UYGURLAR’IN ÇİNE İADESİ

“Boraltan bir köprüdür, aşar geçer Aras’ı

Yuğsan Aras suyuyla çıkmaz yüzün karası.

(…)

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardaşım sattı beni.

Dönüp seslendim geri merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine.” *

Bir süredir oldukça aşina olmaya başladığımız bu dizeler, Türkiye’nin yakın tarihindeki üstü kapalı kalmış olaylardan “Boraltan Katliamı”nı anlatıyor. Tafsilata pek fazla girmeyeceğiz. 1945 yılında yaşanan bu olayda, Türkiye’ye sığınan yüzlerce Azeri Türkü, Sovyetler Birliği’ne iade edildi, daha sonra da kurşuna dizilerek katledildi.

Ancak maalesef, ne kadar ağır olsa da insanlık her vahşeti ve trajediyi unutabiliyor. Bu gibi olayların dehşeti geçen 75 yıla rağmen hala canlılığını hissettirse de sığınmacıların iadesi, halen devam eden bir gerçeklik. Benzer şekilde bugün gündemde olan bir mesele de Türkiye’ye sığınmış olan Uygurların Çin’e iade edilmesi meselesi. Boraltan Köprüsü dilimize pelesenk olmuş olsa bile, mevcut duruma dair maalesef pek fazla bir şey konuşmuyoruz. Belki tarihi, artık değiştiremeyeceğimiz meseleleri konuşmak; bugünü, hala bir şeyler yapabileceğimiz sorunları konuşmaktan daha ehven geldiği için.

Emperyalist işgalciler tarafından işgal edilen sayısız İslam coğrafyasından biri de Doğu Türkistan. 1949 yılından bu yana doğrudan Çin tarafından işgal altında tutulan Doğu Türkistan’da neler yaşanmadı ki? İşkenceler, halkı zehirleyen nükleer denemeler, tesettürün ve sakalın suç haline gelmesi, namazın ve orucun yasaklanması, erkeklerin hapse atılması, evlerinde bir başına kalan kadınların yanına Çinli erkeklerin zorla yerleştirilmesi… Vicdan sahiplerine ağır gelecek bu olaylar, gün gün Türkistan’da yaşanıyor.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez.”[1]

Ve şöyle buyurdu:

“Müslümanlar birbirini sevmede ve korumada bir vücudun organları gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsızlanırsa diğerleri de bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.”[2]

Doğu Türkistan’da ne oluyor?

Yaklaşık 30 milyon Müslümanın yaşadığı Doğu Türkistan, 1,5 milyarlık Çin karşısında uzun süredir, Allah’ın dininde sebat etmek için mücadele ediyor.

Doğu Türkistan’da yaşamakta olan Müslümanların ekseriyeti Uygur Türkleri. Uygurların yanı sıra bölgede Müslüman olarak Türki kavimlerden Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler; Farsi bir kavim olan Tacikler ve Çin kökenli bir kavim olan Huiler yaşıyor. Müslüman olan Uygurların tamamı Komünist Çin yönetiminin yoğun baskısı altında.

Belirttiğimiz gibi, 1949 yılından bu yana süregelen Çin işgali boyunca, Türkistan’da yaşayan Müslümanlar ağır şekilde baskı altına alındı. Bu baskıları genel olarak sıralayacak olursak:

– Bölgenin zengin yeraltı kaynaklarının gasp edilmesi

– Türkistan halkının temel insani hürriyetlerinin ellerinden alınması

– İbadetlere, İslam’ın öğrenilmesine ve yaşanılmasına mâni olunması

– Halkın Komünist Çin’in dini tamamen reddeden düşünce yapısında yaşamaya zorlanması

– Türkistan halkının tarihiyle ve kültürüyle bağının koparılması

– Camilerin, mezarlıkların ve İslami yapıların yıkılması

– Komünist-dinsiz Çinli nüfusun bölgeye yerleştirilmesi

– Müslüman Türk kadınların Çinlilerle evliliğe zorlanması

Tüm bunlara ek olarak son yıllarda Doğu Türkistan’da içler acıtan bir uygulama daha Komünist yönetim tarafından tatbik edilmeye başlandı. Bu da milyonlarca Müslümanın toplama kamplarında hapsedilmesi, insanlık dışı koşullarda tutulması ve İslam’ı terk etmeye zorlanması. Ayrıca bu toplama kamplarına konulan Müslümanlar, Çin devletinin fabrikalarında çalışmaya da zorlanıyor. Çin bu fabrikalarda ürettiklerini tüm dünyaya satarak, hapsedilen Müslümanlar üzerinden gelir elde ediyor. Doğu Türkistan’da adeta çağdaş bir “Uhdud Kıssası” yaşandığını söylemek isabetli olur.

Çin ayrıca bölgeden kaçanları da rahat bırakmıyor. Her türlü şantaj, ailelerine işkence edileceği tehditleri, canlarına kastedilmesi gibi birçok yöntemle onlara dünyayı dar ediyor. Birçok Müslüman Uygur yurt dışında suikasta uğradı. Komünist Çin yönetimi Müslümanların bölgeden kaçmasına da izin vermiyor. Kaçanları geri almak için de dünya anlaşmalar yapıyor. Bu anlaşmalarda ise diğer ülkelerin kendilerine olan ekonomik bağımlılığını açık bir şekilde koz olarak kullanıyor.

Çin ile Türkiye arasında “Suçluların İadesi” Anlaşması

Bu anlaşmalardan biri de 2017 yılında Çin ile Türkiye arasında yapılan “Suçluları İadesi Anlaşması”dır.

Anlaşma, geçtiğimiz günlerde Çin meclisince onaylandı. Söz konusu anlaşmanın kısa bir süre içerisinde de Türkiye’de meclis onayına sunulması bekleniyor. Bu anlaşma kapsamında, Türkiye’ye sığınan Çin vatandaşları, -daha açık bir ifadeyle Çin vatandaşlığı olan Uygur Türkleri Çin’in talep etmesi halinde Türkiye’nin onayından sonra bu ülkeye iade edilebilecek. Türkiye’nin “insan haklarının ihlal edileceğini” öne sürerek iade taleplerini reddetmesi mümkün. Ancak Çin ile artan iktisadi ilişkiler ve bu ilişkilerin neden olduğu ekonomik bağımlılık sebebiyle, Türkiye’nin iade talepleri konusunda takınacağı tavır endişe verici bir konu olarak ortada duruyor.

Bu konuda Çin’in ne kadar baskın olduğu ve ülkeleri özellikle ekonomik anlamda ne derece kendisine bağımlı hale getirdiği anlatan en iyi örneklerden biri Pakistan Başbakanı İmran Han’ın, Uygur Türkleriyle ilgili olarak kendisine sorulan soruya verdiği cevaptır.

Han, Nisan 2019’da Financial Times’tan bir gazetecinin kendisine sorduğu “Çin yönetimi tarafından toplama kamplarında tutulan Uygur Türklerinin durumuyla” ilgili soruya, bu konuda “bir bilgisinin olmadığı” ve “o konu hakkında bir şey duymadığı” şeklinde yanıtlar vermiştir.

212 milyondan fazla nüfusun tamamına yakını Müslüman olan Pakistan’ın mevcut başbakanının Müslüman Uygur Türkleri hakkında böyle bir ifade kullanması oldukça vahim bir durum olarak ortada durmaktadır.

Tabi burada “suçluların iadesi” denilirken her ne kadar kâğıt üzerinde Uygurlar yazmıyor da olsa, Çin’in kastının tam olarak bu olduğunu eklemek gerekli zira Çin’de gerçekten suç işleyen ve Çin asıllı olan kişilerin Türkiye’ye değil, genellikle ABD ve Avrupa’ya kaçtıkları biliniyor. Türkiye’ye sığınanlar ise başka gidecek yerleri olmayan Müslüman Uygur Türkleri.

Başta Uygurlar olmak üzere Doğu Türkistan’da yaşayanlar, resmi olarak Çin vatandaşı statüsündeler. Bu da Çin’in bu kişiler üzerinde devlet-vatandaş ilişkisiyle doğan hukuki bazı hakları olduğu anlamına geliyor. Örneğin Müslüman Uygur Türklerinin pasaportları Çin Devleti’nin onayına bağlı.

Bu da büyük bir sorun doğuruyor. Şöyle ki Uygurlar ikamet izinlerini pasaport ile alıyorlar. Pasaportların süresi bittikten sonra yenileme işlemi Çin Devleti’nin elçilikleri ve konsoloslukları tarafından yapılıyor. Çin Devleti bunu istemez ve pasaportu yenilemezse ikamet de yenilenemiyor. Böylece başka ülkelere sığınan Uygurlar, kâğıt üzerinde “ikamet izni olmayan” bir hale geliyorlar, gözaltına alınıyorlar ve geri gönderme merkezlerine konuluyorlar. Maalesef mevcut dünya düzeninin işleyişi bu şekilde.

Geri gönderilen Uygurlara ne olduğunu söylemek ise zor değil. Tamamı, havalimanlarına iner inmez ortadan kayboluyor. Çeşitli işkencelerin, tecavüzlerin ardından hayatta kalmayı başaranlar toplama kamplarına atılıyor. Hayatını kaybedenler ise kimsenin bilmediği yerlerde gömülüyor, belki de cesetleri yakılıyor. Zira bunlardan hiçbir iz, işaret ortada yok.

İşte Çin’e iade edilen Müslüman Uygur Türklerini bekleyen akıbet bu. Ekonomi pahasına, diplomasi pahasına, sözde dengeler pahasına bu anlaşmaları savunanlara belki de sormak gerekir. Zalimlerin eline teslim edilenler sizin bacınız, sizin anneniz, sizin kızınız, sizin eşiniz, sizin oğlunuz, sizin kardeşiniz olsaydı, böyle söyleyip susar mıydınız? Kendi sevdiklerimize en ufak bir hüzün uğramasını dahi eziyet olarak görürken, başka Müslümanların işkence görmesi karşısında nasıl bu kadar rahatça konuşabiliyoruz?

Çin’e iade edilecek olan sadece Uygur kardeşlerimiz değildir. Bizim namusumuz, bereketimiz, ruhumuz ve izzetimizdir. Şayet Müslüman Uygurlar bugün Çin’e teslim edilirse, dün Azeri kardeşlerimizin söylediklerini, yarın Uygur kardeşlerimiz söyleyecektir:

“Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardaşım sattı beni.

Dönüp seslendim geri merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız şu gavurun yerine.”

[1]. Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58

[2]. Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir