi, itikatta Maturidi olan bir ilim adamıdır. Bu hususta kendilerine selefi deyip, fıkhi mezhepleri bir kenara atan anlayıştan olmadığı gibi mezhebin bir din gibi telakki edilmesine yol açan taassuba da sıcak bakmazdı. Temelde mezhebe mensubiyetle beraber, meselelerle deliller arasında tercih seviyesine ulaşmış bir âlimin, kuvvetli bulduğu delile tabi olarak o meselede mezhebinden farklı amel edilmesinde bir mahzur görmezdi.

Aynı bakış açısı itikadın temel meselesi olmayan ve âlimlerin içtihadına konu olan ihtilafın (küfür – iman; sünnet- bidat) olmadığı meselelerde de geçerliydi. Kitabını okuyanların da göreceği üzere yer yer Maturidi mezhebinden görüşü tercih ettiği olmuştur.

Hocafendi, ümmetin üzerinde ittifak etmiş olduğu imamlar dışındaki âlimlere gelince bu hususta herhangi bir ismi kendine önder, örnek almış yahut etkilenmiş değildir. Bilakis ulaşabildiği nispetle hepsinden istifadeyi esas almıştır.

Şunu belirtmeden geçmeyelim önder imamlardan kasıt mezhep imamları (Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Maturidi ve İmam Eşari) ve bu imamlar seviyesindfe olan âlimlerdir. Etkilenmemiş olmaktan kastımız da her görüşünde yahut ilmi kimliğinin oluşunda kendine bir tek o âlimi referans almış değildir. Aslında genel olarak ehli sünnet mensubu âlimlerimizin anlayışı budur. Ancak nazari olarak bu olsa da tatbikte farklılıklar olmaktadır. Nice âlimler vardır ki hangi konu olursa olsun etkilendiği âlimden başkasının görüşüne müracaat etmemektedir. Böyle olması tabi ki tenkit edilecek yahut noksan görücelek bir durum değildir. Ancak Hocaefendi bu anlayışta bir ilim adamı değildi.

İslami ilimler konusuna gelince, bu hususta da aynı anlayışa sahiptir. Yani sadece bir dalda uzmanlaşmak yerine her ilim dalında ulaşabileceği noktaya ulaşma gayreti içinde olmuştur.

Hocaefendi sadece bir âlimin izinden gitmek gibi bir usul izlemediği gibi görüşlerine muhalif olduğu bir âlimi de hedefe oturtmaktan, onun görüşlerini teker teker ele alıp reddiye almaktan da uzaktı. Zira İslam âleminin, Allah’ın şeriatının rafa kaldırılıp beşerî kanunlarla yönetilmeye başladıktan sonra vardığı vahim durum onun yegâne derdi idi. Dolayısıyla bir zat ile meşgul olmaya ayıracak vakti yoktu. Ayrıca Hocaefendi bir menhec ve bir dava adamıydı. Davet ettiği bir davası olduğu gibi karşı durduğu gibi davalar da vardı. Şahıslarla uğraşmanın peşine düşecek değildi.

Belki de en çok merak edilen soru “Hocaefendi’nin İbni Teymiye’ye bakışı nasıldı?” sorusudur. Demagoji yapmadan cevaplandıracak olursak İbni Teymiye Hocaefendi’nin görüşlerini pek tasvip ettiği yahut görüşlerini esas aldığı bir zat değildi. Özellikle âlemin kadim olması, Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatları (müteşabih sıfatlar) konularındaki görüşlerini sert ifadelerle tenkit ederdi.

Tabi ki bu ona (İbni Teymiye) hususi bir düşmanlık duyduğu anlamına gelmez. Dediğimiz gibi şahışları hedef alan bir usulü yoktu.

Burada şu anekdotu aktarmak konuyu daha çok vuzuha kavuşturacaktır. İlim talebeleriyle otururken gennçlerden biri Hocaefendi’ye hangi âlimlerden etkilendiğini sordu. Hocaefendi, herhangi bir isimden öte bütün âlimlerden istifade etmeye çalıştığı şeklinde bir cevap verdi. Genç herhalde duymak istediği cevabı alamayınca İbni Teymiyye’nin ismini zikrederek ondan etkilenip etkilenmediğini sordu. Buna cevabı manidardı. Bir âlimden çok bütün âlimlerden istifade ettiğini, bir anlayışı bayraklaştıran değil de daha çok Zahid el-Kevseri gibi çok yönlü âlimlerden yararlandığını ifade etti.

İslam Akaidi Kitabı

Kitabına gelecek olursak akaid, kelam ilimleriyle meşgul olanlar kitabı incelemeleri halinde klasik bir akaid yahut kelam usulüyle yazılmadığını göreceklerdir. Hocaefendi, kitabını günümüz Müslümanlarının inançlarında en çok ihtiyaç duydukları meseleleri ön plana çıkararak telif etmiştir. Bu yüzden kitabının ana konusunu, etrafında dönen tartışmalardan ve neticesinde ortaya çıkan farklı fırka ve anlayışlardan dolayı iman-küfür, tevhid-şirk, hususiyetle hâkimiyet, Allahu Teâlâ’nın sıfatları konuları teşkil etmiştir.

Hocaefendi bu meseleleri incelerken -kendisi Maturidi mezhebine olduğunu söylese de- sadece tek bir mezhebin anlayışına göre değil de genel olarak Ehl-i Sünnet vel-Cemaat’in anlayışını esas almıştır. İtikad âlimleriyle beraber mezhep imamlarından ve fıkıh âlimlerinden çokça nakilde bulunmuştur. Zaten kitabın girişinde izleyeceği metodu da açık olarak anlatmıştır. Diyor ki “Konuların derinliğine dalmadan önce değerli okuyucuların dikkatini, bu kitapta takip edeceğimiz metoda çekmek isteriz…”[2]

Hocaefendi’nin neden bir mezhep esaslı değil de böyle bir usul takip ettiğine dair bildiğim bir beyanı yoktur. Ancak şu ifadeleri “Belli bir fırkaya meyletmeksizin ve belli bir fikre bağnazlık yapmaksızın nassların açıkça desteklediği görüşleri tercih etmeye çalıştık. Elimizden gelen mütevazı çabalarımızı harcayarak konuları anlaşılır ifadelerle net bir şekilde aktarmaya gayret ettik. Böylece her okuyan faydalansın, sadece belli kişiler değil halk da konulara vakıf olsun.”[3] neden sadece tek bir anlayışa bağlı kalmaksızın meseleleri incelediği hakkında bir fikir vermektedir.

Ayrıca Hocaefendi’nin zaman zaman yaptığı değerlendirmelerde ifade ettiği üzere; 1. Dünya Savaşı’ndan sonra İslam âleminin Batı karşısında yaşadığı mağlubiyet ve arkasından ortaya çıkan durum İslam âleminde şu an sonuçlarını yaşadığımız daha önce yaşanmamış bir tablo çıkardı. 1300 yıldır Müslümanları sevk ve idare eden İslam ahkamı bütün İslam ülkelerinde yürürlükten kaldırıldı. İslam’ı öz kaynaklarına dayanarak öğreten müesseseler kapatıldı, yerine açılanlar ise İslam dünyasına ait olmaktan ziyade Batı kültürüyle harmanlanmıştı. Gerek getirilen yasaklar gerek öğrenilen-öğretilen yanlış din anlayışı sebebiyle Müslüman ismine sahip fakat İslam’dan habersiz bir toplum yetişti. Buna mıkabil Müslümanları dinlerine ve asli hüviyetlerine geri döndürmeye çalışan gayretler içinde yine İslam’ın esaslarına, ilim usullerine derinlemesine vakıf olmayan zat ve cemiyetlerin tahribatı idi. Artık eskiden “İmam Ebu Hanife böyle diyor.”, “İmam Maturidi- yahut- İmam Eşari’nin bu konudaki görüşü şu şekildedir” denildiğinde durup, boyun eğen Müslümanlardan eser kalmadı. Eser kalmadığı gibi bu zatların kim olduklarını bilmeyen bir toplum oluştu. Bütün bunlara İslam âlemini baştan başa etkileyen (burada belirteceklerim şahsi kanaatim olup Hocaefendi’ye ait değildir) ve Suud kraliyet yönetimi tarafından Batılı dostlarının talepleriyle desteklenen (bu ifade de şu an Suudi veliaht M. Bin Selman denilen zata ait bir ikrar ve itiraftır) “selefi” (aslında vehhabi) anlayış maalesef biraz önce ismi geçen âlimlerin Müslümanlar nezdindeki itibarına zarar vermiştir. Bu âlimlerden görüş aktaracak kişi sanki yanlış bir iş yapıyormuş gibi görüşü aktarmadan onlarca gerekçe belirtir bir hale gelmiştir. Hâl böyle olunca -acizane kanaatim- Hocaefendi, özellikle özünde samimi, İslam’ı dava edinen ancak mevcut şartların etkisiyle yanlışa sürüklenen bu kitleye ulaşabilmek, onları dile getirdikleri yaldızlı sözlerle yanlışa sürükleyen sözde ilim ehli hakikatinde ilmi müktesebatı sığ olan zatların yanlış yönlendirmelerinden kurtarma gayreti göstermiştir. Bundan dolayı bir mezhebi esas almak yerine bütün görüşlere yer vermeye gayret etmiş, delillerini ve cevaplarını vermiş, sonucunda şahsi kanaatini de belirtmiştir.

Özellikle burada şunu belirteyim. Hocaefendi tercihlerinin hiçbirinde Ehl-i Sünnet içindeki bir mezhebe muhalif olsa da genel Ehl-i Sünnet anlayışının dışına çıkmamıştır. Tercihlerinde bu hususa dikkat edilmeli ve tercihleri bu çerçevede anlaşılmalıdır.

Kitaptaki usulüne bakacak olursak Hocaefendi akaid konularını on dört bölüm altında ele almıştır. Bu bölümleri incelediğimizde akaid ilminin girişi sayılacak “iman-küfür”, “tevhid-şirk” gibi ıstılahların tarifinden ve bundan dallanan konuların izahından sonra konuları Cibril hadisinde yer alan iman esaslarının sıralamasına riayet ederek sıralamıştır. Farklı bir yönden bakacak olursak bu bölümleri akaidin üç temel kısmı olan ilahiyat-nübüvvet-semiiyyat”a döndürebiliriz.

Konuları teker teker ele alma usulüne bakacak olursak eğer konu ıstılahı bir kavram ise evvela lügat manası, ardından ıstılah, manasını vermiştir. Daha sonra kısımları olması halinde bu kısımlara değinmiştir. Istılah, olmayan konuları ele alırken ise ilk olarak o konu ile ilgili ayet-i kerimeleri vermiş ardından varid olan hadis-i, şeriflerden bir bölümünü aktarmıştır. Şayet ele alınan konu ihtilaflı bir husus ise burada konu hakkında ihtilaf eden mezhep ve anlayışları dayandıkları deliller ve bu delillere verilen cevaplarla beraber ayrı başlıklar altında zikretmiştir.

Genel olarak Hocaefendi tercih etmediği görüşlerin delillerini verirken tercih ettiği görüşteki âlimlerin onlara cevaplarını aktarmıştır. Yoksa aralarında geçen ve iki tarafın delil ve itirazları şeklinde cedel usulüyle meselelere girmemiştir.

Bu, kısmen de uzun girişten sonra akaid ilmi konusunda mühim gördüğümüz bazı konuları teker teker ele almaya çalışacağız. Gayemiz bu hususta Hocaefendi’nin anlayışı en berrak şekilde anlaşılsın, kendisine yanlış bir görüş nispet edilmesin. Bundan sonraki aşamada birkaç başlık altında Hocaefendi’nin önemli bazı meselelere, birebirdeki anlayışına göz atmaya çalışacağız.

[1]İslam Akaidi, s.6

[2].  A.e, s.6

[3]A.e, s.6

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir